Pazartesi, Mayıs 23, 2022

Faiz, döviz, enflasyon, asgari ücret tartışmaları ve gerçekler

Para pula dönüp yoksulun emeği bir kez daha yere düşünce, bundan sorumlu olduğunu gayet iyi bilen iktidar tepkileri yumuşatmak amacıyla herkese “sabır” tavsiye etti. Hem kendisi ve hem de muhaliflerince bu gelişmelerin nedeni gibi gösterilen faiz indirme kararlarını, hiç olmazsa dindarları yanında tutabilmek amacıyla “inancın gereği” olarak savundu. TÜSİAD sanki yıllardır bu saltanat düzeni sayesinde servetine servet katmıyormuş gibi-borsacı deyimiyle- velinimeti iktidara destek vereceği yerde yurttaşların suskun öfkesini satın almayı tercih etti ve yönetenlere “genel kabul görmüş iktisat bilimi kurallarına hızla dönülmeli” çağrısı yaptı. Bugüne dek büyüklerden arta kalanlarla beslenen ve onların payı arttıkça zenginleşen MÜSİAD, iktidarı desteklediğini memnuniyetle dile getirdi. Sömürü ve zulmün çıplak biçimde görüldüğü siyasi gerçeklerle fikir ve eylem bakımından pek ilgilenmeyen önemli bir sol kesim, iktidarın ideolojik eleştirisiyle yetinerek ekonomideki gelişmelerin “bilimsel” açıklamasına girişti. Paranın akış hızı, yönü, miktarına dair analizlerle tartışmalara katılan “sosyalist” sıfatlı birçok yazar, siyasetçi ve akademisyen; faiz, döviz, enflasyon, asgari ücret hesaplamalarına odaklandı ve ezilenlere yol göstermekten çok finans danışmanlığı yapar gibi davrandı. “Fiyat denetleme komiteleri” önerenler, “bu dönemde yapılacak en iyi şeyin en yüksek asgari ücreti talep etmek” olduğunu söyleyenler, “TÜ” ve “MÜ” SİAD arasında “sermaye içi savaş” yaşandığını ifşa edenler, iktidarı “piyasa ekonomisiyle kavgalı” diye eleştirenler ve daha neler neler… Solun bu yanlış akıl yürütmelerinin arkasında iktidarı “cahil oldukları için yönetemiyorlar” önyargısıyla ele almanın, teoride “ekonomi bilimi” olduğunu sanmanın ve pratikte ise siyasi çalışmanın devrimcilikle bağını kesen ekonomizmin yattığını söyleyebiliriz.

 “Ekonomi bilimi” değil, ekonomi politik…

Ders kitaplarında ekonomi “sınırsız insan gereksinimleriyle kıt kaynaklar arası denge kurmakla ilgili bir bilim” olarak tanımlanır. Buna göre toplumun bireylerin aritmetik toplamından oluştuğu, herkesin akılcı davrandığı ve yaşamını sürdürmek için elindeki olanakları en çok faydayı sağlayacak biçimde kullandığı varsayılır. Ekonomik faaliyetlerin başlangıcı üretim, sonu ve amacı ise tüketimdir. Aralarındaki bağ, arz-talep ekseni etrafında gerçekleşen dağıtım ve bölüşüm yoluyla kurulur. Bir malın fiyatı artarsa ona olan talebin azalıp üretiminin düşeceği ve tersi geçerli kabul edilir. Eğer yurttaş böyle davranmıyorsa, bu kendisine “ekonomi biliminden” hareketle ve siyaset aracılığıyla, yönetenler tarafından öğretilir. Nitekim iktidar milletvekili Zülfü Demirbağ da “normal şartlarda ayda iki kilo et yiyorsak yarım kilo yeriz, domatesi iki kilo yerine iki tane alırız” derken tam da bunu yapıyordur. Faiz artarsa dövizin düşeceğini ve fiyat dengesini yönetebilmek için Merkez Bankası’nın bağımsız olması gerektiğini savunan muhalefetin fikri ve zikri de bu yöndedir. Ekonomik faaliyetleri toplumun geri kalanındaki gelişmelerden yalıtarak ele alan, bireylerin davranışlarını tercihleriyle açıklayan, olgular arası bağlantıları varsayımlarla kuran bu düşünceler bilim değil, egemen sınıfın ve kapitalizmin bekasından yana bir ideolojidir.

Marks bu ideolojiyi “ekonomi politik” olarak adlandırır ve materyalist tarih anlayışı temelinde eleştirir. Bu sırada doğru bir “ekonomi bilimi” yaratmaya çalışmaz, “ekonomi” adı altında ortaya konan görüşleri ve bu çerçevede konu edilen olguları materyalist temelde inceleyerek, tarih biliminin kapılarını açar. Bir çağın (ya da toplumun/kişinin) değerlendirmesi o çağın kendi hakkındaki düşüncelerine göre yapılmaz; bu düşünceler ve dile getirildikleri ya da konu edindikleri somut koşullar ayrı ayrı incelenerek, aralarındaki bağlar tarih biliminin yasalarına uygun biçimde sergilenir. Buna göre madde düşünceyi, doğa toplumu, üretici güçler üretim ilişkilerini ve toplumsal altyapı üstyapıyı belirler. Belirleme ilişkisi tek yönlüdür. Nedeni, belirlenen konumundaki ikincilerin karşı etkisinin ancak birincilerin zemininde ve çizdiği sınırlar içinde gerçekleşmesidir. Yine bu nedenle, ancak teorik düzeyde düşünmenin mümkün olduğu tarih ve toplumu incelerken kullanılan bu materyalist yöntemin günlük gerçeklere (konjonktüre) uygulanmasında, belirleyici olanın gerçek yaşamın yeniden üretimi olduğu unutulmamalıdır. Çünkü bir toplumun ancak uzun bir tarihsel dönemde saptanabilecek genel işleyiş düzeninin kısa bir anda görülmesi beklenemez. Uzun dönemde altyapı üstyapıyı belirlerken, kısa bir anda belirli düşünceleri benimseyerek maddi bir güç oluşturan kitlelerin hareketi birçok şeyi belirler. Bu yüzden teorinin somut bir durumda yol gösterici olabilmesi için düşüncelerden hareket etmek yerine, güncel gerçeklerin olağan işleyiş düzenleri içinde birbirleriyle ilişkilerini kesintisiz olarak ortaya koymak gerekir. Bu çerçevede ortaya konan düşünceler, ele alınan konuların bir parçası olan insanların ve incelemeyi yapanın iradesinden bağımsız olarak ifade edildikleri için bilimsel niteliktedirler. Bu nesnel temel, tıpkı doğa bilimlerinde olduğu gibi doğruluk-yanlışlıklarının sorgulanarak eksiklerinin giderilmesini ve daha doğru bilgiler üretilmesini mümkün kılar. Bu bilimin adı kısaca tarihsel materyalizmdir.

İncelenen olgular birbirleriyle ve tarihsel arka planlarıyla bütünlük içinde ele alınır. Aralarındaki bağlantılar kendi somut işleyişlerine uygun olarak kurulur. Bunu yapmaya yeterli bilginin olmadığı durumlarda yorum, önyargı, varsayımlarla boşlukların doldurulması yoluna gidilmez. Bilimsel çalışmanın vazgeçilmez araçlarından biri olan soyutlamalar, gelişimini tamamlayarak olgunlaşmış örneklerin incelenmesinden çıkartılır. (Marks’ın, kapitalizmin en gelişmiş örneği olan İngiltere’ye yoğunlaşmasının amacı budur.) Bu yöntem, incelemeyi yapanın hem keyfî ve rastgele davranmasını önler, hem de kullandığı kavramların daha az gelişmiş olgular üzerindeki açıklayıcılığını arttırır.

Marks, Felsefenin Sefaleti’nden başlayarak Kapital’e kadar uzanan bir dizi eserinde ekonomi politikle ilgili görüşlerini bu çerçevede ortaya koymuştur. Ama çoğu zaman bu görüşler burada bahsedildiği gibi ele alınmaz ve bir “kapitalizm eleştirisi” ya da “toplumların ekonomik yapısıyla ilgili bir teori” gibi düşünülür. Bu anlayış, ekonomi politik eleştirilerinin tarihsel materyalist niteliğinin gözden kaçırılmasına neden olur. Bu da bir yandan ekonomiyle ilgili kavramların içinin boşaltılarak soyut tanımlamalar haline getirilmesine ve diğer yandan tarihsel materyalizmin bilim olmaktan çıkartılarak felsefeye dönüştürülmesine yol açar. Birçok Marksist aydın bu yanlışları nedeniyle ekonomi alanındaki gelişmeleri gerçekliklerinden kopuk olarak ele almış ve kolayca egemen ideolojinin etkisine girmişlerdir.

Üretim doğanın mülk edinilmesidir

Tarihsel materyalizm, toplumları doğanın bir parçası ve devamı olarak ele alır. Bu basit ifade bizi baştan itibaren birey ve toplum konusunda gerçek dışı akıl yürütmelerden korur. Buna göre birey ve toplum özdeştirler. Biri olmadan diğerinden bahsedemeyeceğimiz gibi, önce birinin oluştuğunu ve diğerinin ondan doğduğunu da düşünemeyiz;  doğanın kendini yeniden üretim süreçlerinde eşzamanlı olarak var olmuşlardır. Çoğu zaman sanıldığı gibi maymundan insana, sürüden topluma geçilen bir evrim yaşanmamıştır, insan türünün doğuşu genetik bir sapmanın sonucudur. Evrenin sonsuz hareketi içinde sayısız etken karşılaşarak bir bütünlük oluşturacak biçimde tutunmuş, bu olgu değişen koşullarda kendini yeniden üreterek bugüne gelmiştir. Marks’ın toplum tarihinden yola çıkarak ifade ettiği düşünceler, bu çerçevede Darwin’in doğa tarihi alanındaki buluşlarıyla uyumludur. Marks, doğa-toplum ilişkisinin iş sürecinde kuruluşunu şöyle anlatır:

“Çalışma, her şeyden önce, insanla doğa arasındaki bir süreçtir; bu süreçte, insan, doğa ile kendisi arasındaki madde alışverişini kendi çabasıyla yürütür, düzenler ve denetler. Doğanın sağladığı maddelerin karşısında bir doğa gücü olarak yer alır. Doğanın sağladığı maddeyi kendi yaşamında kullanabilecek bir biçimiyle mülk edinmek üzere kendi canlı varlığının doğal güçlerini, kollarını ve bacaklarını, kafasını ve ellerini harekete geçirir. Kendi dışındaki doğa üzerinde etkide bulunur ve onu değiştirirken, aynı zamanda kendi öz doğasını da değiştirir.” (Kapital I, s. 181, Yordam Kitap)

Doğada sıcak nesnelerden soğuk nesnelere doğru sürekli ısı akışı söz konusudur. Bu büyük patlamayla başlayan ve evrenin kesintisiz genişlemesiyle devam eden, geri dönüşsüz bir süreçtir. Bu akışın bir parçası olan canlı varlıkların hayatta kalması, sürekli olarak kaybettikleri ısıyı yerine koymalarına bağlıdır. Bunun için bir yandan doğadan aldıkları maddeleri kendi bünyelerindeki biyokimyasal süreçlerde ısıya dönüştürürken, diğer yandan sıcaklıklarını korumak amacıyla uygun iklim ve coğrafyayı yurt edinme, bir arada yaşama, göç etme, barınak yapma gibi özellikler geliştirirler. Tek hücrelilerden, bitkilere, sürü hayvanlarına ve topluma kadar canlıların yaşaması, doğayla kurdukları bu metabolik ilişkiye dayanır. Değişen koşullara uyum sağlayabilenin soyunu sürdürme olasılığı artar. Tüm canlılar gibi insan türü de doğayla bu çerçevede bir madde alışverişi (metabolik ilişki) içindedir. Diğer canlı türlerinden farklı olarak, bunu toplumsal varoluşumuz çerçevesinde yaparız.

Bu noktada toplumu sürüden ayıran,  sürünün varlığının hormon salgıları/aynı soydan gelme gibi doğal özelliklere bağlı olmasına karşılık,  bizim toplumsallığımızın yine toplumsal varoluşun belirlediği ideolojik bilinç biçimlerine dayanmasıdır. Evrim sürecinde gelişkin bir beyne sahip olan insan türü, bir arada yaşayabilmesi için gerekli olan ortak amaç, sınır ve kurallara göre davranmayı ve bunu gelecek kuşaklara öğreterek aktarmayı diğer primatlardan daha kolay yaparak, hayatta kalma olasılığını arttırır. Bu anlamda her türlü insan topluluğunun değişen somut koşullar içinde kendini yeniden üreterek varlığını sürdürmesinde, bireyleri birleştirici işlev yerine getiren ideolojinin belirleyici bir önemi vardır. Dil, toplumlara bu kapıyı açan anahtardır. Doğayla ilişkimiz bu genel işleyiş düzeni çerçevesinde ve her zaman toplumsal bir ilişki biçimindedir. Birey beslenme, barınma, üreme gibi varlığını sürdürmek için diğer canlılarla benzeşen davranışlarını her zaman bir toplumsallık içinde yapar ve bu koşullarda bir araya gelen bu tekil davranışlar, toplumsal yaşamın yeniden üretiminin maddi temelini oluştururlar.

İnsan da diğer canlılar gibi doğadan aldıklarını kendine ait kılarak (mülk edinerek) dirimsel gereksinimlerini karşılar. Ancak bu rastgele ya da kendiliğinden yapılan bir davranış değildir. Örneğin toplumsal var oluşumuzun her somut durumunda belli yiyecekleri,  belli biçimde mülkiyetimize geçirerek, belli tarzda tüketerek, bir hiyerarşi ve işbölümü çerçevesinde beslenebiliriz. Bu gerçeği atlarsak TÜİK gibi davranıp beslenmeyi toplumsallığından koparır, çalışan insanı sanki tek başına işleyen bir dizel motoruymuş gibi ele alır ve asgari ücreti kişinin günlük kalori tüketimi üzerinden hesaplamaya kalkışırız. Bu, toplumu yalıtılmış bireylerin toplamı gibi görmenin bir örneğidir.

Bu konuda sık düşülen bir yanlış, üretimi üretken emeğin ürünler ortaya koyduğu “iş” ya da “çalışma” ile karıştırmaktır. Üretim yapabilmek için üretken emek ve üretim araçlarının bir araya gelmesi + bu faaliyetin toplumsal gereksinimleri düzenli olarak karşılaması için istikrar içinde ve disiplin altında yürütülmesi + üretim araçlarının sağlanması, kullanılması ve iş sürecinin denetlenmesinde yer alanların buna uygun bir eğitimden geçmiş olması gerekir. Üretim, tarih boyunca ve yaşanan anda bu belirleyicilikler etkisinde, doğadan sağlanan nesnelerin kolektif ya da özel mülkiyet altına alınarak, toplumsal yaşamın yeniden üretimini sağlayacak biçimde sürdürülmesidir. Doğa her zaman, doğanın bir parçası olan toplumsal yaşamın belirlediği koşullarda mülk edinilir. Bu çerçevede üretim nasıl ki yalnızca çalışanların faaliyetlerinin sonucu değilse, üretim araçları sahiplerinin tek yanlı iradesi altında da değildir. Üretim, bireylerin dirimsel gereksinimlerini karşılamak için doğayla ve birbirleriyle sürekli çatışmak ve aynı zamanda ortak çıkarları doğrultusunda bir araya gelmek zorunda kalarak sürdürdükleri bir toplumsal faaliyettir. Çalışan-çalışmayan, mülk sahibi-mülksüz, yöneten-yönetilen temelinde sayısız farklılıkların böldüğü bireyler ve insan grupları, rıza ve zor ikilemlerinin karşılıklı birbirini dengelediği toplumsal yapılar içinde doğayı mülk edinerek üretimi gerçekleştirirler. Bu anlamda üretim sürecinde yer alanların üründen daha çok pay elde etmek için verdiği hak ve eşitlik mücadelelerinin, yürürlükteki düzen çerçevesinde her zaman meşru bir yanı vardır. Buna “ekonomik mücadele” diyoruz.

Toplumların ekonomik yapısı üretim ilişkileri üzerinde yükselir

Marks, materyalist tarih anlayışını ortaya koyduğu Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkıya Önsöz’de bu konuda şunları söylüyor: “Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesiyle örtüşür. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısın, belirli toplumsal bilinç biçimleriyle örtüşen bir hukuki ve siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur.”

Burada, bir toplumun ekonomik yapısının üretim ilişkilerine dayandığı belirtilir. Ama bu ifadeden yola çıkarak, üretim ilişkileri bilgisi ile bir “ekonomi bilimi” oluşturulabileceği düşünülemez. Çünkü ekonomik faaliyetler, aynı üretim ilişkileri üzerinde yükselen diğer faaliyetlerle iç içedir. (Zaten Marks’ın “ekonomi politik” kavramını kullanma nedeni de budur.) Bu yüzden herhangi bir ekonomik olguyu açıklamak için üretimi açıklamak yetmez, kısa dönemli gelişmeleri üstyapının en önemli parçası olan politikayla birlikte, uzun dönemlileri tarih bilimi çerçevesinde ele almak gerekir. Kısaca açıklamaya çalışalım:

Üretim, tüketim, dağıtım, bölüşüm; ekonomik faaliyetlerin dört ana uğrağıdır. Ekonomiyi “bilim” olarak kabul edenlerin, yanlış biçimde üretimi ekonomik faaliyetlerin başlangıcı gibi ele aldıklarını belirtmiştik. Marks birçok yerde her üretimin aynı zamanda bir tüketim olduğunu belirterek bu anlayışı eleştirir ve zaten üretim araçlarının bölüşülerek dağıtıldığı koşullarda üretim yapıldığını vurgular. Dolayısıyla ekonomik bir faaliyet olarak üretimi; tüketim, dağıtım ve bölüşümden ayırmak mümkün değildir.

Öte yandan toplumsal yaşamın sürekliliği içinde bir üretim faaliyeti yalnızca bir ürün ortaya koymaktan ibaret değildir, aynı zamanda bu ürünü üretme koşullarının da üretilmesi; dolayısıyla bir yeniden üretimdir. Bu nedenle ekonomideki herhangi bir gelişmeyi ele alırken farklı ekonomik faaliyetlerle ilişkisini doğru biçimde kurmak, bu faaliyetlerin birlikte davranan bireylerin gücüyle ortaya konduğunu hesaba katmak ve bütün bu işlemlerin her toplumun tarihten devraldığı kendine özgü miras koşulları içinde yapıldığını bilmek gerekir. Her birliktelik, bunun dışında kalanlarla çıkarların çatışması demektir. Dolayısıyla ekonomik faaliyet her zaman bir siyaset pratiği çerçevesinde yapılır. Bütün bu nedenlerle ekonomiyle ilgili bir gelişmeyi düşünürken her adımda genişleyen toplumsal ilişkiler ağına doğru ilerlemek zorunda kalınır.  Bu da Marks ve Engels’in “biz tek bir bilim tanıyoruz, o da tarih bilimidir” deyişi doğrultusunda,   gelişmeleri tarih bilimi çerçevesinde ele almaya iter.    

“Üretici güçler, üretim ilişkileri, üretim biçimi, altyapı, üstyapı, toplumsal yapı” gibi kavramlar, Marks’ın kurucusu olduğu tarih bilimi çerçevesinde ifade edilmişlerdir. “Sermaye, artı değer, kâr oranlarının düşmesi, meta, tekelleşme” gibi birçok kavram, tarihsel materyalizm temelinde kapitalizmin incelenmesinden ve bu konudaki ekonomi politik görüşlerinin eleştirisinden çıkartılmışlardır. “Faiz, arz, talep, enflasyon, para, ücret, rekabet” vb. kavramlar ise Antik Dönemden beri ekonomiyle ilgili bütün teorilerde, günlük somut gelişmeleri açıklamakta kullanılırlar. Bu kavramların ifade ediliş amaçları arasındaki ayrımları dikkate almadan “ekonomi bilimi” adı altında rastgele bir araya getirilerek kullanılmaları, sorunludur. Bunun, gündelik gerçeklerle tarihsel olanı karıştırmaktan kaynaklandığını söyleyebiliriz. Ekonomiyle ilgili son tartışmalardan da anlaşılacağı üzere güncel gelişmeler kendi somut işleyişleri içinde, çok yönlü ve bilimsel kavramlar yardımıyla incelenmemiş ya da politikayla bağı kurulmamıştır. Bu sırada kapitalizmin teorik eleştirisine dair kavramlardan,  somut olguları yorumlayarak genellemeler yapmak için yararlanılmıştır.

Gerçekler

İktidarın günlük ekonomiyle ilgili açıklamaları, asgari ücret görüşmeleri, Merkez Bankası etrafında dönen tartışmalar vb. hep ekonomi ve siyaset ilişkileri çerçevesinde-o da sınırlı bir bakış açısıyla-ele alınırken, bunların ideolojik boyutu neredeyse hiç hesaba katılmıyor. Oysa en büyük DİA (devletin ideolojik aygıtı) bizzat yürütme gücünün kendisidir. Her kararı ve uygulamasının aynı zamanda ideolojik bir işlevi vardır.

Bu yalnızca söz söyleyerek değil, gösterilen tutum, davranış ve sembollerle de yapılıyor. Son tartışmalarda sorgulamaksızın “döviz, Merkez Bankası, asgari ücret komisyonu” vb şeylerden bahsedilmesi buna örnektir.  Muhaliflerin de karşı tezlerle katıldığı bu ideoloji üretme seansları yardımıyla bir yandan egemen sınıf (ya da bir kesimi) ortak çıkarları doğrultusunda birleştirilmeye çalışılırken, diğer yandan toplumun yönetenlere rıza vermesi amaçlanıyor. Türkiye’de ezilenler açısından pek bir anlam ifade etmese de egemenlerin çıkarlarına uygun bir seçimli siyaset düzeni hüküm sürdüğünden, iktidar partisi ve düzen muhalefeti kendi seçmen tabanlarının taleplerini, egemen sınıfın genel çıkarlarını savunmaya dönük politikaların içine gömerek dile getiriyorlar. Ve yürütme gücü bunu başına buyruk değil, devletin bir parçası olarak ve çizdiği sınırlar içinde yapıyor. Bu nedenle siyasi partilerin ekonomiye ilişkin söylemlerinin ideolojik düzeydeki anlamlarıyla bunların somut koşullardaki karşılıklarını ya da uygulamaları, birbirinden ayırt etmek gerekiyor. Bu yapılmadığında düşülecek karışıklıkların bir örneğini döviz-faiz tartışmaları sırasında gördük.

Döviz: Dövizin hızlı yükselişini iktidar “dış güçlere” bağlayarak kendini aklamaya çalışırken,  muhalefet bunun “beceriksizlik” sonucu yaşandığını söyleyerek bu aklama çabasına dolaylı yoldan yardımcı oldu. Ama sonra her iki taraf da uyanıp görüş değiştirdi. Maliye Bakanı Nureddin Nebati böyle bir iddianın kendilerini gülünç duruma düşürdüğünü ve ülkenin ekonomik gücünü küçük gösterdiğini fark etmiş olmalı ki,  dövizdeki artışın “güvensizlikten” kaynaklandığını kabul etti.[1] Sonuçta yıllık dış ticaret hacmi 350, bankalardaki döviz mevduatı 230 milyar dolar dolayındaki bir ülkeye kim böyle bir operasyon yapabilirdi ki? Ana muhalefet ise 20 Aralık 2021 gecesi bazı bankalardan yüksek döviz çıkışı olduğuna işaret ederek, olayın beceriksizliğin ötesinde, iktidar çevrelerinin spekülatif kazanç sağlama çabalarıyla ilişkili olabileceğini ileri sürdü. Nitekim dövizdeki iniş-çıkışlardan bu yolla kazanç sağlamak yeni bir durum değildi, Bülent Ecevit’in Başbakan olduğu 57. Hükümetin Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel de bu nedenle yargılanıp cezalandırılmıştı.[2]

Türkiye’de uzun süredir yüksek faiz politikası uygulanmasına rağmen banka mevduatlarındaki döviz oranı düzenli olarak arttı. 2011’de toplam mevduatın yaklaşık yüzde 30’u dövizden oluşurken 2015’te yüzde 45, 2019’da yüzde 55 ve nihayet 3 Aralık 2021’de yüzde 62,2 oranı ile rekor kırarak en yüksek düzeyine ulaştı. TL faizinin enflasyonun gerisinde kalması ve siyasi belirsizlikler, küçük mevduat sahiplerini dövize yöneltiyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan faizin düşürülmesi gerektiğini ilk olarak 2016’da dile getirdi. Bu direktife uymayan Merkez Bankası üst yönetimini 2018’den sonra değiştirmeye başladı. Hükümetler faiz, döviz, vergi, kredi ve ücretlerle oynayarak gelir dağılımında düzenlemeler yaparlar. Bunun bağımsız bir Merkez Bankası’yla ve piyasa kurallarına göre gerçekleşeceğini düşünmek safdillik olur. Merkez Bankası’nın bağımsızlığı, uluslararası finans kuruluşlarına bağlı olması demektir. Türkiye’de bunun sermaye açısından belki 20 yıl önce bir önemi olabilirdi ama sermaye giriş çıkışlarının engelsiz yapıldığı ve yatırım alanlarının çeşitlendiği bugünün koşullarında anlamı kalmamıştır. İktidar Merkez Bankasını dilediği gibi yönetirken nasıl olsa kendi tabanının iskeletini oluşturan sermaye kesimlerinin ağzına bir parmak bal çalmaktan ve bir miktar spekülatif kazanç sağlamaktan fazlasını yapamaz. Bu sırada TL’nin yarı yarıya değer kaybetmesinin büyük sermaye çevrelerine sağladığı kazanç ise, herhalde iktidarınkinden az değildir. Başta ücretli emek olmak üzere ülkedeki metalar döviz karşısında ucuzlamıştır ve bu dışarıdan sermaye girişini kolaylaştırıcıdır. Faiz’in düşürülmesi, genellikle büyük sermaye sahiplerine ait bankaların lehinedir. Bu arada ithalatın pahalı hale gelmesi ve bunun ithal girdiyle üretim yapanları zorlayacak oluşu ise, iç piyasayla sınırlı üretim yapanlar için geçerlidir. Dövizle aldığını dövizle satan açısından fark eden bir durum yoktur. Öte yandan yerli girdilerle üretim yapanların dış piyasaya satış şansı artmıştır. İktidarın da ileri sürdüğü gibi, eğer faizdeki düşüş kredi maliyetlerine yansırsa yatırımlar artabilir. Zaten dışarıdan düşük maliyetli döviz cinsi kredi bulma sıkıntısı çekmeyen büyük sermaye çevreleri ise, iç piyasaya ürün vermeleri zorlaşacağı için ister istemez dış satıma yöneleceklerdir. İzlenen faiz düşürme politikaları bütün sermaye kesimlerini finansal kâr beklemekten uzaklaştırarak yatırıma zorlayıcı ve ülkeye dışarıdan sermaye girişini özendiricidir. Nitekim Katar’dan sonra BAE’nin de bu yönde adım attığı görülüyor.

Enflasyon: Ancak bu politikaların yatırıma ve istihdama olumlu etkisi olacaksa bile, bu iktidarın abartılı olarak ileri sürdüğü gibi hemen değil, belki aylar sonra görülecektir. Buna karşılık TL’nin devalüe edilmesi yoksullar üzerindeki olumsuz etkilerini ışık hızıyla göstermiştir. İster petrol zammı gibi maliyeti arttırıcı nedenler, ister dövizde artış, isterse TL’nin devalüe edilmesi yüzünden olsun enflasyona yol açan bütün gelişmeler birincisi, mülk sahiplerinin lehinedir; ikincisi, yoksul halkın bir kez daha vergilendirilmesi anlamına geldiği için ezilenlerin aleyhinedir. Para değersizleşmeye başladığında zenginlik aracı olmaktan çıkar ve elinde parası olanlar servetlerini döviz, altın, gayrimenkule yatırırlar. Ama bundan önemlisi, dünyanın en adaletsiz vergi düzeninin hüküm sürdüğü Türkiye’de enflasyon artışı, ücretli emekçiler ve yoksul halkın vergilendirilmesi için kullanılır. Hükümetler düzenli olarak düşük bir enflasyon artışından yanadırlar. Zaman zaman geçici kazanç sağlamak amacıyla enflasyonu arttırıcı çarelere başvururlar. Türkiye’de bu eskiden TL’yi doğrudan devalüe ederek yapılıyordu, günümüzde dövizle oynanarak yapıldığını söyleyebiliriz. Örnek:

Hatırlanacağı üzere 2015 Mayısında ülkedeki hemen bütün metal iş kolunu kapsayan ve işçilerin kazanımıyla sonuçlanan büyük bir direniş oldu. Direnişin önemli yanı elde edilen kazanımlar değildi, 12 Eylül darbesiyle bu iş koluna yerleştirilen Türk Metal Sendikası’nın işçilerle karşı karşıya gelmesi yüzünden kopmalar yaşanmasıydı. Bu işkolu sanayinin kalbi ve ihracatın motor gücüdür. Burada çalışan işçilerin çıkarlarını kendi bağımsız güçleriyle korumaya çalışmaları, iktidarların korkulu rüyasıdır. Direnişleri yasaklamak, düşük zamlarla ve sarı sendikalarla gelişmeleri denetim altında tutmak bir yere kadar geçerlidir. Böyle durumlarda enflasyonist politikaların, herkesi memnun etmesini sağlayarak iktidarları kurtardığı söylenebilir. Nitekim aynı işkolunda 2018 baharında tekrar baş gösteren direniş sürecinde bunun yaşandığını söyleyebiliriz. İktidar uzlaşmazlığın uzamasına ve sarı sendikalardan yeni kopmalara engel olmak için MESS’i bir an önce TİS imzalamaya ikna etmiş, kimi sendikaların aklından bile geçmeyen oranlarda zam alınmıştır.[3] Böylece 24 Haziran seçimleri öncesi iktidar açısından olumsuzluk yaratabilecek gelişmelerin de önüne geçilmiştir. Ama TİS imzalanır imzalanmaz TL dolar karşısında değer kaybetmeye başlamış ve enflasyon yüzde 20’lere ulaşmıştır. Enflasyon artışı, ücret artışlarının patronlara getireceği maliyet artışını sıfırlamıştır. Kim bilir, belki bu bir rastlantıdır!

Dünyanın en adaletsiz vergi düzeni: Türkiye’de vergilerin yaklaşık yüzde 63’ü dolaylı, kalanı dolaysız vergidir. Dolaylı vergi, mal ve hizmet satın alınırken ödenir. Dolaysız vergi ise zenginlikten ve elde edilen gelirler üzerinden alınır. Ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 20’si, toplam zenginliklerin yaklaşık yarısına yakınının sahibidir. Buna karşılık biz yediğimiz ekmeğin parasını öderken bile vergi verdiğimiz halde, mülk sahipleri hemen hiç vergi ödemez. İstihdama ve ihracata katkıda bulundukları gerekçesiyle sürekli olarak vergi iadeleri, indirimler, kredi kolaylıkları, arsa tahsislerinden yararlanırlar. Birçok harcamalarını şirket gideri gibi gösterip vergi indirimi sağlarlar. Yatırıma dönüştüremedikleri servetlerini vergi kaçırmak için ülkede tutmaz, yurtdışı gizli hesaplara aktarırlar. Nasıl olsa ortalama 2 yılda bir af çıktığı için[4] gerektiğinde kayıt dışı kazançlarını sorgusuz sualsiz ülkeye taşıyabilirler. Bu arada yıllar boyu biriken vergi borçlarına da af geldiğinden, enflasyon nedeniyle çerez parasına dönen bu borçları öderler. İşte bu sırada enerji, ulaşım, iletişim, beslenme vb. temel mal ve hizmet tüketimleri üzerinden yoksul halk vergi ödemeye devam eder. Ne kadar liberalleşirse liberalleşsin, bu vergi düzeni altında Türkiye kapitalizmi devletle iç içedir. Bu yüzden enflasyon, gerektikçe kullanılan bir resmî politikadır. 

Devlet yalnızca siyaset ve ideoloji üreten bir kurum değildir, aynı zamanda ülkelerin en büyük ekonomik varlığa sahip işletmesidir. Bu gerçek, devletin mali dengelerini siyasi iktidarın iradesi dışında, kapitalist üretim ilişkilerine uygun hale getirmek zorunda bırakır. Devlet bu zorunluluğu, uzun dönemli resmî politikalar belirleyerek ve yürütme gücünün bunlar çerçevesinde serbestçe hareket etmesini sağlayarak yerine getirir. Dolayısıyla yürütme gücünün politikaları devletin asli sahiplerinin iktidarını sarsıcı, egemen sınıfın zararına, düzeni altüst edici olamaz; oluyorsa zaten yönetenler yönetemiyordur ve toplumda kaos var demektir. Bugün Türkiye’de kaos olmadığı gibi, egemenlerin gücünü dengeleyici muhalif bir güç de yok. Burada yaşanan sorunların benzerleri, başka ülkelerde de görülüyor. Bunun en önemli nedeninin, kapitalist üretim ilişkilerinin küresel ölçekte işlemesine rağmen üretim araçlarının özel mülkiyet altında olmasından kaynaklandığını söyleyebiliriz. Bu çerçevede ekonomik ve siyasi rekabetler yaşanıyor. Ekonomi düzeyindeki rekabetler küresel sermaye akışını denetleyen uluslararası kurumlar aracılığıyla bir ölçüde denetim altına alınabiliyor. Ama din, dil, ırk, sınır tanımayan sermaye uzay boşluğunda değil; tarihten miras kalan koşullarda yaşayan farklı toplumsal gerçekler içinden akıyor. Dolayısıyla sermayenin küresel ölçekte yeniden üretimi, bu toplumların bir düzen içinde yaşamasını mümkün kılan devletlerin yerel olarak sağladığı güvenceyle mümkün oluyor. Bu da ekonomik düzeyde yaşananlardan bağımsız olarak, küresel ölçekte çeşitli siyasi rekabet ve birlikteliklerin zeminini oluşturuyor. Türkiye’de en büyük ekonomik işletme olarak devletin mali dengeleri bu genel çerçevede oluşuyor.  Bugün devletin mali dengesini sağlamak için karşılamak zorunda olduğu en büyük harcaması, güvenlikle ilgili olanlardır. “Yüzde yüz yerli ve milli” silah üretmeye yönelişin arkasında yatan gerçek budur. Devlet bir yandan ambargolardan kurtularak kendi gereksinimini kendisi karşılamak için, diğer yandan benzer durumdaki ülkelere pazarlamak amacıyla, resmî politika olarak silah üretimine ağırlık veriyor. Ve bu sayede harcamalarını dengeleme yoluna gidiyor. Yürütme de bu genel çerçevede hareket ederek dış ticaret açığının sürdüğü, üretimin ve ihracatın ithalata dayandığı, durmadan borç ödenen bir konjonktürde; devletin üzerindeki ücret yükünü hafifletip vergi gelirlerini arttırarak denge sağlamak amacıyla enflasyonist politikalar izliyor. Böylece ücretleri düşürmediği ve vergileri arttırmadığı halde, daha az ücret ödüyor. Çünkü ücretler yılda iki kez ve TÜİK’in gerçek dışı enflasyon hesaplamalarına göre artarken, herhangi bir maliyet artışı ödediğimiz faturalara anında yansıyor. Her gün artan fiyatlardan ödeme yapıyoruz ama bunları karşılamanın yanından bile geçmeyen ücret zammı alıyoruz ve şişen faturalar sayesinde daha büyük oranda vergiler ödüyoruz.

Asgari ücret tartışmalarının gizlediği gerçekler: Asgari ücret artışına yoğunlaşmak bazı gerçeklerin üstünü örttü. Ayrıntılara girmeden ve sayıları yuvarlatarak veriyorum. TÜİK verilerine göre ücretli çalışan sayısı yaklaşık 13 milyon kişi. Bu bilgi kayıtlı kişilere ait olduğundan, aralarında ücret geliri elde eden banka, şirket yöneticileri de yer alıyor. Dolayısıyla gerçek kayıtlı çalışan daha düşüktür.   Kayıtlı çalışanların yarısı asgari ücret alıyor. Gelişmiş kapitalist ülkelerde asgari ücretlilerin genel çalışanlar arasındaki oranı daha az. Bu da Türkiye’de ücretlerin düşük olduğunun bir göstergesi. Yalnızca bu duruma bakarak, hemen “Türkiye Çin oldu” deniyor. Çin’de ücretlerin düşük olma nedeni, temel gereksinimlerin çok ucuz karşılanabilmesidir. Türkiye’de ücretlerin düşük olması ise proletaryanın örgütsüz ve mücadeleden uzak oluşudur. Bu gerçeğin üstünden atlayarak asgari ücret tartışmasına girmek, solun kendini sorgulamaktan kaçınması ve yoksulları düzen muhalefetinin peşine takmaya çalışmasından öte anlam taşımaz. Amacımız yüksek asgari ücret elde etmekten çok, yüksek bir mücadele ve bunun için örgütlenmek olmalıdır.

Türkiye’de kayıt dışı çalışan sayısı 7 milyon 500 bin kişi olarak tahmin ediliyor. Herhalde bu insanlar yıllık ikramiye ve tatil hakkına sahip olarak değil; asgari ücretin de altında çalışıyorlar. Yine 10 milyon dolayında işsiz var ve birçoğu boğaz tokluğuna her işi yapmaya hazır durumda. Bu ülkede 5 milyon dolayında ve birçoğu yalnızca işgücünü değil, bedenini, organını, bir yakınını satmaya razı olabilecek halde yaşayan göçmen var. Asgari ücretin bir kişiye yetmeyeceği hesaplanırken, milyonlarca emekliye bunun da altında ücret ödeniyor. Çünkü geçinemeyip, güvencesiz ve düşük ücretle buldukları bir işte çalışsınlar isteniyor. Bütün bunlar bir araya geldiğinde, asgari ücret miktarı birçok yoksul açısından adeta bir nimet gibi görünüyor. İktidar “asgari ücrete şu kadar zam yaptık” diye boşuna övünmüyor, bunu bile bulamayan milyonlarca insanın yaşadığı ülkede bu tür çarpıtmaların bir karşılığı var. Açlık ve sefaletin artması mücadele gücünü arttırmıyor, tam tersine “sendikaya girersem işten atılırım” kaygısıyla çalışanların örgütlenmekten kaçınmasına yol açıyor. İşçilerin çıkarlarını gözetebilmek için sendikaların işsiz, göçmen, kayıt dışı, emekli herkesi örgütlemesi gerekiyor ama henüz binasındaki çalışanın örgütlenmesine bile karşı olan sendikaların bulunduğu bir ülkede bunu beklemek fazla iyimserlik.

Sonuç

Günlük ekonomik gelişmeleri tartışmak, siyasi gerçekleri açıklamanın ayrılmaz bir parçasıdır ama tarihsel materyalist bir temelde yürütmek koşuluyla. Ekonomi politik bilgisi, materyalist düşüncenin temelidir. Gündelik yaşamı sürdürmek için verilen ekonomik mücadeleler devredilemez ve ertelenemez niteliktedir. Ancak sınıf mücadelesinin bileşeni olabilmeleri için, ideolojik ve siyasi mücadeleyle birlikte yürütülmeleri gerekir. Bunun yolunu, yalnızca devrim amacıyla yola çıkanlar açabilir.


[1] https://www.birgun.net/haber/nebati-dis-gucler-iddiasini-reddetti-disaridan-saldiri-yok-sorun-guvensizlik-369188

[2] https://www.milliyet.com.tr/gundem/ercele-11-ay-ceza-255034

[3] https://www.evrensel.net/haber/344433/sendikalarla-mess-anlasti-zam-oranlari-belli-oldu

[4] https://www.ekonomist.com.tr/abdulkadir-kahraman/dovizi-getir-inceleme-yok.html

Son Eklenenler