Perşembe, Şubat 22, 2024

Efendi ile uşak – Wolfgang Streeck

İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği katliam bir felakettir, üstelik yalnızca onyıllardır acımasız bir işgal altında inleyen şehrin işkence gören sakinlerinin felaketi değil. Hem ABD hem de Almanya binlerce masum erkek, kadın ve çocuğun acımasızca katledilmesiyle sonsuza dek yakından ilişkilendirilecek, her iki ülke de bu katliamı maddi ve diplomatik açıdan desteklemeyi sürdürecek. ABD, toplu katliamın üzerinden iki buçuk ay geçtikten sonra sürekli bombardıman cehenneminden kurtulan Gazzelilere bir nebze olsun hayatta kalma umudu verebilecek BM Güvenlik Konseyi kararını veto etti. O zamana kadar, Hamas’ın Gazze duvarına yakın kibbutz’lara yönelik ölümcül saldırısının ardından, 8.700’ü çocuk ve 4.400’ü kadın olmak üzere 20 binden fazla Gazzeli öldürülmüş ve 50 binden fazla kişi yaralanmıştı. Buna karşılık, beşte biri dost ateşi ya da trafik kazası kurbanı olan 121 İsrail askeri ölmüştü. Savaşın başından bu yana İsrail hava kuvvetleri 22 bin terörist hedefin bombaladığını iddia ediyor: Münih büyüklüğündeki bir alanda her gün 300’den fazla hedef.

Yılın sonuna yaklaşırken, Gazze Şeridi’nde yaşayan yaklaşık 2,3 milyon kişinin yüzde 90’ı evsiz kaldı, İsrail ordusu tarafından Gazze Şeridi’nin kuzeyinden güneyine kadar kovalandı, sözde güvenli bölgelere sığınmaları söylendi, bu bölgeler de daha sonra bombalandı. Gazzeliler açlıktan ölmek üzere, tıbbi hizmetler yetersiz, yakıt veya düzenli elektrik tedariki yok, katliamın yakın zamanda sona ereceğine dair hiçbir belirti de görünmüyor. ABD’nin derhal ateşkes talep eden BM Güvenlik Konseyi kararını veto etme gerekçesi bunun “gerçekçi” olmayacağıydı. Bu arada feminist Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock liderliğindeki Alman hükümeti barışa alternatif olarak “insani ara” talep ediyor, bu aranın ardından UNRWA’nın bedava yemekleriyle ölüme hazırlanan Hamas’ın nihayet “kökü kazınana” kadar katliam devam edecek.

Asıl korkunç olan, Gazze savaşıyla ilgili bitmek bilmeyen haber ve yorum üretiminde İsrail’in nükleer bir güç olduğundan neredeyse hiç bahsedilmemesi. Küçük bir ülke olmasına rağmen İsrail ağır silahlara sahip, üstelik bu silahlar yalnızca konvansiyonel silahlar da değil. İsrail, toplam GSYİH’sinin yüzde 4,5’inden fazlasını ordusuna harcıyor (2022 itibarıyla), ki buna muhtemelen ABD ve Almanya’nın sağladığı ücretsiz askeri yardımlar dahil değil. Gazze’ye yönelik son saldırısından önce, İsrail’in en az 90 nükleer savaş başlığına ve 200’den fazla bölünebilir malzeme stokuna sahip olduğu tahmin ediliyordu. Daha önemlisi, İsrail’in elinde üçayak (tripod) diye adlandırılan, karada, havada ve denizde konuşlandırılabilen nükleer sevkiyat araçları bulunuyor. İsrail’in karada konuşlu nükleer füzelerinin nükleer bir saldırıya dayanacak kadar derin silolarda tutulduğu iddia ediliyor, bu da onları sadece ilk saldırı için değil ikinci bir saldırı için de dayanıklı hale getiriyor. IDF, hava yoluyla nükleer sevkiyat için yakıt ikmalinde geniş bir kapasiteye sahip toplam 224 savaş uçağından en az 36’sına sahip bir filoyu kontrol ediyor. İsrail’in ayrıca “Dolphin sınıfı” olarak adlandırılan ve uzmanlara göre nükleer başlıklı seyir füzelerini ateşleyebilecek 6 denizaltısı bulunuyor. Bu füzelerin tahmini menzili 1,500 kilometre, İsrail’e nükleer savunma ya da duruma göre saldırı için neredeyse zarar görmeyecek bir altyapı sağlıyor. Genel olarak, İsrail’in taktik savaş silahlarından askeri tatbikat alanlarının havadan bombalanmasına ve Tahran gibi şehirlerin yerle bir edilmesine kadar tüm nükleer becerilere sahip olduğu varsayılabilir.

İsrail’in nasıl nükleer bir güç haline geldiği bilinmiyor, büyük olasılıkla yavaş ve küçük adımlarla oldu. Nükleer bilim konusunda bir eksiği olmadığı da kesin. ABD’nin askeri-endüstriyel kompleksinin derinliklerinde, muhtemelen İsrail’in Amerikalı dostlarıyla birlikte bazı ABD başkanları yardımcı olmuştur. Diğer gizli nükleer güçler gibi ABD de nükleer silahların yayılmasını önlemeye kendini adamıştır, Rusya ve Çin gibi bu konuda güçlü ulusal çıkarlara sahiptir. Casusluk da nükleer silahlanmanın etkenlerinden olabilir; 1985’te ortaya çıkarıldıktan sonra ölüm cezasından kıl payı kurtulan ABD’li savunma analisti ve İsrail casusu Jonathan Pollard’ı hatırlıyor musunuz? Pollard, İsrail’e iadesi için gösterdiği amansız çabalara ve ABD’nin askeri kurumlarının taleplerine rağmen, görevden ayrılan Obama yönetimi tarafından affedilene kadar 28 yıl hapis yatmak zorunda kalmıştı.

Bu meselenin bir de Almanya ayağı var gibi görünüyor, bilhassa İsrail denizaltıları söz konusu olduğunda. Merkel’in 2008’de ileri sürdüğü İsrail’in güvenliğinin “Almanya’nın varlık sebebi” olduğu yönündeki gizemli iddiası İsrail hükümetince coşkuyla karşılandı, şimdi Alman hükümeti ve devlet medyası tarafından kelimenin tam anlamıyla her gün papağan gibi tekrarlanıyor. 1999-2023 yılları arasında İsrail’e 6 denizaltı teslim edildi. İlk üç denizaltıdan ikisinin parasını Almanya öderken, üçüncüsünün maliyeti ABD’nin Alman firmalarının Irak’ta kitle imha silahlarının geliştirilmesine katkıda bulunduğunu iddia etmesinin (ki bunların hiç var olmadığı ortaya çıktı) kefareti olarak ödendi. (Sonraki üç denizaltı için Almanya 600 milyon Euro ödemeyi kabul etti).

Alman yapımı İsrail denizaltıları nükleer füzelerle donatılmışsa, bunu yalnızca üretici ThyssenKrupp değil Alman hükümeti de biliyordur. Bu durum, Almanya’nın Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması kapsamındaki yükümlülüklerini ihlal etmesine göz yumacak ABD de biliyordur. 2016’dan Gazze savaşının birkaç ay öncesine kadar, yine Alman devleti tarafından sübvanse edilecek Alman yapımı üç denizaltı iki hükümet arasında tartışma konusuydu. Ancak İsrail’in denizaltılara ihtiyaç duyup duymadığı konusunda şüpheler vardı. İsrail tarafında, ThyssenKrupp’un Netanyahu’nun kuzenini avukat olarak işe almasının ardından bir yolsuzluk skandalı ortaya çıkmıştı. Konu İsrail savcıları tarafından soruşturulurken, Netanyahu hükümeti ile yargı arasındaki anayasal çatışmanın içine çekildi. Alman tarafı da İsrail’deki yolsuzluk suçlamaları sonuçlanana kadar nihai kararını ertelemek zorunda kaldı. Ardından Ocak 2022’de üç denizaltı için sözleşme imzalandı. Tahmini fiyatı 3 milyar Euro olan denizaltılar için Almanya en az 540 milyon Euro ödeyecek.

İsrail nükleer silahlara sahip olduğunu resmi olarak hiçbir zaman kabul etmedi; ancak İsrail’in bazı liderleri, genellikle emekli başbakanlar zaman zaman bu yönde ipuçları verdiler. Meselenin ucunu açık bırakmak, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun denetim yapmaması ve baskı uygulamaması anlamına geliyor. Nükleer kapasitesinin boyutu ve amacı, hatta varlığı konusunda karanlıkta tutmak, potansiyel hasımları karşısında İsrail’e stratejik avantajlar da sağlayabilir (örneğin İsrail’in nükleer doktrini hakkında hiçbir şey bilinmiyor). İsrail’in bölgedeki tek nükleer güç olarak kalmaya kararlı olduğu varsayılabilir, zaman zaman Suriye’deki nükleer reaktörleri bombalaması ve İran’ın nükleer silahlanmasını Obama’nın yaptığı gibi bir anlaşmayla değil de askeri müdahaleyle durdurmak için ABD’ye yaptığı çağrılar bunu gösteriyor. Diğer nükleer güçlerden farklı olarak, İsrail’in düşmanlık içinde olduğu birçok ülke tarafından kuşatılmış olması nedeniyle nükleer silahlarını kullanmaktan çekinmeyeceği de varsayılabilir. Bu durum özellikle İsrail hükümetinin İsrail devletinin bekasını risk altında gördüğü durumlarda geçerli olacaktır. Ancak hem Netanyahu’nun aşırı sağcı hükümetinin hem de İsrail’in sınırlarını istediği gibi belirleme hakkını da içeren Almanya hükümetinin tanımı benimsenmedikçe, bekanın tam olarak ne anlama geldiği belirsizdir.

Gazze savaşı devam ederken, İsrail’in nükleer gücüyle ilgili belirsizlik diplomatik ve askeri savaş alanlarındaki tüm olaylarda egemenliğini sürdürüyor. Öngörülemezlik perdesiyle korunan İsrail hükümeti, Gazze’ye ve yakında belki de Batı Şeria’ya, kimsenin dış müdahalesinden çekinmeden istediği cezayı verebileceğine inanmış gibi görünüyor. Son haftalarda Netanyahu, özellikle Washington’ın İsrail’e desteğinin koşulsuz olması gerektiğini söyleyebilecekmiş gibi davrandı, zira zorlanırsa İsrail nükleer gücüne güvenerek kendini tek başına savunabilir. Gazze katliamı, İsrail’i (ABD’nin aksine Netanyahu hükümetinin arkasında sağlam Almanya’yla birlikte) dünyanın en nefret edilen ülkelerinden biri haline getirme riski taşıyor. Ancak İsrail yüksek komuta kademesinde bunun önemli olmadığına dair yerleşik bir görüş var gibi görünüyor, çünkü hiçbir İsrail hükümeti Gazze’ye destek olmak konusunda iç baskılara boyun eğmeye cesaret edemeyecek.

Bu olayın bir başka yönü daha var, belki daha da korkutucu. Ekim 1973’te, Yom Kippur savaşı sırasında, daha sonra Watergate kasetleri olarak bilinen, o zamanlar Başkan olan Richard Nixon ile en yakın yardımcısı Bob Haldeman arasında geçen bir konuşma kaydedildi. Haldeman, Nixon’a Ortadoğu’daki durumun kritik bir hal aldığını bildirdiğinde, Nixon ona Amerikan nükleer güçlerinin dünya çapında yüksek alarm durumuna geçirilmesi emrini verir. Haldeman, afallar: “Sayın Başkan, Sovyetler delirdiğinizi düşünecek.” Nixon, cevap olarak: “Ben de tam olarak buna inanmalarını istiyorum”, der. Nükleer stratejik bir ortamda, inandırıcı bir delilik, özellikle Netanyahu gibi birinin liderliğindeki hükümet için etkili bir silah olabilir. İsrail’in resmi bir nükleer doktrini yoktur ve nükleer bir güç olduğunu kabul etmediği için bir nükleer doktrine sahip olması da mümkün değildir. Ancak İsrail’in varlığının tehdit altında olması halinde, nükleer silahlar da dahil olmak üzere tüm silahlarını kullanmaktan çekinmeyeceği muhtemel. Bu da İsrail’in mevcut iktidar koalisyonunda İncil’i bir tür “tapu sicili” olarak gören kişilerin yer almasını anlamlı kılıyor. Bunların birçoğu için, ilk Yahudi-Roma savaşının kaybedilmesinden sonra MS 73’te Masada’daki toplu intihar efsanesi güçlü bir siyasi ilham kaynağıdır, ABD hükümetinin emrindeki istihbarat tarafından bilinmiyor olması da mümkün değildir.

Aslında, İsrail kahramanlığının eski bir modeli olan Samson efsanesi, IDF komutasındaki ve çevresindeki nükleer stratejistlerin en azından bazıları arasında popülerliğini koruyor. Samson, İncil’in bahsettiği zamanlarda, M.Ö. 13. ya da 12. yüzyılda İsrailoğulları ile Filistliler arasındaki savaş sırasında İsrail’in yöneticisi olan bir yargıçtı. Herakles gibi Samson da insanüstü bir fiziksel güce sahipti, bin kişilik olduğu söylenen Filistin ordusunun tamamını bir eşeğin çene kemiğiyle öldürmüştü. İhanete uğradıktan ve düşmanın eline düştükten sonra, Filistinlilerin tapınağında tutsak olarak tutuldu. Artık kaçma umudu kalmadığında, kalan gücünü binanın çatısını destekleyen iki güçlü sütunu yıkmak için kullandı. Onunla birlikte tüm Filistinliler öldü.

İsrail yanlısı radikal yorumcular, nükleer silahların bazen ülkeye bir “Samson seçeneği” verdiğini iddia ediyorlar, İsrail yıkılacak olursa düşmanlarının da onunla birlikte yıkılmasını sağlayabilir. Bu seçeneğin ne zaman kullanılabileceği, mevcut İsrail hükümetinin neyi İsrail’in varlığına yönelik bir tehdit olarak göreceğine bağlıdır ki bu bazıları için BM Güvenlik Konseyi tarafından iki devletli bir çözümün dayatılmasını da içerebilir. Mitler bir güç kaynağı olabilir; inandırıcı bir genişletilmiş intihar tehdidi çok fazla stratejik alan açabilir, belki de İsrail’in Gazze şeridini sonsuza dek yaşanmaz hale getirerek Hamas’ın istila ettiği nüfustan temizlemesine yetecek kadar. Bir toprak parçası için ya da Hamas gibi bir düşmana taviz vermek zorunda kalmamak için ölecek kadar çılgın olduğuna inanılırsa, İsrail gibi bir ülke nükleer seçeneğini fiilen kullanmadan çok önce, İran gibi ülkeleri ya da Hizbullah gibi düşman orduları, kitlesel imhayı askeri yollarla sona erdirme yönündeki popüler çağrılara kulak vermekten caydırmayı başarabilir.

ABD, uşağı üzerindeki kontrolünü mü kaybetti? Uşak efendiye, efendi de uşağa mı dönüştü? Şimdiye kadar birbirinden ayrılmayan iki silah arkadaşı arasındaki kamuoyu önündeki anlaşmazlıkların, ABD’yi Gazze’deki katliamın sorumluluğundan korumak için ustaca uydurulmuş bir tiyatrodan ibaret olması ihtimal dışı değil. Ancak iki ülkenin Gazze’deki özel askeri operasyonunun meşru amaçları konusunda kamuoyuna yaptıkları açıklamalar arasındaki farklılığın neredeyse her geçen gün derinleştiği göz önüne alındığında bu kesin olmaktan uzak. Ortadoğu’da bir Armageddon tehdidiyle şantaja maruz kalan ABD, İsrail’in ne pahasına olursa olsun “zafer” peşinde koşmasına izin vermek zorunda mı? İsrail’in nükleer savaş kapasitesi, İsrailli radikal sağa yenilmezlik hissinin yanı sıra Amerikalılar olsun ya da olmasın ve kesinlikle Filistinliler olmadan barış şartlarını dikte edebileceklerine dair güven mi veriyor? ABD’nin ölümlere son vermemesinin (bunu istememesinin ya da yapamamasının) -hem ahlaki açıdan- her ne kadar bu konuda kaybedecek fazla bir şeyi olmasa da -hem de stratejik açıdan- devasa bir siyasi maliyeti olacaktır: “vazgeçilmez ulus”, en yakın uluslararası müttefikinin küstahça itaatsizliği karşısında çaresiz bir şekilde dünyanın karşısına çıkacaktır. Tarihin sonunun gelmesinden sonra ortaya çıkacak yeni küresel düzendeki yeri açısından bu durum ABD için hiç de iyiye işaret değildir.


Orijinal Metin: Master and Servant
Çeviri: Cüneyt Bender

Son Eklenenler