Çarşamba, Nisan 24, 2024

“Hem sanatta devrim hem de politik devrim için önce toplumsal hareketliliğe ihtiyaç var!”

Moda Sahnesi kurucularından Kemal Aydoğan ile söyleşi

Tam bir sene önce Moda Sahnesi’ne gelen elektrik faturalarındaki ani ve yüksek artışı protesto etmek için “Ödemiyoruz!” diyerek kültür ve sanat üretim alanlarında benzerine pek rastlamadığımız bir eylem başlattınız. Süreç nasıl ilerledi? Bugün durum nedir?

2021 yılında devlet desteği başvurumuz “türk örf ve adetlerine” uygun bulunmadığı gayri resmî gerekçesiyle (komisyon üyelerinin bu yönde değerlendirme yaptığı basına sızmıştı) reddedildi önce. Moda Sahnesi’ne karşı neden böyle bir karar alındığını anlamak mümkün değildi. Sahne ise sahne, kadro ise kadro, repertuar ise repertuar, hepsi var yani bir tiyatro olduğunun ölçümünü yapacak. Kâğıt üstünde hayali bir tiyatrodan bahsetmiyoruz, yılın 300 günü faaliyet gösteren bir kanlı canlı bir tiyatroya uygulandı bu hak mahrumiyeti. Resmi gerekçe daha da içler acısıydı: buna göre Moda Sahnesi neredeyse tiyatro olarak varlık göstermemiş gibi duruyordu. Bunun üzerine Kültür ve Turizm Bakanlığı’nı mahkemeye verdik. Kazandık da. Mahkemeye sundukları gerekçe ise evlere şenlikti. Meğer Moda Sahnesi güçlü bir tiyatro olduğu için desteğe ihtiyacı yokmuş! Biz bu problemle boğuşurken pandemi vardı. Salonlara yarı kapasite seyirci alınıyordu. Zaten 2 yıla yakındır neredeyse hiç gelir elde edemeden faaliyetimizi sürdürmüştük. Tüm bunların üzerine bir de ekonomik kriz patlak verdi. 2021 yılının Aralık ayında 2022 Ocak ayından itibaren elektriğe zam geleceği söylenmeye başladı. Ana muhalefet partisi genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bu zamlar yapılırsa elektrik faturasını ödemeyeceğini söylemişti o sırada. Ocak ayı faturamız Aralık ayı faturasının tam 3 katı geldi. Artık salonu olan bir özel tiyatro için ekonomik açıdan içinden çıkılamaz bir süreç başlamıştı. Kemal Bey’in açıklamasını da arkamıza alarak “Ödemiyoruz!” dedik. Yaklaşık 4 ay sürdü bu eylem. Önce elektriği kestiler, 10 Mart’ta. Sonra birkaç saat içinde yeniden açtılar. Neden önce kesip sonra açtınız dedik, “borcunuzu ödemişsiniz” dediler. Oysa biz borcu ödememiştik. Biri ödemişti bizim adımıza. Bunun kim olduğunu bilmek için çok çaba sarf ettik ama öğrenemedik. Sonra Nisan ayında yeni faturayı ödemeyince tekrar kesildi. Bir süre böyle devam ettik. Nisan ayı sonunda da sonlandırdık bu eylemi. Tüm bunlardan şu sonuca varabiliriz: Özel tiyatroların ayakta kalması için herhangi bir destek yapılmadı.

Moda Sahnesi’nin Bağımsız Maden İş Sendikası ile dayanışma oyunu

Moda Sahnesi’nde popüler işlerin yanı sıra  “Babamı Kim Öldürdü?”, “Eşkal” ve İlhan Sami Çomak’ın metninden uyarlanan “Hayat Seni Çok Seviyorum” gibi, sivri siyasi içeriklere sahip oyunlar da üretiyorsunuz. Diğer yandan politik etkinliğinizi oyun metinleriyle sınırlamayıp “Ödemiyoruz!” gibi eylemlerle ya da Bağımsız Maden İş’le dayanışma adına bir temsilin bütün gelirlerini direnişteki işçilere bağışlayarak tavrınızı metinsel tercihlerin ötesine de taşıyorsunuz. Ben bu durumun sanat üreticileri açısından gitgide kaçınılmaz bir zorunluluk haline geldiğini düşünüyorum. Genelde sanatın, özelde ise tiyatronun bugün içinde bulunduğu durumu nasıl değerlendiriyorsun? Mevcut koşullarda sanatın siyasetle ilişkisi sence nasıl olmalı?

Tiyatro hep kendini politikayla uğraşırken bulmuştur. Tarihin tamamında buna rastlayabiliriz. Tiyatro oyunlarının önemli bir kısmı insani ya da toplumsal krizlerle ilgilidir. Yani istesek de politikadan kaçamayız. Ama bununla birlikte politikaya sırt dönmek, sansür ve de otosansür nedeniyle politikadan yalıtık ilişkilenmelerin de tarihidir tiyatro tarihi. Türkiye’nin bu aşamasında ülkede hiçbir şey olmuyormuş gibi yapamayız kendi adımıza. Yani “salt” tiyatroculuk oyunu oynayamayız. Ülke yönetiminin yarattığı eşitsizliğe, hak gasplarına, yoksullaşmaya dikkat kesilmesek dahi ekolojik kriz var, kuraklık var, açlık var. Sahne bu sorunlara çözüm üretemeyebilir, amenna. Ama en azından problemlerin ne olduğunun anlaşılmasına katkı sağlayabilir. Öyleyse bu problemlerin çözülmesi için çabalayanlarla birlikte olmak, onlarla yan yana omuz omuza olmak dünyanın yaşanılır bir yer olarak kalmasına destek olmak, bir sanat ya da sanatçı değil “insanlık” görevidir. Ha tabi bu sorunları sağcılar çözemez. Onun için iktidara muhalif hareketlerle yan yana durmak istiyoruz.

Bir önceki sorudan devamla, politik ya da eleştirel sanat diyebileceğimiz bir üretim biçiminin 90’lardan beridir gücünü kaybetmekte olduğunu göz önünde bulundurursak günümüz “sol” ya da “ilerici” sanat girişimlerini genel hatlarıyla nasıl değerlendiriyorsun? Mevcut eğilimleri nasıl yorumlarsın?

Sol ya da ilerici sanatın gücünü kaybetmekte olduğu tespitine katılıyorum. Bunun sadece solun güçsüzlüğünün değil, devletin tüm şiddet aygıtıyla onu güçsüzleştirmeye çalışmasının sonucu olduğunu düşünüyorum. Şiddet ile, baskı ile sol muhalif hareket toplumsal alandan silinmeye çalışıldı. Çünkü 40 yıldır uygulanan ve yerleştirilen neoliberal politikalar için solun toplumsal alanda olmaması gerekiyordu, egemenler adına. Sanat da bu baskıdan nasibini almış olmalı. Baskı koşullarında kendini korumak için içine kapanmak, ricat etmek bir yöntem olabilir. Sanat bu yola zorunlu olarak başvurmuş olabilir. Temaları yumuşamış olabilir bu süreçte. Fakat bu ilanihaye sürecek bir geri çekilme olamaz. Çekilen sular mutlaka geri gelir. Yeniden alanlara çıkmak gerektiğini hissedenlerin sayısı gün gelir çoğalır. Hal böyle olduğunda bunun sanatta da yansımaları da görülür. Yeni hatlar, egemen siyasi çizgilerin dışında yeni politik çizgiler mevziler kurulur, sanat da burada kendine yer bulur.

Günümüzde sanat üretimi bir yandan serbest piyasanın arz-talep ilişkilerine, diğer yandan destekleyici devlet ve kamu kurumlarının yardımlarına mecbur durumda. Üretim süreçlerinin getirdiği bu maddi zorunluluklar ve “özgür sanat” düşüncesi arasında aşılmaz görünen bir çelişki var. Bu çelişki sizin oyun seçimlerinizi ve prodüksiyonlarınızı nasıl etkiliyor? Bugün devrimci ve özgürleşmiş bir tiyatro düşüncesi için alan var mı?

Çok temel bir çelişkiden bahsediyorsun. Bir yanda toplumsallaşmaya çalışan kamucu sanat diğer yanda bunun önünü kesmek için çıkarılan “ekonomi”. Bu ekonomiyi ticaret erbabı olmadan aşmak teknik olarak (mali mevzuatlar sebebiyle) mümkün değil. Seyircinin sayısına bakmadan oyun yapmak, bir tiyatro salonu işletmek, sürekli çalışanların olması, çalışanlara maaş vermek, SGK ödemek, oyuncuya tasarımcıya emeğinin hakkını vermek ticari işleyişe dâhil olmadan mümkün değil. Evet, yapmamak tercih edilebilir, Bartleby gibi, ama henüz o eyleme kudreti aşamasına gelmediğimiz için onu da benimseyemiyoruz. Melez yapılar kuruyoruz. Bir yandan fikrimizden, politik görüşümüzden uzakta olmayan popüler oyunlar, diğer yandan daha keskin oyunlar. Paragöz bir dünyada, paranın herkesin temel belirleyeni haline getirildiği bir dünyada bu tür yamuk çözümlerden başkası hareketi mümkün kılmıyor. Hem sanatta devrim hem de politik devrim için önce toplumsal hareketliliğe ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Önce orada pişecek, sonra tiyatroya düşecek.

Türkiye’deki tiyatroların zaten kısıtlı olan var olma koşulları pandemi dönemindeki yasaklarla iyice katlanılmaz hale geldi. Sence o süreçten sağ çıkmayı başaran sahnelerin ve tiyatro gruplarının bu koşulları değiştirmek için örgütlenme potansiyeli nedir? Tiyatrocuların kendi emeklerine ve üretimlerine sahip çıkmalarının önünde ne gibi engeller ve kısıtlar var?

Pandemi süreci örgütlenme açısından çok öğreticiydi. Epeyce bir olumlu, olumsuz denemeye de sahne oldu o dönem. Ancak Türkiye tiyatro yaşantısı hem çalışma hakları çerçevesinde hem de özel tiyatrolara destek modelleri açısından hiçbir mevzuatın olmadığı bir alan. Neye elinizi atsanız büyük bir problemler yumağı ile karşılaşıyorsunuz. Bir de yumağı çözmeye istekli yerel ya da merkezi yönetimler olmayınca problemin boyutu iyice büyüyor. Öncelikle özel tiyatroların üretimlerini destekleyecek “kamusal destek modelleri” hayata geçirilmelidir. Bunun için de kamuculuk talep edecek örgütlülüklere ihtiyaç var. Tiyatroların şu anki muhatabı neoliberal muhafazakârlar, kamucu hayat bunlardan talep edilecek. İmkânsız bir istek gibi. Vermeyecekler tabii ki ama alacağız diye direten, inadından vazgeçmeyen, masaya yumruğunu vuran iradelere ihtİyaç olduğu kanısındayım. Çünkü vermiyorlar. Vermeye gönüllü değiller. Çünkü eleştirel muhalif tiyatronun onların nezdinde geçerliliği yok. Eleştirinin geçerli olduğu bir dünyaya inanmıyor yönetenler. Varsa yoksa biat kültürü. Boyun ki mendiline birkaç kuruş sadaka bırakılsın. Devletle kurulan müzakere masalarında öfkenin emildiği bir süreçten geçirildi tiyatrolar pandemi döneminde, bundan dolayı da kalıcı hiçbir hak elde edilemedi.

Moda Sahnesi Kurucularından Kemal Aydoğan

Üretim süreçlerindeki çelişkilerin ötesinde Türkiye’de sanat eserleri bir de sansür girişimleri ve yasaklarla gündeme geliyor. Pandemi döneminde başlayan konser ve etkinlik yasakları hükümetin elinde bir sopaya dönüştü. Klasik bir sansür kurulu sistemi ya da eser yasaklama pratikleri olmasa da baskı ve yıldırma yoluyla sanatın sesi kontrol altına alınmaya çalışılıyor. Tiyatroda bu açıdan genel durum nedir? Moda Sahnesi bugüne kadar ne gibi sansür ve dayatmalarla karşı karşıya kaldı?

Tüm sorulara verdiğim yanıtların içinde bu sorunun yanıtı da var. Devlet muhalif bir tiyatro istemiyor. Devlet muhalif istemiyor aslında. Kürtleri istemiyor, lgbtiq+ları istemiyor, kadınları istemiyor, işçileri istemiyor, emekçileri istemiyor, çevrecileri istemiyor, anarşistleri istemiyor, komünistleri istemiyor, ağacı istemiyor, balığı istemiyor, denizi istemiyor, havayı istemiyor, suyu istemiyor… Devlet açgözlü bir biçimde sermaye istiyor, kâr istiyor, otoyol istiyor, beton istiyor… Devlet istediği şeyler sekteye uğramasın diye kendini zarar uğratacak fikirlerin, eylemlerin dolaşımda olmasını istemiyor. Gördüğü her yerde eziyor bunu. Devlet biat edilmesini istiyor. Moda Sahnesi de nasibini aldı bu baskıdan tabi ki. Devlet desteğinden mahrum edildik ilk soruda anlattığım gibi. Güncel bir örnek vereyim. Moda Sahnesi Kasım ayından beri instagram reklamı veremiyor. Nedenini soruyoruz ama yanıt alamıyoruz. Durum hakkında fikri olanlar şikâyet edildiğimiz için reklam kanalının bize kapatıldığını söylüyor. Şikâyetlerle sakıncalı hale düşürülmüşüz. Ne kolay değil mi? Bir tiyatro şikâyetlerle haklarından mahrum edilebiliyor ve gerekçesini bilmiyor. Kafkaesk tabii ki bu işlemler. Her şeyi yayınlayan bu sosyal medya mecrası Moda Sahnesi’nin oyunlarını duyurmasına izin vermiyor. Bunu niye yapıyor? Bunun yanıtı oyunlarımızın içeriğinde gizli galiba. Geçen yıl kültür bakanı bir tv kanalında 420 tiyatronun sesini çıkarmadan destek aldığını, bizi üstü örtük bir biçimde kast ederek, bir tiyatronun sıkıntı çıkardığını, ortada mahkeme kararı olmasına rağmen, yani gerçekleri tahrif ederek o programı seyredenlere arsızca iletebilmişti. Biz de kimi kast ediyorsunuz o bir tiyatroyla diye sorduk sosyal medya hesaplarımızdan onu da etiketleyerek. Yanıt: tıssssss.

Son olarak baskı ve sömürünün hız kazandığı bugünlerde umudu nerelerde görüyorsun? Sence sanat üreticileri olarak nerelere bakmalı, neyin arayışında olmalıyız?

Umut örgütlemekte. Bunu da eski örgütlenme biçimlerindeki nasırlaşmış fikirleri, pratikleri, ilişkileri görerek, bunları değiştirme gücünü kendimizde bularak yapmalı. Sanat gözünü tüm canlı hayata dikmeli, en ufak bir hak gaspını, canlılığı zedeleyecek insan eylemlerini ifşa eden bir “duygulanım” ağının örücülerinden biri olarak faaliyetine devam etmelidir. Sistemik zehirli oluşumları, pratikleri bünyemizden arındıra arındıra yolumuzda yürümeliyiz. Yeni yollar var. Onlara sapma gücünü kendimizde bulacak bir eyleme kudreti ile dolmalıyız.

Son Eklenenler