Cuma, Nisan 12, 2024

Dijital emek ve emperyalizm – Christian Fuchs

DOSYA: Neoliberal Dönemde Emperyalizm Tartışmaları III

Bir süredir emperyalizm tartışmalarının geri dönüşüne şahit oluyoruz. Sovyetlerin dağılma sürecinin ardından kapitalizmin küreselleşmesi, gezegen ölçeğinde kapsayıcı hale gelmesi ve her yerde neoliberal politikaların uygulamaya konmasıyla birlikte emperyalizm tartışmaları da bir dönem askıya alınmış ya da çerçevesini yeni küresel duruma adapte edemediği için günceli açıklamakta zorlanır hale gelmişti. NATO’nun kışkırtmaları üzerine Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, İsrail’in Gazze’de Filistinlilere karşı soykırım girişimi gibi yıkıcı olaylar ve Çin’in küresel pazar üzerindeki etkisinin Batı kapitalizminde yarattığı huzursuzluk bu tartışmaları yeniden başlatmanın gerekli, hatta kaçınılmaz olduğunu ortaya serdi. Biz de bu teorik arayışa katkı adına geçtiğimiz 40 yıldan tartışmaya değer bulduğumuz, hâlâ güncelliğini koruyan ya da bugünkü duruma ışık tutma potansiyeli olan yazıları bir dosya halinde “Neoliberal Dönemde Emperyalizm Tartışmaları” başlığıyla yayımlamaya devam ediyoruz.

Neoliberal döneme damgasını vuran ve belli açılardan onun kendini yeniden üretmesini kolaylaştıran maddi gelişmenin bilgi teknolojileri alanında olduğu söylenebilir. İntenetin, sanal dünyaların, sosyal medyanın ciddi bir yer kaplamaya başladığı toplumsal hayata dair yıllardır birçok farklı perspektiften yazılıp çiziliyor. Avusturyalı medya teorisyeni Christian Fuchs ise yıllardır bu teknolojilerin ve toplumsal varlıklarının emek süreçleri üzerindeki etkilerine dair yeni bir bakış üretmeye çalışıyor. “Dijital emek” kavramı çevresinde marksist kavramlara yaslanarak ve bilgi ağı kullanıcılarını da emek süreçlerine dahil ederek oluşturduğu teorinin tartışılmaya ve eleştiriye oldukça açık olduğunu, kendi içinde çelişkiler içerdiğini belirtmekte fayda var. Fakat bu 2016 tarihli yazısında Fuchs bilgi teknolojilerinin maddi üretim süreçlerini ve bunun küresel alanda yayılma biçimlerini oldukça ilginç ve ortaya önemli tartışmalar atacak şekilde ele alıyor, küresel fabrikanın bilişim sektörü katmanlarının arasındaki emperyalist güç ilişkilerini sorguluyor.


Dijital emek ve emperyalizm

Lenin’in Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması (1916), Buharin’in Emperyalizm ve Dünya Ekonomisi (1915) ve Rosa Luxemburg’un Sermayenin Birikimi (1913) adlı kitaplarında emperyalizmden kapitalizmin bir gücü ve aracı olarak bahsetmelerinin üzerinden bir asır geçti. Dünya savaşı, tekeller, antitröst yasaları, ücret zammı için grevler, Ford’un montaj hattını geliştirmesi, Ekim Devrimi, Meksika Devrimi, sonuca ulaşamayan Alman devrimi ve çok daha fazlasının yaşandığı, kapitalizme karşı küresel meydan okumaların yayıldığı ve derinleştiği bir dönemdi.

Bu makale, klasik marksizmde emperyalizm kavramına verilen rolü uluslararası işbölümü açısından incelemekte ve bu fikirleri günümüzdeki bilgi ve bilgi teknolojileri üretimindeki uluslararası işbölümü açısından genişletmektedir. Kapitalist inovasyon ve sömürünün en yeni sınırı olarak dijital emeğin, çağdaş emperyalizmin yapılarının merkezinde yer aldığını savunacağım. Bu klasik kavramlardan yola çıkan bu analiz, yeni emperyalizmde bilgi endüstrilerinin en yoğunlaşmış ekonomik sektörlerden birini oluşturduğunu; hiper-sanayileşme, finans ve enformasyonalizmin iç içe geçtiğini; çokuluslu enformasyon şirketlerinin ulus devletlere dayansalar da küresel olarak faaliyet gösterdiklerini ve enformasyon teknolojisinin bir savaş aracı haline geldiğini göstermektedir.1

Emperyalizmi tanımlamak

Lenin, 1916 tarihli “Halkı Amaçlayan Bir Deneme” alt başlıklı çalışmasında emperyalizmi şu şekilde tanımlamıştır:

“Tekellerin ve finans kapitalin egemenliğinin ortaya çıktığı; sermaye ihracının birinci planda önem kazandığı, dünyanın uluslararası tröstler arasında paylaşılmasının başlamış olduğu ve dünyadaki bütün toprakların en büyük kapitalist ülkeler arasında bölüşülmesinin tamamlanmış bulunduğu bir gelişme aşamasına ulaşmış kapitalizmdir.”2

Buharin ve Preobrazhensky emperyalizmi “hammadde kaynakları ve sermayenin yatırım yapabileceği yerler için pazar mücadelesinde finans kapitalin izlediği fetih politikası” olarak ele almışlardır.3 Lenin’in çağdaşı ve 1917’den 1929’a kadar Pravda‘nın editörü olan Buharin, Lenin’in emperyalizmin temel özellikleri listesine benzer sonuçlar çıkarmış, emperyalizmi “finans kapitalizminin bir ürünü” olarak tanımlamış ve “finans kapitalin emperyalist politikadan başka bir politika izleyemeyeceğini” savunmuştur.4

Buharin’e göre emperyalizm aynı zamanda zorunlu olarak bir devlet kapitalizmi biçimidir ve ulus devletlerden ziyade şirketlerin dünya çapındaki hakimiyetine dayanan neoliberalizm bağlamında uygulanması zor bir kavramdır. Ulusları, küresel savaşa yol açan “dünya çapında bir mücadeleye” kilitlenmiş “devlet kapitalisti tröstler” olarak görüyordu.5 Buharin’e göre emperyalizm, hepsi de “sermayeyi merkezileştirmeyi ve kendi ellerinde toplamayı” amaçlayan bu tröstler arasındaki “rekabetin ifadesidir”.6 Buna karşılık Lenin, “emperyalizmin temel bir özelliğinin, birkaç büyük gücün hegemonya için, yani doğrudan kendileri için değil ama karşı tarafı zayıflatmak ve onun hegemonyasını sarsmak için toprak fethetme mücadelesi olduğunu” yazmıştır.7 Lenin’in “büyük güçler” arasındaki rekabet formülasyonu, Buharin’in devlet kapitalisti tröstler kavramından daha dikkatlidir, çünkü hem şirketleri hem de devletleri kapsamaktadır.

Rosa Luxemburg’a göre emperyalizm, sermaye birikiminin şiddet yoluyla coğrafi ve siyasi olarak yayılmasıdır.

“Kapitalist olmayan çevrenin hala açık olan kısımları için rekabetçi mücadele…. Kapitalist ülkelerin hızla gelişmesi ve kapitalist olmayan alanları ele geçirme konusunda giderek daha şiddetli bir rekabet içine girmeleriyle birlikte, emperyalizm hem kapitalist olmayan dünyaya karşı saldırganlığı hem de rekabet halindeki kapitalist ülkeler arasında giderek daha ciddi çatışmalara yol açarak kanunsuzluk ve şiddeti arttırmaktadır. Ancak emperyalizm kapitalist olmayan uygarlıkların çöküşüne ne kadar şiddetli, acımasız ve kapsamlı bir şekilde yol açarsa, kapitalist birikimin ayaklarının altındaki zemini de o kadar hızlı bir şekilde kaydırır.”8

Luxemburg, sermayenin sömürüyü küresel çapta yaymak, “dünyanın tüm üretici güçlerini kullanmak için dünya emek gücünü hiçbir kısıtlama olmaksızın seferber etmek” istediğini savunur.9

Farklılıkları ne olursa olsun, Lenin, Buharin ve Luxemburg, emperyalizmin “kapitalizmin son aşaması “10 ya da “çürüyen kapitalizm”in bir biçimi11 olduğu ve sonuç olarak “burjuvazinin yıkımının kaçınılmaz olduğu” inancını paylaşırlar.12 Bu tür ifadeler yalnızca dönemin devrimcilerinin hissettiği siyasi iyimserliği değil, aynı zamanda sistemin kaçınılmaz düşüşünü varsayan, o zamanlar yaygın olan yapısalcı ve işlevselci kapitalizm anlayışını da yansıtmaktadır. Gerçekten de, bu yazıları kısa bir refah döneminden sonra Büyük Buhran ve devamında II. Dünya Savaşı’nın takip edeceği I. Dünya Savaşı patlak verdiğinde yazıyorlardı, bu da sistemin küresel istikrarsızlığına dair argümanlarına yeterli desteği sağlıyordu. Yüz yıl sonra kapitalizm hâlâ varlığını sürdürüyor. Her ne kadar yeni nitelikler kazanmış olsa da, kapitalizm hâlâ emperyalizm olarak nitelendirilebilir ve krize yönelik içsel eğilimlerinin büyük patlamalarını da yaşamaya devam etmektedir.13

Emek ve emperyalizm

Lenin, Buharin ve Luxemburg uluslararası işbölümünü emperyalizmin merkezi bir özelliği olarak görmüştür. Lenin buradaki işbölümü kavramını, belirli bankaların yatırım faaliyetlerini odakladıkları endüstriler arasındaki bölünme anlamında kullanır.14 Mal ihracatının aksine sermaye ihracatını emperyalizmin önemli bir özelliği olarak görür:

“Kapitalizm, kapitalizm olarak kaldıkça, sermaye fazlası, belli bir ülkede yığınların yaşam düzeyini yükseltmeye değil -çünkü bu durumda kapitalistlerin kazançlarında bir azalma sözkonusudur-, dış ülkelere, geri kalmış ülkelere sermaye ihracı yoluyla, bu kârları artırmaya yönelirler. Geri kalmış ülkelerde, kâr her zaman yüksektir; çünkü buralarda sermaye pek az, toprak fiyatı nispeten düşük, ücretler az, hammadde ucuzdur.”15

Benzer şekilde, Buharin de Marx’a dayanarak, kent ile kır arasında ve işletmeler, şubeler, ekonomik altbölümler ve uluslar arasındaki toplumsal işbölümünün -uluslararası iş bölümünün- kapitalizmin belirleyici bir özelliği olduğunu ileri sürmüştür.16 Bu bölünme kısmen doğal nedenlere (örneğin, “kakao yalnızca tropikal ülkelerde üretilebilir “17) ve kısmen de “farklı ekonomik tipler ve farklı üretim alanları yaratan, böylece uluslararası toplumsal işbölümünün kapsamını genişleten” “üretici güçlerin eşitsiz gelişimi” gibi toplumsal nedenlere bağlıdır.”18 Her bir ülkenin emeği, uluslararası ölçekte gerçekleşen mübadele yoluyla dünya toplumsal emeğinin bir parçası haline gelir.”19 Bir dünya pazarı ve eşitsiz üretkenlik söz konusu olduğunda, daha az üretken ülkeler rekabet edebilmek için metaları değerlerinin altında fiyatlarla satmak zorunda kalır ve bu da eşitsiz bir mübadele sistemine yol açar.

Rosa Luxemburg emperyalizm anlayışında “kapitalizm ile kapitalist olmayan üretim biçimleri arasındaki ilişkilere” odaklanmıştır.

“Baskın yöntemler sömürge politikaları, uluslararası kredi sistemi -çıkar alanları politikası- ve savaştır. Zor, dolandırıcılık, baskı, yağma hiçbir gizleme çabası olmaksızın açıkça sergilenmektedir. Bu siyasi şiddet ve iktidar çekişmeleri karmaşası içinde ekonomik sürecin sert yasalarını keşfetmek çaba gerektirir.”20

Luxemburg’a göre emperyalizmin uluslararası ilişkileri soygunu ve emeğin sömürülmesini gerektirir: “Sınırsız birikim için sermaye tüm yerkürenin üretim araçlarına ve emek gücüne ihtiyaç duyar.” Dolayısıyla, “tüm toprakların doğal kaynakları ve emek gücü olmadan yönetemez….” “tepeden tırnağa her gözeneğiyle kan ter içinde kalmak” yalnızca sermayenin doğuşunu değil aynı zamanda her adımda dünyadaki ilerleyişini de karakterize eder.” 21

Lenin, Buharin ve Luxemburg, emperyalizmin bazı yönleri, özellikle de sınıf mücadelelerinde ve özgürleşmesinde milliyetçiliğin rolü, ulusal kendi kaderini tayin hakkı ve kapitalizmde dış pazarların kullanımı gibi konularda siyasi olarak farklı düşünseler de, her üç kuramcı için de çevrenin sadece bir kaynak alanı ve meta satılan bir pazar olmadığı, aynı zamanda uluslararası bir işbölümüne dahil olduğu açıktır.22 Bu bölünmenin bir parçası olarak, çevredeki işçilerin sömürülmesi, artı değerin büyük şirketler tarafından ihraç edilmesini ve buna el konulmasını sağlar.

Dijital emeğin uluslararası işbölümü

Telgraf ve uluslararası haber ajansları yoluyla sağlanan küresel iletişim, ticaret, yatırım, birikim, sömürü ve savaşın organize ve koordine edilmesine yardımcı olarak I. Dünya Savaşı sırasında emperyalizmde zaten bir rol oynuyordu.23 Yüz yıl sonra, süper bilgisayarlar, internet, dizüstü bilgisayarlar, tabletler, cep telefonları ve sosyal medya gibi niteliksel olarak farklı bilgi ve iletişim araçları ortaya çıktı. Ancak tıpkı emperyalizmin daha önceki aşamalarında çevre bölgelerdeki işçilerin emeği gibi, bilgi ve bilgi teknolojisi üretimi de üretim, dağıtım ve tüketim biçimlerini şekillendirmeye devam eden uluslararası işbölümünün bir parçası.24

Eleştirel akademisyenler, 1980’lerde gelişmekte olan ülkelerin ucuz imalat emeği kaynakları haline geldiğini vurgulamak ve çokuluslu şirketlerin yükselişini takip etmek için yeni uluslararası işbölümü (YUİ) kavramını ortaya atmışlardır.25 John Bellamy Foster ve Robert W. McChesney, Sonsuz Kriz adlı kitaplarında çokuluslu şirketlerin yükselişini sermayenin uzun vadeli ekonomik durgunluğun üstesinden gelme ve küresel tekel karlarına ulaşma çabasına dayandırmaktadır.26 Çokuluslu şirketler, işçiler arasında küresel bir rekabet sistemi kurarak ücret payını küresel olarak düşürmeyi ve karlarını artırmayı hedeflemektedir. Bunun sonucunda, Foster ve McChesney’in Stephen Hymer’ın çalışmasından yararlanarak “böl ve yönet stratejisi” olarak adlandırdıkları sömürü oranında dünya çapında bir artış meydana gelmektedir.27

Tablo 1, 2004 ve 2014’te dünyanın en büyük iki bin çokuluslu şirketine ilişkin karşılaştırmalı verileri göstermektedir. Bu şirketlerin gelirleri dünya çapındaki GSYH’nin yüzde 50’sinden fazlasını oluşturmakta ve bu da çokuluslu şirketlerin küresel düzeyde tekel statüsü için rekabet ettiğini göstermektedir. Her iki dönemde de bu şirketlerin sermaye varlıklarının neredeyse dörtte üçü FSG sektöründe -finans, sigorta, gayrimenkul- yer almaktadır ki bu da Foster ve McChesney’in küresel tekel-finans kapitalizmi sisteminden doğru bir şekilde bahsedebileceğimiz iddiasını doğrulamaktadır.28 Ancak bu varlıklar aynı zamanda ulaşım endüstrileri (ulaşım altyapısı, petrol ve gaz, taşıtlar), imalat ve bilgi (telekomünikasyon donanımı, yazılım ve yarı iletkenlerden reklam, internet, yayıncılık ve yayıncılığa kadar) sektörlerinde de önemli paylara sahiptir. Tüm bunlar, küresel kapitalizmin değişen derecelerde sadece tekel-finans kapitalizmi değil, aynı zamanda tekel-ulaşım kapitalizmi, tekel-yan sanayi kapitalizmi ve tekel-bilgi kapitalizmi anlamına geldiğini de göstermektedir.29

Tablo 1

2004-2014 arasındaki önemli bir değişiklik, varlık, gelir ve kâr payları önemli ölçüde artan Çinli çokuluslu şirketlerin yükselişidir. Avrupalı ve Kuzey Amerikalı çokuluslu şirketler artık küresel sermayenin yaklaşık dörtte üçünü değil, üçte ikisini kontrol etmekte, bu da yine de baskın olmaya devam ettikleri anlamına gelmektedir. Çinli çokuluslu şirketlerin daha önemli bir rol oynaması temel bir kırılmaya işaret etmemekte, daha ziyade Çin’in Batı tarzı kapitalizmi kopyaladığını ve böylece “Çin’e özgü bir kapitalizmin” ortaya çıktığını göstermektedir.

YUİ, bilgi ve iletişim teknolojileri (BİT) ile bilginin kendisini üreten bilgi ve dijital ekonominin merkezinde yer alıyor. Çeşitli fiziksel emek biçimleri bilgi teknolojilerini üretir ve bunlar daha sonra medya ve kültür endüstrilerindeki işçiler tarafından müzik, film, veri, istatistik, multimedya, görüntü, video, animasyon, metin ve makale gibi dijital içerik yaratmak için kullanılır. Teknoloji ve içerik böylece diyalektik olarak birbirine bağlanır. Dolayısıyla bilgi ekonomisi aynı anda hem fizikseldir hem de fiziksel değildir. Bilgi ekonomisi ne bir üstyapı ne de gayrimaddidir, daha ziyade temel-üstyapı ayrımını kesen üretici güçlerin organizasyonunun belirli bir biçimidir.

Tablo 2, uluslararası dijital işbölümüne dahil olan başlıca üretim süreçlerinin bir modelini göstermektedir. Her üretim aşaması, insan öznelerin (Ö) emek teknolojilerini (T) emek nesneleri (N) üzerinde kullanarak yeni bir ürün elde etmesini içermektedir. Küresel dijital emeğin temeli, madencilerin mineralleri çıkardığı tarımsal emek döngüsüdür. Bu mineraller daha sonra bir sonraki üretim aşamasında nesneler haline gelerek BİT bileşenlerine dönüştürülür ve bunlar da bir sonraki emek döngüsüne nesneler olarak girer: montaj işçileri girdi olarak BİT bileşenlerini kullanarak dijital medya teknolojileri inşa eder. Tüm bu emeğin sonucu, çeşitli bilgi türlerinin üretimini, dağıtımını, dolaşımını ve tüketimini yöneten bu dijital medya teknolojileridir.

Tablo 2

Dolayısıyla “dijital emek” yalnızca dijital içerik üretimini ifade etmez. Daha ziyade dijital üretim tarzının tamamını, dijital medyanın varlığını ve kullanımını mümkün kılan tarımsal, endüstriyel ve enformasyonel emek ağını kapsayan bir kategoridir. Dijital üretim tarzına dahil olan özneler (Ö) -işçiler, işleyiciler, montajcılar ve bilgi işçileri- belirli üretim ilişkileri içinde yer alırlar. Dolayısıyla şekil 1’de Ö olarak belirtilen şey aslında farklı özneler ya da özne grupları arasındaki Ö1-Ö2 ilişkisidir.

Bugün bu dijital üretim ilişkilerinin çoğu ücretli emek, köle emeği, ücretsiz emek, güvencesiz emek ve serbest emek tarafından şekillendirilmekte, bu da dijital emeğin uluslararası paylaşımını birbirine bağlı, küresel sömürü süreçlerinden oluşan geniş ve karmaşık bir ağ haline getirmektedir. Bunlar, BİT bileşenlerinde kullanılmak üzere maden çıkaran Kongolu köle madencilerden, Foxconn fabrikalarındaki aşırı sömürülen ücretli işçilere, Hindistan’daki düşük ücretli yazılım mühendislerinden, Google ve diğer Batılı şirketlerdeki yüksek ücretli, yüksek stresli yazılım mühendislerine, kültür yaratan ve yayan güvencesiz dijital serbest çalışanlara ve kendilerini zehirli maddelere maruz bırakarak BİT’leri söken e-atık işçilerine kadar uzanmaktadır.

Dijital emeğin bir örneğine bakalım. Fortune dergisinin en büyük ulusötesi şirketler listesine göre 2015 yılında Apple dünyanın en büyük on ikinci şirketiydi.30 2013 yılında 37 milyar dolar olan kârı 2014 yılında 39,5 milyar dolara, 2015 yılında ise 44,5 milyar dolara yükseldi.31 O yıl Apple’ın net satışlarının yüzde 56’sını iPhone’lar, yüzde 17’sini iPad’ler, yüzde 13’ünü Mac’ler ve yüzde 10’unu iTunes, yazılım ve diğer hizmetler oluşturuyordu.32 Bir iPhone’un üretiminde kullanılan Çin işçiliği iPhone’un fiyatının yalnızca yüzde 1,8’ini oluştururken, Apple’ın iPhone satışlarından elde ettiği kâr yüzde 58,5 olmuş ve Apple’ın Tayvanlı Foxconn gibi tedarikçileri yüzde 14,3 kâr elde etmiştir.33 Dolayısıyla iPhone 6 Plus’ın 299 dolara mal olmasının nedeni işçilik maliyetleri değil, her bir telefon için Apple’ın ortalama 175 dolar, Foxconn’un ise 43 dolar kâr elde ederken, Foxconn fabrikasında telefonları monte eden işçilerin sadece 5 dolar almasıdır. iPhone’ların ve diğer ürünlerin yüksek maliyeti, yüksek kar oranının ve yüksek sömürü oranının bir sonucudur – dijital emeğin uluslararası paylaşımının doğrudan sonuçlardır. Foster ve McChesney’in yazdığı gibi, Çin “küresel emek arbitrajı ve aşırı sömürü” sisteminde “dünyanın montaj merkezi”dir.34

2015 Fortune Global 500 listesine göre Foxconn, çoğunluğu kırsal kesimden gelen genç göçmen işçilerden oluşan bir milyondan fazla çalışanıyla dünyanın en büyük üçüncü kurumsal işvereni konumundadır.35 Foxconn iPad, iMac, iPhone ve Amazon Kindle’ın yanı sıra Sony, Nintendo ve Microsoft’un video oyun konsollarının montajını yapmaktadır. Ocak ve Ağustos 2010 tarihleri arasında on yedi Foxconn işçisi intihara teşebbüs ettiğinde ve çoğu başarılı olduğunda, Çin’in BİT montaj endüstrisindeki kötü çalışma koşulları konusu daha geniş çapta dikkat çekmeye başladı. Daha sonrasında yapılan bir dizi akademik çalışma, işçilerin düşük ücretlere, uzun çalışma saatlerine ve sık sık çalışma programının aksamasına; yetersiz koruyucu ekipmanlara; aşırı kalabalık, hapishane benzeri konaklama yerlerine; şirket yetkilileri tarafından yönetilen ve işçiler tarafından güvenilmeyen sarı sendikalara; çalışma sırasında konuşma yasaklarına; güvenlik görevlileri tarafından dayak ve tacize ve iğrenç yemeklere katlanmak zorunda kaldığı Foxconn fabrikalarındaki günlük gerçekliği belgelemiştir.36

Diğer yandan Apple, 2014 yılı Tedarikçi Sorumluluğu İlerleme Raporu’nda şirketin “tedarikçilerinin azami 60 saatlik çalışma haftasına ortalama yüzde 95 oranında uyum sağlamasını” şart koşmasıyla övünüyor.37 Uluslararası Çalışma Örgütü’nün çalışma saatlerine ilişkin C030 Sözleşmesi ise çalışma haftası başına kırk sekiz saatlik bir üst sınır ve günde sekiz saatten fazla çalışılmamasını öneriyor. Apple’ın tedarik zincirindeki emek için haftada altmış saatlik bir çalışma süresi uygulamaktan gurur duyması, çağdaş emperyalizmin dijital emeği uluslararası bölüşümünün yalnızca sömürücü değil, aynı zamanda etkili bir şekilde ırkçı olduğunu göstermektedir: Apple, Çin’deki insanlar için altmış saatin uygun bir standart olduğunu varsayıyor.

Apple’ın 2014 yılı raporu ayrıca şirketin bir milyondan fazla işçinin çalışma koşullarını denetlediğini iddia etmektedir. Ancak bu denetimler bağımsız olarak yapılmamakta ve sonuçları da bağımsız olarak raporlanmamaktadır. Apple, Kurumsal Kötü Davranışa Karşı Öğrenciler ve Akademisyenler (SACOM) gibi bağımsız kurumsal gözlemci kuruluşlara güvenmediğinden, raporlarının doğası gereği taraflı olduğu düşünülmelidir: kendi işverenleri tarafından incelenen işçiler, işlerini kaybetmemek için şikayetlerini kesinlikle bildirmeyeceklerdir.

Yukarıda sıralanan sayısız işçi hakları ihlaline gelince, raporun üslubu ve dili sorunun tedarikçilerin ve yerel ajansların başarısızlıkları olduğunu düşündürüyor: “Tedarikçilerimizin Apple’ın Tedarikçi Davranış Kuralları’nın titiz standartlarına uymaları gerekiyor ve her yıl beklediğimiz standartların çıtasını yükseltiyoruz….Her yıl tüm nihai montaj tedarikçilerini denetliyoruz.” Rapor, bu tür davranışların aslında çokuluslu şirketlerin kendi ucuz ve hızlı üretim taleplerinden kaynaklandığını asla kabul edemez. Apple’ın ideolojik stratejisi, kamuoyunun dikkatini Apple’ın Çinli işçilerin sömürülmesindeki sorumluluğundan uzaklaştırır.

Sonuç: İdeoloji ve direniş

Apple, iPhone 5’i “renkli olanlar için”, iPhone 6’yı ise “büyükten daha büyük” olarak pazarlamıştır. Bu tür sloganlar dijital teknolojik devrimin herkesin yararına olan yeni ve daha iyi bir toplum yarattığını ima etmektedir. Benzer ideolojik vaatler ve iddialar sosyal medya, bulut bilişim, büyük veri, kitle kaynak kullanımı ve ilgili fenomenler bağlamında da bulunabilir. Bu tür iddialar, teknolojinin içine gömülü olduğu toplumsal ilişkileri analiz etmeden, teknolojinin doğası gereği iyi bir toplumu teşvik ettiğini varsayan teknolojik fetişizm biçimleridir. Teknolojik fetişizmde, tıpkı Marx’ın klasik meta fetişizmi için yazdığı gibi, “insanların kendi aralarındaki kesin toplumsal ilişki” “şeyler arasındaki ilişkinin fantastik biçimini” alır.38

Uluslararası dijital işbölümünü Lenin, Luxemburg ve Buharin’in klasik emperyalizm kavramlarıyla örtüştürmek, bu teknolojik fetişizmin maskesini düşürmemize yardımcı olur. Apple örneği, dijital teknoloji ile onu reklam ve politikada çerçeveleyen ideolojilerin, küresel sömürünün sürekliliklerini zorunlu olarak göz ardı eden yeniye duyulan hayranlık sayesinde gizlendiğini göstermektedir.

Apple, Batının “sermayeyi yurtdışına ihraç etme” stratejisi sayesinde, ücretlerin düşük ve sömürü oranının yüksek olması nedeniyle yüksek kârlar elde ettiği Çin’e imalat emeğini dışarıdan temin ederek dijital emeğin uluslararası paylaşımında yüksek kârlar elde etmektedir.39 Foxconn, Pegatron ve diğer şirketlerdeki işçilerin sömürülmesi, “tepeden tırnağa kan ter içinde kalmaları” yalnızca sermayenin doğuşunu değil, aynı zamanda her adımda dünyadaki ilerleyişini de karakterize ettiğini göstermektedir. “40 Tüm bunlardan hareketle, Lenin ve Luxemburg’un analizleri yüz yıl önce olduğu gibi yirmi birinci yüzyılda da geçerliliğini korumaktadır.

Foster ve McChesney, “Çin karakteristiğine sahip kapitalist çelişkilerin” inşaat ve kentsel gayrimenkule aşırı yatırım, zayıf tüketim, aşırı sömürü, artan eşitsizlik, kullanılmayan altyapı, kırsal göçmen emeğine karşı ayrımcılık, kirlilik ve çevresel bozulmayı içerdiğini ileri sürmektedir.41 Ancak Batı’da Çin hakkında medyada çıkan haberler, ülkenin bu çelişkilerden kaynaklanan işçi sınıfı ve toplumsal mücadelelere dair aktif siyasi kültürünü görmezden gelme eğiliminde. Çin İşçi Bülteni’nin verilerine göre 2014 yılında Çin’de 1.276 grev gerçekleşmiş.42 Çin yekpare bir toplum değil, sömürüye karşı aktif ve canlı işçi sınıfı mücadelelerinin olduğu bir toplumdur. Haziran ayındaki işçi huzursuzluğunun ardından Ekim 2014’te bin işçi Chongqing’deki Foxconn fabrikasında ücret artışı için greve gitti.43

Dijital işçi sınıfı mücadelelerinin kısa ve orta vadeli hedefi, sosyal medya, yazılım mühendisliği, serbest ekonomi, maden çıkarma veya BİT montajı fark etmeksizin, tüm örgütlenme düzeylerinde ve tüm dünyada dijital ve kültürel endüstrilerde işçilerin denetiminde olacak şirketlerin kurulması olmalıdır. Uzun vadede amaç, kapitalist toplumun kendisiyle birlikte bu alanların kapitalist örgütlenmesinin de aşılması olmalıdır. Dijital kapitalizme karşı toplumsal mücadelelerin ulusal ya da uluslararası boyutunun nasıl bir rol oynaması gerektiği sorusu stratejik siyasi tartışmaların konusudur. Marx, 1867 yılında Uluslararası İşçiler Derneği’ne yaptığı bir konuşmada, “işverenlerin işçilerine karşı koymak için ya yurtdışından işçi getirdiklerini ya da üretimi ucuz işgücünün olduğu ülkelere kaydırdıklarını” ileri sürmüştür.44 O gün olduğu gibi bugün de “işçi sınıfı mücadelesini başarı şansıyla sürdürmek istiyorsa”, küresel kapitalist yönetime verilecek tek uygun yanıtın “ulusal örgütlerin uluslararası hale gelmesi”45 olduğu açıktır.


  1. Daha detaylı analizler için bkz: Christian Fuchs, “Media, War and Information Technology,” in Des Freedman and Daya Kishan Thussu, eds., Media and Terrorism: Global Perspectives (London: Sage, 2012), 47–62; Christian Fuchs, “Critical Globalization Studies: An Empirical and Theoretical Analysis of the New Imperialism,” Science & Society 74, no. 2 (2010): 215–47; Christian Fuchs, “Critical Globalization Studies and the New Imperialism,” Critical Sociology 36, no. 6 (2010): 839–67; and Christian Fuchs, “New Imperialism: Information and Media Imperialism?” Global Media and Communication 6, no. 1 (2010): 33–60. ↩︎
  2. Vladimir I. Lenin, “Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması”  ↩︎
  3. Nikolai Bukharin ve Evgenii Preobrazhensky, “Komünizmin ABC’si” ↩︎
  4. Nikolai Bukharin, “Emperyalizm ve Dünya Ekonomisi” ↩︎
  5. agy. ↩︎
  6. agy. ↩︎
  7. Lenin, “Emperyalizm” ↩︎
  8. Rosa Luxemburg, “Sermaye Birikimi” ↩︎
  9. agy. ↩︎
  10. agy. ↩︎
  11. Lenin, “Emperyalizm” ↩︎
  12. Bukharin ve Preobrazhensky, “Komünizmin ABC’si” ↩︎
  13. Örneğin John Bellamy Foster ve Robert W. McChesney’i kıyaslayın. “The Endless Crisis: How Monopoly-Finance Capitalism Produces Stagnation and Upheaval from the USA to China” (New York: Monthly Review Press, 2012); David Harvey, “The New Imperialism” (Oxford: Oxford University Press, 2003); and Ellen Meiksins Wood, “Empire of Capital” (London: Verso, 2003). ↩︎
  14. Lenin, “Emperyalizm” ↩︎
  15. agy. ↩︎
  16. Bukharin, “Emperyalizm ve Dünya Ekonomisi” ↩︎
  17. agy. ↩︎
  18. agy. ↩︎
  19. agy. ↩︎
  20. Luxemburg, “Sermaye Birikimi” ↩︎
  21. agy. ↩︎
  22. Bkz: Paul Mattick’in 1935 tarihli “Luxemburg versus Lenin,” makalesi, Anti-Bolshevik Communism içinde (Monmouth, UK: Merlin Press, 1978). ↩︎
  23. Christian Fuchs, “Digital Labor and Karl Marx” ↩︎
  24. agy ↩︎
  25. Folker Fröbel, Jürgen Heinrichs ve Otto Kreye, “The New International Division of Labor” ↩︎
  26. Foster ve McChesney, “The Endless Crisis” ↩︎
  27. agy. ↩︎
  28. agy. ↩︎
  29. agy. ↩︎
  30. Fortune Global 500 list 2015 ↩︎
  31. Apple Inc., 10-K Report 2014. ↩︎
  32. agy. ↩︎
  33. Jenny Chan, Ngai Pun ve Mark Selden, “The Politics of Global Production: Apple, Foxconn and China’s New Working Class,” New Technology, Work and Employment 28, no. 2 (2013) ↩︎
  34. Foster ve McChesney, “The Endless Crisis” ↩︎
  35. Bkz: Christian Fuchs, Culture and Economy in the Age of Social Media ↩︎
  36. Bkz: Jenny Chan, “A Suicide Survivor: The Life of a Chinese Worker,” New Technology, Work and Employment 2, no. 2 (2013): 84–99; Chan, Pun, and Selden, “The Politics of Global Production”; Foster and McChesney, The Endless Crisis, 119–20, 139–40, 173; Ngai Pun and Jenny Chan, “Global Capital, the State, and Chinese Workers: The Foxconn Experience,” Modern China 38, no. 4 (2012): 383–410; Jack L. Qiu, “Network Labor: Beyond the Shadow of Foxconn,” in Larissa Hjorth, Jean Burgess and Ingrid Richardson, eds., Studying Mobile Media: Cultural Technologies, Mobile Communication, and the iPhone (New York: Routledge, 2012), 173–89; Jack L. Qiu, Goodbye iSlave: Rethinking Labor, Capitalism, and Digital Media (Champaign, IL: University of Illinois Press, 2016); and Marisol Sandoval, “Foxconned: Labor as the Dark Side of the Information Age,” tripleC 11, no. 2 (2013): 318–47. ↩︎
  37. Apple Inc., Supplier Responsibility 2014 Progress Report, http://apple.com ↩︎
  38. Karl Marx, Kapital, Cilt 1 ↩︎
  39. Lenin, “Emperyalizm” ↩︎
  40. Luxemburg, “Sermaye Birikimi” ↩︎
  41. Foster ve McChesney, “The Endless Crisis”  ↩︎
  42. China Labor Bulletin Strike Map ↩︎
  43. Thousands of Foxconn Workers Strike Again in Chongqing for Better Wages, Benefits ↩︎
  44. Karl Marx, “Lozan Kongresi Üzerine” ↩︎
  45. agy ↩︎

Çeviri: Emre Yeksan
Yazının orijinali: Digital Labor and Imperialism by Christian Fuchs

Son Eklenenler