Pazartesi, Mayıs 23, 2022

2022: Örgütlersek işçi hareketi yükselir

2021 yılındaki işçi eylemliliklerine bakıp 2022 yılına dair çıkarımlar yapmak amacıyla başına oturduğum bu yazıya lalettayin bir tespitle başlamama izin verin. İşçi eylemi doğal afet değildir, kendiliğinden oluşmaz, örgütlenmesi gerekir. Biz spontan sözcüğünü Türkçeye kendiliğinden diye çeviriyoruz, öyle olunca iktisadi daralma, yoksulluk, işsizlik ve benzeri sosyal ve iktisadi süreçlerin yağmurdan sonra oluşan mantar misali işçi eylemliliği türetirmiş gibi analizler yapıyoruz. Kuşkusuz işçi eylemliliklerini ya da köylü isyanlarını açlığın sebep olduğu mide spazmlarının doğal sonucu olarak gören yaklaşımın nedeni basitçe yabancı bir sözcüğün Türkçeye tercüme biçimi değildir. Bu tip kerameti kendinden menkul çıkarımların sosyal bilimlerde ne kadar yaygın olduğundan zaten Thompson onları rezil ettiğinden beri haberdarız. Türkiye’de bu özellikle yaygın bir sahte bilgeliktir.

İlk paragraf işçi eylemleri örgütlenmelidir derken kuşkusuz herkes her koşulda bunları örgütleyebilir iddiasında bulunmuyorum. İşçi ve emekçiler arasında istikrarlı, kitlesel, etkin ve kitle kuyrukçuluğu kolaycılığına kapılmayan bir faaliyet örgütlemek siyasi ideolojinizin doğrusal bir sonucu değildir, yani sosyalistsiniz diye başarılı bir sınıf çalışmanız olmaz. Ayrıca, örgütsel çabaların daha başarılı sonuçlar ortaya koymasına daha mütemayil sosyal ve iktisadi koşullar kuşkusuz vardır ama uygun hava koşulları beklemek devrimci bir faaliyet değildir, üstelik ancak ve ancak belli bir toplumsal faaliyeti sürekli ve istikrarlı bir biçimde yapanlar, daha önce yenilip bu yenilgilerden ders çıkaranlar uygun havayı yakalayabilir. Daha da önemlisi bizzat geçmişin kısmi yenilgi ve başarıları ve bunların ortaya koyduğu eylem repertuarı kitle seferberliğini tetiklemeye dönük faaliyetin özneleri nezdinde daha fazla yankı bulmasını da sağlar. Kısacası sadece uzun süreli, istikrarlı ve hatasından öğrenen faaliyetler başarılı emek örgütlenme ve mücadelelerinin ortaya çıkmasına katkı koyabilir.

Tüm bunların ışığında pandeminin damga vurduğu 2021 yılının işçi eylemlerini nasıl değerlendirebiliriz? Aslında aşağı yukarı son beş yıla damga vuran bir eğilimin pandeminin yarattığı tüm olumsuzluklara rağmen 2021 yılında da etkin olmaya devam ettiğini gördük. Bu eğilimi ifade edebilmek için Türkiye’nin sanayileşme ve sendikalaşma tarihine kısaca değinmeme izin verin. Türkiye özellikle ellili yılların ortasından itibaren ABD odaklı emperyalist merkezin çizdiği çerçevede bir sermaye birikim rejimine geçmiştir. Bu bağlamda özellikle kentsel merkezlerin çevresinde, yani büyük oranda Marmara bölgesinde, bir montaj sanayi oluşmuş ve var olan Anadolu’nun çeşitli yerlerine yayılmış kamu iktisadi teşekkülleri de kuruluş amaçlarından pek de farklı olmayan biçimlerde (patronları daha sonra TÜSİAD’ı kuracak olan) bu özel sektör fabrikalarını hem iktisadi hem başka açılardan sübvanse etmek üzere işlemiştir. Aynı dönemde oluşan sendikal hareket (ve çok partili siyasi hayat da) bu yönelim çerçevesinde büyük oranda koşullanmıştır. Bir yanda özel sektöre ait bu montaj sanayinde örgütlü sendikalar (kabaca daha sonra DİSK sendikacılığı olacak ve Soğuk Savaş koşullarında devlet kurumlarınca çerçevelenip soluğu kesilmeye çalışılacak), diğer yanda geniş kamu sektöründe ana akım siyasi partilerle klientalist ilişkiler içinde örgütlenmiş sendikalar (kabaca Türk-İş sendikacılığı) oluşmuştur. 

12 Eylül bu sendikal biçimlerden ilkini darbelerken Özal dönemi neoliberalizmi de ikincisine ağır bir ideolojik saldırı gerçekleştirmiştir. Bununla birlikte bu sendikacılık biçimlerini amiyane bir tabirle esas ofsayta düşüren, altlarını boşaltan, Türkiye’nin doksanlarla birlikte kendi sermaye birikim rejimini bütünüyle neoliberal küreselleşmenin yeni yönelimine uydurmasıdır. Bu yeni yönelim de tıpkı eskisi gibi Soğuk Savaş’tan muzaffer çıkan emperyalist merkezin yeni tercih ve düzenlemeleriyle birebir uyumludur. Küresel tedarik zincirlerinin taşeronları olarak Anadolu’nun dört bir yanında kurulan küçük ve orta boy işletmeler ve ihracat yönelimi doğrultusunda kendisini yeniden icat eden eski montaj sanayi devleri özelleştirilerek ortadan kaldırılan kamu sektörünün maddi ve gayrı maddi her birikim ve varlığını yağmalayarak iyice şişmiştir. Küçük ve orta boy işletmelerse bir yandan kuralsızca metalaşan, talan edilen ülke toprağını yağmalarken diğer yandan düşük işçi güvenliği ve sağlığı önlemlerinden faydalanmış ama çalıştırdığı işçiyle kimi ideolojik araçlarla kurduğu bağlar sayesinde de işyerinde hegemonik bir fabrika rejimi (Burawoy’un kavramını biraz özensiz kullandığımın farkındayım ama zaten bu yazının havası öyle) kurabilmiştir.

Ülke sendikacılığının iki biçimi de bu değişime ayak uyduramamıştır ve doksanların ortasından itibaren bir ağır ölüm ve çürüme sürecine girmiştir. Aman yanlış anlaşılmasın yazının girişinde altını çizdiğimiz gibi olan değişen koşulların sonucu değil bu değişeme bigâne kalmayı kendi statükosuna daha uygun gören (sendikal ve siyasal) aktörlerin bilinçli tercihidir. Bunun istisnaları vardır ama adı üstünde istisnalar genel eğilimi tersine çevirmeye muktedir olamadığı için istisna diye adlandırılır. Bu ağır ölüm süreci 2010 yılının ilk yarısında TEKEL direnişinin sönümlenmesiyle son barutunu da patlattı ve bitti. O günden beri artık haritalanmamış bir mücadele coğrafyası ve dönemi içindeydik. Bazılarımız el yordamıyla bu yeni dönemi anlamlandırmaya ve ona uygun mücadele biçim ve örgütlülüklerini bulmaya, yerinde oturarak değil sahada fiilen yaparak, çabalıyordu.

İşte üç paragraf önce bahsettiğim eğilim bu arayışın giderek kuvveden fiile çıkmasını imleyen, kamuoyu ilgisinin işçi hareketine tekrar yönelmesi, işçi direniş, eylem ve örgütlenme çabalarının Türkiye’nin dört bir yanına hatta küçük işletmelere kadar yayılması ve yeni döneme uygun çabaların mesela bağımsız yeni sendikaların ya da Tek Gıda’nın yapmaya çabaladığı gibi eski sendikaların kendini yeniden icat etmesi gibi örgütsel arayışların kuvvetlenmesi gibi olgulardır. Metal işçilerine bu bağlamda özel bir yer ayrılması gerekir. Metal Fırtına sırasında sendika seçme özgürlüğü talebini tam da 12 Eylül’den sonra kurulan köhne sendikal düzenin kalbini hedefleyen bir yerden yapmaları, Anadolu’nun en muhafazakar bilinen yerlerinde BMİS tercihi göstermeleri en önemli işarettir. Önümüzdeki dönem de beklenir ki BMİS liderliği bu noktada sonuna kadar götürebilsin. Bu altını çizdiğimiz eğilimin etkisi sadece işçi hareketinin gelişiminde gözlenmiyor. Gittikçe daha çok siyasal alanı da etkiliyor. Geçen yıl AKP muhaliflerini bölen konulardan biri de çeşitli işçi grev ve eylemlerine karşı tutum olduğu unutulmamalıdır. Demek ki işçi hareketi siyasal alana kendi çizgisini çekmektedir. Tabi bu kendi kendine olmamakta bu yönde bir politik arayış içinde olanların tavır ve tutumlarının sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.

2022’ye gelince; eğer örgütlenme inadında ısrar edersek, hareketin siyasal alana çektiği çizginin, toplumsal alanda koyduğu itirazın emekçi ve ezilenlerin basitçe AKP iktidarından kurtulmaya dayalı bir sermaye sınıfı at değiştirme programına mahkûm olmadığını ortaya koymak noktasında önemli bir merhale kat ettiği bir yıl olabilir 2022. Bunun için kitle seferberliğinin kendiliğinden olmadığını onu örgütlemek için sorumluluk almak gerektiğini unutmamalıyız. Kuşkusuz neyin nasıl olacağına dair çok önemli ve derin tartışmalar da önümüzdedir ama tarih sadece eyleyenlere soru sorar, bu tartışmalara girebilmek için bile eylemeliyiz, örgütlemeliyiz demek ki. Böyle yaparsak 2022 sonuna geldiğinde Türkiye’de sadece işçi hareketinin cesameti değil siyasal bölünmenin parametreleri de değişmiş olabilir. Ya da daha iyisi Tahir Çetin yoldaşımın dediği gibi değişmiş “olacak”!

Son Eklenenler