Pazar, Mayıs 19, 2024

İktidarın sopası: Hukuk

Geçen eylül ayında bağımsız sendikaların mücadele süreçleri üzerine yazdığım “İşçiler kimsesiz mi?” başlıklı yazıda, yazının amacını aştığı için detaylandıramadığım bir mesele vardı: hukukun (hem sınıf çatışması hem de reel siyaset anlamıyla) iktidar açısından ne denli işlevli bir “sopa” olduğu. Bu yazıda, bu eksik kalan fakat oldukça önemli meseleyi ele almaya çalışacağım.

Önce şunu belirtmek gerek: Hukuk fakültelerinde, akademide ya da hayatın neredeyse diğer tüm alanlarında (çoğu zaman bilinçli bir çabayla) üretilen ve dayatılan liberal hukuk anlayışı, “hukuk” dediğimiz kavramı doğru biçimde açıklayamıyor. Hukuku tanımlamanın en doğru yolu onu tarihsel materyalist bakış açısıyla ele almakla mümkün. Hukukun bir tikel üretim biçimi olduğu, bu açıdan da genel üretim yasasına tabi olduğu hem teorik olarak ortaya kondu hem de çok sayıda örneğin işaret ettiği üzere bunun karşılığını pratikte de görüyoruz. 

Kapitalizmin devletin, partilerin, hatta kapitalizm karşıtı olduğunu iddia eden kurum ve kuruluşların üzerinde fiilen ve fikren hakim olduğu, işçi kentlerinin küresel pazarların ve üretim hatlarının dahilinde tartışıldığı, gezegenin her köşesine sirayet etmiş kapitalizmin Anadolu’nun da dağlarından ovalarına kadar her noktasına ulaştığı bir düzende yaşıyoruz.

Bu küresel karakterdeki kapitalizmin bugün Cumhuriyet dönemi romanlarının (kurmaca) aydınları gibi şehirden köye “aydınlık” taşıyan bir edayla gitmediğini, orayı kendi çıkarı doğrultusunda değiştiren, tahrif eden, her türlü yerel gücü içine alan, o coğrafyayı orantısızca metalaştıran bir kudrette olduğunu görüyoruz. Bu kudretin karşısında duranların sayısı ise tabiri caizse bir elin parmaklarını geçmiyor. Hatta belki de bu parmaklar aynı elde olamayacak kadar birbirinden uzakta, sıkılıp yumruk olmaktan aciz.

Kapitalizm ise hakim olduğu her alanda kontrolüne aldığı birçok aygıt gibi hukuk aygıtını da kendi amaçları uğruna bir sopa edasıyla savuruyor. Mahkemeleri, hakimleri, savcıları, cezaları, tutuklamaları, yasaları, kanunlarıyla hukuk halka karşı topyekûn bir seferberliğin silahı olarak görülüyor. 

Marx’ın kurduğu şu cümlenin anlamı yeniden yüzümüze çarpıyor: “Devlet, egemen sınıfın bireylerinin kendi ortak çıkarlarını geçerli kıldıkları ve bir çağın burjuva toplumunun tamamını özetleyen biçim olduğundan, bunun sonucu olarak, tüm ortak kurumlar devlet aracılığıyla oluşur ve politik bir biçim kazanır. Hukukun iradeye, hatta maddi temellerinden kopmuş olan özgür iradeye dayandığı yanılsaması buradan kaynaklanmaktadır. Adalet de aynı şekilde yazılı hukuka indirgenmiştir.”1

Siyasi tutsakların, Can Atalay’ın, Selçuk Kozağaçlı’nın, Osman Kavala’nın, Selahattin Demirtaş’ın tutukluluklarını, işlevsiz iş kanunlarını, sendikalar kanunlarını, kadına karşı şiddeti engellemeye yetersiz kanunları, KHK’lar sayesinde deprem sahalarının ranta açılmasını, bu bölgelerin OSB’ler için işçi havuzuna dönüştürülmesini ve burada sayarak bitiremeyeceğimiz birçok olguyu bu duruma örnek olarak gösterebiliriz.

Yakın vakitte şahit olduğumuz bazı olaylar da hukuk dediğimiz mefhumun, burjuva siyasetinin, liberal teorinin tarafının ne olduğunu apaçık ifşa edip, perdeyi tam olarak aralıyor.

Bergama’da Agrobay direnişinde Tarım-Sen’in başkanına, örgütlenme yürüttüğü, içeride üyeleri olan, kapısında direnişin sürdüğü bu işyerine ve nizamiyesine 500 metreden fazla yaklaşmama hükmüyle adli kontrol tedbiri (cezası!) verildi, iki kere. Benzer biçimde, işyerine yaklaşmayı yasaklayan başka bir adli kontrol kararının da Aluform Pekintaş direnişçilerine verildiğine şahit olduk. Ayrıca yakın tarihte Trendyol işçileri ile İnşaat-İş’te örgütlenen inşaat işçilerinin yaka paça, kötü muameleyle ve işkenceye varan bir cebirle gözaltına alındığını gördük. Bunlara ek olarak Pir Sultan Abdal Kültür Derneği üyelerine Çağlayan Adliyesi önünde yapılan gözaltı, Akbelen’de direniş alanının kolluk zoruyla kaldırılması ve yine kolluk koruması altında ağaç kesiminin devam etmesi gibi örnekler de “hukuk” adı altında yapılan müdahalelerin nerelere varabileceğini gösterdi.

Siyasi tutsaklardan Alevi derneklerine, inşaat işçilerinden Akbelen Direnişi’ne kadar gördüğümüz tabloda düşman aynı. Kapitalist canavar, işçi, kadın, doğa, çevre gibi ayrımlar yapmadan kendi varoluşunun karşısında olan, kârına, çıkarına zarar verecek her türlü duruşa saldırmaya tereddüt etmiyor. Bu hamlelerini de hukuki kılıflara uydurmayı ihmal etmiyor.

Hukukun bir düşman hukuku olarak işleme konmasının yanında son zamanlarda hakimlerin rüşvet karşılığında erişim engeli ve tahliye kararları aldırıldığına ilişkin bir gündem var. Bu tartışmayla ortaya çıkan, hakim ve savcıların rüşvet ya da başka çıkarlar için iktidar partisiyle, suç örgütleriyşe, tarikatlarla kurduğu yoz ilişkiler de hukukun bu düzendeki konumunu gösteriyor. Hukuk ve devlet kavramlarının özleri gereğince tarafsız bir konumda olmaları mümkün değil.

Her ne kadar hukuku “başımıza bela” bir kavram gibi tanımlamış olsak da -bunun sebebi esasen düşmanın elinde bir sopa olmasıdır- bu sopayı elbette “Yezid”e karşı sallama imkânı da var.

Bugüne kadar mücadeleyle kazanılmış her hak en nihayetinde kanunlara, yasalara, anlaşmalara girmiştir. Bu kazanımlar sınıflı toplumun ortaya çıkışından sonra maddenin kanunu olarak onun karşısına dikilen, insanın belki de yegâne doğası diyebileceğimiz özgürleşme hareketlerinin kazanımlarıdır.

Anayasa Mahkemesi’nin Cumartesi Anneleri için verdiği kararın, müeyyidesiz bir kurumdan gelmişçesine bir karşılığı olmaması ile Turgut Özal döneminde hukuka aykırı biçimde çıkarılmış olan kanun hükmünde kararnameleri bir bir iptal etmesi arasındaki fark, basitçe hukuk bilen ve bilmeyen hakimler arasındaki fark değildir. Aradaki fark, dönemin toplumsal güçleri, örgütlülüğü, sokak hareketi, medyası, basını arasındadır. Tutsak milletvekili Can Atalay hakkında Anayasa Mahkemesi’nin verdiği hak ihlali kararı sevinç uyandırıcıdır. Fakat Anayasa Mahkemesi’nin sınırlı da olsa verdiği bu lehte kararların uygulanabilirliğini ve işlevsel bir mekanizmaya dönüşmesini sağlamak da hâlâ aynı toplumsal güçlerin etkisiyle alakalıdır.

Pekâlâ yukarıda tanımlamaya çalıştığım cenderenin içinde verilebilecek bir mücadele de var. Bu mücadelenin peşinden koşan bir hukuk pratiğinin ise savunmakla kalmayıp saldırabileceği, ancak böyle sonuç alabileceği ise aşikâr.

Hukuk asli değil, talidir. Hukuk sınıfsal mücadelelerin peşinden gider.

Bu ortak düşman karşısında her koldan bir güç oluşturulmazsa, işyerinde, köyde, sokakta, adliyelerde bir mücadele kurulmaz ise o sopa kafasını her kaldırana daha çok iner.


  1. Marx, Karl & Engels, Friedrich; Alman İdeolojisi, s:65-66, Çev: Tonguç Ok, Olcay Geridönmez, Evrensel Basım Yayın, 2013 ↩︎

Son Eklenenler