Cuma, Nisan 12, 2024

Hayatsız çocuklar ve kör nihilizm

“Vahşi dönemde yaşanan tufan, bütün dayanak noktalarını ve gelenekleri süpürmüştü, ama onlarla beraber yılların birikimi bütün lüzumsuz ıvır zıvırı ve küf kokusunu da. İnsanların çoğu bir anda kendilerini hiçbir şeyleri kalmamış sinikler olarak buluverdiler.”
-Sebastian Haffner, Bir Alman’ın Hikayesi

Hollanda’da yapılan seçimlerin ardından aşırı sağcı Geert Wilders’ın partisinin seçimde en yüksek oyu almasıyla sosyal medyada yaygın bir yakınmaya tanık olduk. Türkiye’de aşırı sağın aynı şekilde yükselmediğinden, bunun eksikliğinden dert yanan bir hayıflanmaydı. İlk bakışta söyleyen kişinin cehaleti ön plana çıksa da, aslında söylenenler siyaset bilimi denen uzmanlık alanının çizdiği ideolojik spektrumdan ayrı bir “aşırı sağ” konseptini ifade ediyordu. Omurgadan, yani basit bir refleksin sonucu olarak ortaya konan bu tahayyülün arkasındaki anlam dünyası ve kültürel biçimler bu yazının konusunu oluşturuyor. Korkunç bir geleceksizlik, güvencesizlik ve yoksulluk sarmalının içinde debelenirken, krizin gündelik hayattaki istisnai bir kesintiden ziyade kalıcı bir süreklilik kazandığı bir iklimde aşırı sağı talep etme motivasyonuna nasıl bakacağız? Soruyu daha da genişletirsek, bu hayatsız çocuklar hangi pozisyondan konuşuyor? 

Aşırı sağ

2000’lerin başlarında sermayenin ve onun kültürel düzeneğinin büyük bir makyajla sunduğu küreselleşme konseptinin patladığı, ötekine duyulan zoraki şefkatin yerini endişe ve düşmanlığın aldığı, dünyanın dört bir tarafında savaşların patlak verdiği ve dünyanın gidişatına dair burada sayamayacağımız envai çeşit karamsar senaryonun ortaya çıktığı garip bir dönemin içindeyiz. Liberal think tank’lerin Sovyetler’in yıkılmasının ardından tarihin ölümünü ilan edip selamladığı yeni bir dünya bu. Gelinen noktada, siyaset bilimcilerin dünyasındaki politik spektrumun “epeyce sağ tarafını” ifade eden “aşırı sağ” diye bir olgu var. Bu, özellikle Trump’ın 2016’daki zaferinin ardından giderek daha yoğun şekilde tartışılıyor. 

Aşırı sağ üzerine tartışmalar, reformist demokrasinin vaatlerinin çözüldüğü bir dünyanın semptomu olarak kendini gösteriyor. 2011’de Norveç’teki canice saldırı ve diğer sayılı neo-nazi eylemlerinin dışında bahsedilen aşırılık yine de parlamenter demokrasinin sınırları içinde varlığını sürdürüyor. Trump’ın peşinden Meloni daha sonra da Javier Milei ve Wilders gibi figürler, onların çekirdek destekçileri bu aşırı sağ olarak tanımlanan hareketlerin liderleri olarak belirliyorlar. Bu figürler klasik lider kültü ve onun büyüsünden çok halihazırda politik iklimde ve tabanda bulunan çeşitli huzursuzlukların semptomu olarak ortaya çıktılar. Meloni diğerlerine göre daha profesyonel bir siyasetçi pozu keserken, özellikle Trump ve Milei aşırıya kaçan jest ve davranışlar, patetik diyebileceğimiz tutumlarıyla öne çıkıyordu. Aşırı sağın yükselişine dair uluslararası literatür fazlasıyla zengin, burada fanatizm ve faşizm üzerine sıkı çalışmalarıyla bilinen Alberto Toscano’nun özetlediği bazı niteliklerine değinmek bu yazının iddiası açısından yeterli olacaktır.

Alberto Toscano bu yeni sağ dalganın çekirdek unsurlarını şöyle özetliyor: yerli nüfusun yerine göçmenleri koymaya yönelik küresel bir operasyon olduğuna dair ırkçı mit, toplumun aile karşıtı toplumsal cinsiyet ideolojisi tarafından ele geçirildiğine yönelik ahlaki panik ve eleştirel ırk teorisine karşı kültürel bir savaş anlamında “wokelara” karşı mücadele. 

Bu elementlerin her birini Türkiye’de de görmek mümkün. Önceleri savaş ortamından ülkeye sığınan mültecilere karşı huzursuzluk, yerini siyahilerin de eklendiği ve bu topraklardaki kadınlarla evlenip demografik yapıyı bozmaya başladığına yönelik acayip bir nefrete bıraktı. Hatta siyahilerle evlenen kadınlar hedef haline getirilerek, II. Dünya Savaşı sonrasında Fransız kadınlara yapılanların aynısının bir tehdit olarak dillendiriliği mem’lere sürekli denk gelmek mümkün.

İkinci örnek, yani geleneksel aile değerlerini bozmak için harekete geçen küresel odaklar komplosu sadece yeni sağ tarafından değil, bizzat müesses nizam tarafından da son dönemde dile getirilen bir örnek. Aslında bu kısmen seküler bir niteliğe sahip olduğu düşünülen gençler arasında da giderek daha fazla dillendirilmeye başlandı. Hatta tek eşlilik sanki marjinal bir pozisyonmuş gibi şizoid bir şekilde ikrar ediliyor. Kendi kendini ikna etmek için sürekli tekrarlanan bir kurgu gibi.

Üçüncüsü de kabaca toplumsal her türlü hassasiyete karşı sinik bir pozisyonu benimseyen, geleneksel değerlerin kimlik ve cinsiyet alanında eşitlik gibi taleplerle muğlaklaştırılıp geçersiz kılındığı, “duyar kasıp” huzursuzluk yaratmak için tetikte bekleyen ve durmadan ahlakileştirip tat kaçıran hayali bir düşmanı ifade ediyor, yani woke’ları.

Kelimenin kökenine indiğimizde argo tabirle Türkçede sokakta bildiğimiz “ayık olmak, ayık kalmak veya ayık kişi” kişi gibi, genelde olan bitenin farkında olan ve bu yüzden her an eyleme hazır kişiler için kullanılmış. Kavram daha sonra online ortamlarda dilin esnek yapısı ve kültür savaşlarıyla birlikte pejoratif bir anlam kazanıyor, durmadan hassas bir ahlaki teraziyle gerçeği muğlaklaştıran sistematik bir politik pozisyonu, daha doğrusu tavrı ifade etmeye başlıyor.

Gelinen noktada sınıfsal çatışmalardan, toplumsal cinsiyet meselerine kadar bir dizi gerçek problemi kolay şekilde reddetme konforunu sağlayan bir ezber düşmana dönüştü. Yani “woke” derken bir tür ahlaki sahtelik olarak gerçek ve gündelik mücadeleleri perdeleyen bir tavra işaret etseler de, aslında perdenin arkasında bir şey yok. Trolleşerek politikleşen internet çocuklarının eylemsizlikle giderek daha fazla karanlıklaşan dipsiz ve bucaksız imtiyaz krizi var. 

Reaksiyoner muhafazakarlık ve gurular

Yeni kuşağın atalarından daha muhafazakar olduğuna dair söylem sürekli dillendiriliyor. Bunun doğru olup olmadığına dair soruşturmayı daha sonraya bırakmakla birlikte, burada “reaksiyoner muhafazakarlık” diyebileceğimiz bir pozisyondan bahsedebiliriz. Aslında neredeyse diğer bütün kavramlar gibi muhafazakarlık da yanlış kullanımla o kadar esnedi ki artık nesnesini kaybetti. Burada söz konusu kuşağın çağdaş akıl hocalarına değinmekte fayda var. Bunların en ünlüsü olan ve bu işten ekonomik anlamda epeyce bir gelir elde eden Jordan Peterson, oldukça büyük bir etki alanına sahip. Doktor olarak anılan Peterson, aslında tam anlamıyla bir kişisel gelişim koçu. Ancak bunu yaparken neoliberalizmin yarattığı tahribatı kullanıyor ve içinde yetiştiği geleneksel değerler birer birer çözülmüş, imtiyazlarını kaybetmiş ve geleceksiz kalmış genç erkeklerin endişe ve korkularını sinsice bir retorikle teşhis ettikten sonra, muğlak bir düşman güruhu yaratıp çözüm olarak da mitik bir geçmiş tahayyülünü sunuyor. Çok satan kitabı Hayat İçin 12 Kural: Kaosa Panzehir neoliberal tahribatın karşısında eylemsiz ve çaresiz kalmış genç erkekler için bir rehber niteliği taşıyor. Peterson’a göre çağımızın krizinin temelinde maskülenliğin yitimi ve cinsiyet rollerinin muğlaklaşması yatıyor. Buna sebep olanlar ise küreselci elitler, üniversitelerdeki yıkılmış komünizmin kalıntısı olarak varlığını sürdüren “kültürel marksistler” ve tüm bunların üstünde müthiş yanlış kullanımlarıyla eskitilen çatı kavram postmodernizm. 

Burada çok da uzatmadan, kompleks sorunlara basit çözümlerle yanıt veren ve eleştirel düşünce biçimlerini tamamen yadsıyan Peterson’ınki gibi düşünce biçimlerinin mantığıyla erken faşizmin kültürel mantığı arasında paralellik kuran ilgi çekici bir tespite değinmek istiyorum. Mathas Nilges, geç kapitalizmde sağ kültürü incelediği çalışmasında yukarıda özetlediğimiz düşünce biçimiyle Bloch’un özetlediği faşizmin mantığı arasındaki paralleliklere işaret ediyor: maskülen erkekliğin aşağılanması miti, sosyal hiyerarşileri aklamak için sürekli başvurulan Darwinizm, kültürü ele geçiren solcu bir güruh komplosu, acı çekmenin romantikleştirilmesi ve kaosla ilişkili nevrotik kaygının sürekli öne çıkarılması. 1

Bu açıdan hiçbir gerçek soruna işaret etmeyen Peterson için kriz dönemlerinde ortaya çıkan şizoid bilinç yapısının üstüne konmuş “bok sineği” diyebiliriz. Lowenthal ve Guterman da bu tarz faşist ajitatörleri, kapitalizm tarafından yutulan ve “kişiliksizleşmiş ve sürekli güvencesizlikle” kuşatılmış toplumsal yaşamdaki “ebedi ergen huzursuzluğuna” konan bok sinekleri olarak tanımlıyor.

Yukarıda kısaca özetlediğimiz düşünce biçimlerine ve “ebedi ergen huzursuzluğuna” dünyada ve Türkiye’de sıkça rastlamak mümkün. Örneğin Türkiye’deki Zafer Partisi gibi kendini aşırı sağda tanımlayan partilerin rahatsız edici bir ucubelikle katmerlenmiş profillerden oluşan liderleri ve ebedi ergen huzursuzluğundan mustarip kitlesi de önümüzde bir problem olarak duruyor. 

Kendi koşullarının nedenleri ve gerçekleriyle yüzleşmekten hem eylemsel hem de bilişsel açıdan yoksun bırakılan “aşırı sağcı” kitle, aslında bir çeşit iktidarsızlık hissiyle varlığını sürdürüyor. Toscano’nun geleneksel faşizm üzerine yerinde tespiti bu açıdan önem kazanıyor. Çünkü ona göre faşizm, “aşağılanmış bireye sınırsız bir komplo olarak hayal edilen esrarengiz bir bütünlük” sunarak ona “iktidarsızlık” hissini aşıladı. Teselli olarak da, bu komploda suç ortağı olarak görülen kişiler üzerinde yaşam ve ölüm gücü verdi.2 Bu günümüzde aşırı sağ olarak tanımlanan yapılara da bazı farklarla uygulanabilir. Burada internette görüp çoğu zaman dehşete düştüğümüz troll sağcıların eylemlerinde izlemek mümkün. 

Nihilist bir döngü: trolleşerek politikleşmek

Sosyal medya özellikle ilk çıktığı dönemlerde kamusal ve demokratik bir alternatif dünya olarak kutsanıyordu. Nitekim belirli ölçülerde bu işlevi yerine getirdi ve toplumsal hareketlerden yeni tartışma ortamlarına kadar iletişimsel açıdan azımsanmayacak ölçüde olumlu etkilerde bulundu. Ancak günümüzde hem büyük teknoloji şirketlerinin hem de iktidarların müdahaleleriyle bu imkan giderek kayboldu ve eşi benzeri görülmemiş bir gürültünün kaynağı haline geldi. Trollük de bu gürültünü başlıca kaynaklarından birisi. 

Özellikle son dönemlerde internet üzerinden organize olan ve genellikle stereotiplerden hareket eden alaycı ve aşırı saldırgan sağcı anonim hesapların sayısı giderek arttı. Tamamen reaksiyoner bir hınçla hareket eden bu hesaplar, her türlü etik ve hukuki sınırı çiğneyerek kişiliklerinin getirdiği toplumsal yükümlülükten kurtulup anonim olmanın özgürlüğüyle hareket ediyorlar. Rebecca Solnit trollüğün bir kopuş sanatı olduğunu söylüyor: Trollük, psikolojik olarak kişinin kendi duygularından kopmasını ve felsefi anlamda ise eylemlerinin hiçbir sonucu olmamasını sağlıyor. Dolayısıyla sınırsız bir şekilde hareket etme imkanına yol açan troll özgürlüğü, empatiyi dışlayan, zorbalığı temel eylem biçimi haline getirmiş nihilist bir kompozisyona yol açıyor. Joshua Citarella bu özgürlüğü “kişinin kendi eylemlerinin gerçek dünyadaki etkilerinden kopmasına olanak tanıyan temeldeki siyasi nihilizm” ile ilişkilendiriyor.3

Geçmişten çıkarılan figürler, ırkçı mitler, sürekli zorbalık ve sınırsız ironi…. Bunların hepsi sosyal medyada sürekli karşımıza çıkan tavırlar. Tüm bunların temelinde muhafazakarlıktan ziyade dipsiz bucaksız bir nihilizm var. Mem’ler ve editler gibi kalıpsal ifade biçimlerinin sürekli sirkülasyonunda yuvalanan bu tavırlar, her türlü nüansı veya şerhi silikleştiren duygusal motivasyonlarla işliyor.4 Burada Lawrance Grossberg’in Trump ve Amerikan sağını incelediği çalışmasında kullandığı “hiperenflasyon” kavramını kısaca inceleyebiliriz. 

Artık her şey yüksek bir duygusal abartma zemininde işliyor. Her şey sadece bir amaca hizmet etmek değil, aynı zamanda en iyi, en büyük olmak da zorunda. Ya da en kötüsü. Hiperenflasyonun fanatizmle birlikte paranoyak bir üstünlük ekonomisini devreye soktuğunu belirten Grossberg, ortaya çıkan ikilikliklerle politik, kültürel veya bilişsel olarak karşı tarafa herhangi bir alan veya meşruiyet tanımayı reddettiğini söylüyor.5

Trollük ve yeni nesil sağcılığın abartılı duygusal reaksiyonlarla endekslenmiş tavırları nihilist bir döngünün sürekli tekrarlanması yoluyla giderek daha fazla yayılıyor. Her tartışmada alakasız şekilde sorulan “şu terörist mi, şu hain mi, şuna şöyle diyebilir misin?” gibi sorular verili bir sembolik üstünlük jestiyle herhangi bir iletişim imkanını başlamadan bitiriyor. Elinde muhafaza edebilecekleri bir geçmiş ve inşa edebilecekleri bir gelecek kalmamış çocuklar, ulus devletin yerleşik kodları ve sözleşmeleriyle nihilist bir oyunun içinde debeleniyorlar. Krizin sıradan hale geldiği böylesi dönemlerde, performatif zalimliğe, geçmişten alakasız şekilde çekip çıkarılan figürler, sembolik ifadelere duyulan fetişist ilgi ve neredeyse her türlü gündemde gösterilen abartılı duygusal reaksiyonlar eşlik ediyor. Burada yaşlı insanlar, sokak köpekleri gibi toplumun en savunmasız gruplarına yönelik açık nefreti veya soğukkanlılık performansını düşünün. Bu özne, yerini yönünü kaybetmiş öfkesiyle mutlak rahatsızlık dışında başka hiçbir toplumsal değer tanımıyor. Kendi koşullarıyla yüzleşememenin getirdiği eylemsizlik hali, onu toplumun içinde bir kara delik olmaya itiyor. Tüm bunlar bir çeşit garip muhafazakarlığın ya da politik bir hareketin değil, mutlak nihilizmin ekseninde yaşanıyor. 

Kör nihilizm

Her türlü değer, vicdan ve toplumsal hassasiyetin aşağılandığı, bunların yerine yalnızca soyut egemenlik biçimlerinin (erkeklik, türklük, devletçilik, militarizm veya yalnızca güç) konulduğu bir anlam dünyasıyla karşı karşıyayız. Wendy Brown Neoliberalizmin Harabeleri adlı ufuk açıcı kitabının özellikle son bölümünde bu nihilist özneyi oldukça etkili şekilde ele alıyor.6 Brown kendini alternatif sağ hesapların gönderilerinde, bloglarda ve genel olarak trollerde kendini gösteren bu “vahşi, müstehcen, erkeksi ve son derece ahlaksızca” nihilist tavrın, düzenin sıradan değerlerine karşı çıkmadığını ve aksine bunların semptomu ya da tekrarı olduğunu belirtiyor. Burada biraz uzun bir alıntı yapmak istiyorum:

“Trollük ve sanal linççilikteki tutku ve haz, dünyayı olumlamak ya da dünyayı inşa etmek mümkün ol­madığı zaman sırf iradenin gücünü hissetmek için Nietzsche’nin tabiriyle “istenci salıvermenin” işaretleridir. Dünyayı biçimlendi­ren güçler kontrol edilemez ve kısıtlanamaz göründüğünde, varo­luş felaketi yakın göründüğünde geriye kalan şey -basit ya da ah­lakçı- olumsuzlamadır belki de. Ama yine bu olumsuzlamanın fa­al niteliğini de kayda geçirmek önemli: Sağın dünyaya ihtimam gösterme ya da dünyayı onarma yönündeki etik ya da siyasal uya­rılara burun kıvırması da bir “yapma” biçimidir. Nietzsche’nin işa­ret ettiği üzere, bunun içinde -özellikle de kışkırtma ve mağduru oynamanın, başkalarını aşağılamanın ya da onlara acı çektirme­nin, yakılan şeylerin ateşinin çevresinde dans etmenin hazları için­ de- ‘şenlikli’ çok şey vardır.

Bu tutarsız ve dizginsiz özgürlük kendi içerisinde çelişkili birçok şey barındırıyor. Bir taraftan geleneksel değerler yüceltilir, öbür taraftan ondan kalan etik ve hukuki parçalar askıya alınır. Aile kutsanır ama aynı zamanda önceki kuşaklardan ve onun izlerinden nefret edilir. İktidar alaya alınır ama onun “derin” ve militarist öğeleri her fırsatta kutsanır. Bu gibi tavırlara ek olarak her felaketin arkasından gelen seçim sonuç grafiklerini de ekleyebiliriz. Örneğin İliç’teki maden faciasında hayatını kaybeden işçilerin ailelerin videolarına AKP’ye oy vermeselermiş gibi yanıtlar verildiğini görebilirsiniz. Özünde bir çeşit demokrasi nefreti barındıran bu eğilim, seçim sirkinde yaşanan hayal kırıklığına teselli olarak depremzedelerden, toprak altında kalan madenciye kadar onların yaşadıkları felaketleri hak ettiklerini ima eden soğukkanlı ifadeleriyle ortaya çıkıyor. Burada “doğru” verilen oy, kişiye ahlaki bir üstünlük kazandırıyor ama öte taraftan da toplumsal kaygıları ve etik değerleri yeteri kadar savunmuş olmanın getirdiği yersiz kibiri gösterme hakkını da tanıyor. Bu tavrı şöyle özetleyebiliriz: İktidar karşısında eylemsizlik ve acizliğini gizlemek için hedefe mazlumları koyup hesabı soğukkanlı bir gaddarlıkla kesmenin nihilist bir formülü. Nihilizmin sızdığı ve girdiği her yeri kuraklaştırdığı bu örnekler çeşitlendirilebilir. Buradan hareketle karşımızda bildiğimiz anlamıyla yükselen milliyetçilik, muhafazakarlık veya revize edilmiş bir  karşı-devrimci programdan çok saf bir nihilizm olduğunu söylemek mümkün. Ve yerine getirdiği en büyük işlevi ise depolitizasyon. Burada depolitizasyon diyoruz çünkü, politik olarak angaje görünseler de, dönüştürücü ya da muhafaza edici anlamda örgütlü bir politik mücadeleye cüret edemeyen, gerçek krizlerle yüzleşme ve eyleme geçme kapasitesinden yoksun bir kitleyi tanımlıyoruz. Toscano’nun da belirttiği gibi, aşırı sağ diye tanımlanan politika geniş bir depolitizasyon dinamiğini temsil ediyor ve ona mensup gruplar “şiddet yanlısı hizipler ve iyi bağlantıları olan ‘yalnız kurtlar’ için verimli bir üreme alanında hareket etseler bile, sapkın bir topluluk oluşturma biçimlerine bile sahip değiller.”

Krizin çocukları

Çağımızda yaşanan kriz, geçmiştekilerin aksine daha ağır ilerleyen ve mutlak çöküşü daima erteleyen ve nispeten yönetilebilen bir kriz özelliği taşıyor. İkinci Dünya Savaşı döneminden bildiğimiz faşizm, küçük burjuva ve sermayedarların işbirliğiyle kriz dönemlerinde bir çözüm olarak beliren ve güçlü bir işçi hareketine karşı ordu destekli bir politik program olarak belirmişti. Günümüzde ise Toscano’nun deyişiyle, “çağdaş faşizasyon genellikle çok daha gevşek, daha ikircikli, fantezilerinde devrimci olmaktan çok muhafazakârdır.” 

Yeni aşırı sağ şu an için parlamenter demokrasinin dışına çıkmaya cesaret edemeyen ve organize olma yetisinden nispeten yoksun bir karaktere sahip. Oy kullanma pratikleri de genellikle alternatifsizliğin ve inançsızlığın vurgulandığı bir hınç niteliği taşıyor.  Kendisini iktidara taşıyan vaatleri yerine getirebilecek bir güce de şu an için sahip değil. Öbür taraftan ulus-devlet anlatısı güçlenirken, Türkiye gibi örneklerden de gördüğümüz üzere militarist anlatı ve silah sanayii hiç olmadığı kadar güçleniyor. Göstermelik biçimde Filistin davasını üstlenen AKP iktidarının soykırım yaşanırken sermaye ilişkilerini kesmeye cesaret edememesi bu konu hakkında açık bir örnek sunuyor. Dünyanın her tarafında yeni bir faşist organizasyona fırsat tanımayacak ölçüde faşist öğeleri barındıran bir devlet yapısı söz konusu. 

Yazının başına dönersek tamamen çarpık bir okumayla yükselmesi beklenen “aşırı sağ” belirli bir parti organizasyonunu veya muhafaza edilmesi gereken değerleri değil, kendi koşullarıyla yüzleşmesini sağlayacak ideolojik araçlardan mahrum kalmış nihilist öznenin refleksif yıkım talebini ifade ediyor. Burada Toscano’nun marksistler için uyarısı yerindedir: üst sınıfın fantezi dünyasının proleter gerçekliği silikleştirmesine izin vermemek. Burada devreye hakiki sorunlara güç siyasetiyle yaklaşmak ve bu alternatifsizlik senaryolarına karşı mücadelenin gerçek hikayesini anlatmakta ve yaşamakta ısrar etmek giriyor. Geleceksizliğin larvasında yetişen nihilist öznenin reflekslerini dönüştürecek formülleri hep beraber düşünmek gerekiyor. 


  1. Mathias Nilges, Right-wing Culture in Contemporary Capitalism kitabında edebiyat literatürünü de kullanarak yeni sağ hareketlere dair  ufuk açıcı bir okuma sunuyor. ↩︎
  2. Alberto Toscano’nun Late Fascism kitabı hâla tartışılmayı bekliyor. Bu yazının devamında da bu kitaptan oldukça faydalandım. https://www.newstatesman.com/ideas/2023/12/new-millennium-fascists ↩︎
  3. Jack Z. Bratich, On Microfascism: Gender, War, and Death kitabında aktarıyor. Bu örneğin yanında faşizmin yeni suretleri olarak değerlendirilen toplumsal grupları incelikli biçimde işleyen Bratich’in kitabı da konu hakkında derinlikli bir inceleme sunuyor. Bazı konularda ikna edici bulmasam da kitapta özellikle yeni sağın kültürel eğilimlerine dair detaylı bir haritalandırma mevcut. ↩︎
  4. Uygar Başpehlivan’ın bu yazısı olduka öğretici bir çerçeve sunuyor: http://www.ogrencifaaliyeti.com/index.php/2023/12/17/ogrenci-faaliyeti-cevirileri-memescapein-kuramsallastirilmasi-internet-memlerinin-mekansal-siyaseti/ ↩︎
  5. Lawrance Grossberg Under the Cover of Chaos kitabında pasif nihilizmi ortaya çıkaran dört duygu yapısını özetliyor: (1) hiperenflasyon ve fanatizm olarak ifade edilen duygulanımsal özerklik (2) kaygı ve hiperaktivizm, (3) narsizm ve (4) zamansal yabancılaşma. Ayrıca atıf yaptığı Henry Giroux’nun Culture of Cruelty (Zulüm Kültürü) kavramı da oldukça açıklayıcı ve Türkiye’deki örneklerle de paralellik kurabileceğimiz bir çerçeve sunuyor. ↩︎
  6. Burada yazıyı uzatacağı için Marcuse’un “yüceltmeden baskıcı uzaklaştırma” ve Nietzsche’nin güç istenci ve nihilizm tanımlarına girmiyorum. Ama genel olarak bu konuyu dert edinenler için Wendy Brown’un kitabını şiddetle tavsiye ediyorum. ↩︎

Son Eklenenler