Cuma, Temmuz 30, 2021

Seçici siyasal hafıza pratikleri ve Gezi

31 Mayıs 2013 sabahından itibaren 15 Haziran’a kadar Taksim Gezi Parkı ve etrafında gelişen ama oradan kısa sürede neredeyse tüm Türkiye’ye yayılan ve 15 Haziran’dan sonra da farklı biçimlerde ama giderek sönümlenerek devam eden kitle seferberliğini açık havada çakan şimşek gibi algılamaya dönük bir eğilim var. Sanki bu kitle seferberliği birdenbire oluşmuş gibi konuşuluyor. Oysa özellikle 2011 yılından itibaren toplumun kimi kesimleri etkin bir kitle seferberliği içindeydi. Çatışmacı siyaset pratikleri siyasal kimliği belirgin olmayan kesimlerde bile görülüyordu. Birazdan değineceğimiz işçi hareketi, üniversite gençliğinin mücadelesi ya da kadın hareketi gibi hükümet karşıtlığının olağan olduğu mücadele alanlarının yanı sıra başka alanlar da hareketliydi.

Gezi’de de isyan kıvılcımını çakan başlık olan çevre mücadeleleri alanında özellikle köylülerin suya erişimini engelleyen projelere karşı geniş ve görünür bir itiraz ortaya çıkmıştı. Muhalefetin yaygın olduğu Hopa ya da Munzur gibi yerellerin dışında, hükümetin kendini kuvvetli hissettiği Erzurum’un Tortum ilçesi Bağbaşı Beldesi gibi yerellerde dahi HES karşıtı protestolar 2011’den itibaren daha çatışmacı bir pratiği sahiplenmeye başlamıştır. Artvin ile Kastamonu arası tüm Karadeniz’de yüzlerce HES projesine karşı mücadele edilmiştir. Eylemler daha sonra Ege ve Munzur başta olmak üzere diğer bölgelere hatta Erzurum’a kadar yayılmıştır. 31 Mayıs 2013’ten tam iki yıl önce Hopa’da, 5 Eylül 2011’de Gerze’de bu başlık çerçevesinde güvenlik güçleriyle şiddetli çatışmalar yaşanmıştı. Bu eylemliliklerin HES’çi şirketlerin inşaat araçlarına zarar verme, yetkililerini zorla kovma, toplantı basma, güvenlik güçleriyle fiili çatışma gibi pratikleri içermesi olağan hale gelmiştir. Abartmadan söylenebilir ki o sırada dünyadaki bu alandaki en kuvvetli eylemliliklerle boy ölçüşebilecek bir toplumsal hareket Türkiye’de boy vermiştir.

3 Temmuz 2011 tarihinden itibaren Fenerbahçe Spor Kulübü taraftarları benzer bir çatışmacı sürecin aktörü haline geldi. Çağlayan Adliyesi bu bağlamda kimi çatışmalara tanık oldu, 13 Mayıs 2012 gecesi Fenerbahçe Stadyumu etrafında polisle taraftarlar gece yarısını geçen saatlere kadar çatıştı. 2012-2013 futbol sezonunda Beşiktaş taraftarı iç saha maçlarında stadyuma giderken Başbakanlık Ofisi olarak kullanılan Dolmabahçe Sarayı önündeki güvenlik kuvvetleriyle kimi zaman fiili çatışmalara dönüşen gerginlikler yaşadı. Ergenekon yargılamaları bağlamında da çatışmacı pratik hafızası kuvvetli olmayan toplum kesimleri güvenlik kuvvetleriyle karşı karşıya gelmiş, hatta 2012 yılındaki 19 Mayıs ve 29 Ekim kutlamaları “eylemciler” ve güvenlik kuvvetleri arasında güç gösterisine dönüşmüştür.

Çatışmacı pratik hafızası daha zinde olan toplum kesimlerinin de bu bağlamda geri durmadığının altını çizmek gerekir. 1 Mayıs kutlamaları 2010, 2011 ve 2012 yılında Taksim Meydanı’nda çok kitlesel olarak gerçekleştirilmişti. Bunların öncesinde 2007’den itibaren Taksim’e çıkmaya yönelik yaygın çatışmalar gerçekleşmişti. 2013’te Taksim’in yeniden yasaklanması üzerine kitleler gene yaygın olarak meşru bir mücadele ve çatışma çizgisi geliştirmişti. Bunun hemen öncesinde kentsel dönüşüme karşı mücadele Beyoğlu İstiklal Caddesi başta olmak üzere benzer bir siyasi hat izlemekteydi. Özellikle Emek Sineması etrafında yapılan eylemler önemli bir çatışmacı doğayı haizdi. Bütün bu eylemlerde toplumsal muhalefetin olağan aktörleri bugüne kıyasla çok daha kitlesel olarak sokaklardaydı.

Kısacası Gezi öncesi ülkede yaygın çevre mücadeleleri, öğrenci eylemleri ve İstanbul’da özel olarak kurumsal nitelikte, dirençli, militan eylemler vardı. Bunlar isyanın çekirdeğidir ve solun bilinç düzeyi ve örgütlülük sorunları bu çekirdeği doğru değerlendirmesini engellemiştir. Bu yaygın kitle seferberliğinin motivasyonunu özellikle iktidarın siyaset ve uygulamalarının harekete geçen bu kesimler gözünde yarattığı haksızlık algısı sağlıyordu. Kuşkusuz çadır yakma fiili fitili ateşleyen zorbalık oldu. Sokağa çıkan toplum kesimleri çatışmacı siyaset pratiklerine başvurmaktan çekinmiyordu, zaten bu haksızlık algısının üzerine gelen ve hükümetin kullanmaktan çekinmediği polis şiddetinin toplumsal hareket aktörlerinde direnme duygusunu kamçıladığı da açıktı. Fakat tüm bu toplumsal hareket aktörlerinin kendi talepleri ve onları harekete geçiren adaletsizlik algısına dair söylemleri arasında bir ortaklık noktası bulunmamaktaydı. Böyle bir ortaklığı sağlayabilecek bir siyasal özne de ortada yoktu. Var olan sosyalist örgütlülüklerin kofluğu ancak Gezi’nin kitleselliği karşısında teste girince ortaya çıktı. Kuşkusuz birey olarak kimi sosyalistler Gezi’de çok fedakârca çabalamıştır, burada vurgulanmak istenen örgütlülüklerin özellikle son iki yılda yoğunlaşan tüm bu işaretlere rağmen yetersizliği, siyasal bilinçsizliği ve politik hazırlıksızlığıdır.

O günlerde ulusalcı siyasal örgütlenmeyi ve MHP’yi de içeren düzen muhalefeti Gezi isyanı boyunca çıkan toplumsal enerjiyi yaklaşmakta olan yerel seçimler doğrultusunda kullanmak istedi. Bu bağlamda sonbahardan itibaren görünür hale gelen iktidar bloğundaki “the Cemaat” ve Erdoğan arasındaki çatlağı da kullanmaya çalıştılar. 17/25 tapeleri meclisteki muhalefet grup toplantılarının içeriğine damga vururken gerileyen kitle seferberliğinden arta kalan yorgun kitleler bu süreçte bu yolsuzluk ifşalarının iyice seyircisi haline gelmişler ve kendi öznelikleri örselenmiştir. 30 Mart 2014 tarihinde yapılan yerel seçimlerden AKP’nin başarıyla çıkması, İstanbul başta büyükşehir belediyelerini tutması ve ülke genelinde yüzde kırk üçe yakın oy alması, bu yüzden halk isyanının sönümlenmesinin tescili olmuştur.

Bu büyük kitle seferberliği sosyalist solun içinde yaşadığı yalan dünya üzerinde bir gerçeklik efektini gerçekleştirebildiği ölçüde kimi yeni arayışları tetikledi, bazı statükoları bozdu. Bu durumun kimi olumlu sonuçları olsa da isyandan geriye esas kalan bu tarihsel olaya dair seçici siyasal hafıza pratikleri yoluyla oluşturulan kimi anlatılar ve içi boş kahramanlık öyküleridir. Bunlardan da bu hafıza üzerinde tepinmenin hiçbir karşılığı olmadığı anlaşıldığı noktada usulca vazgeçilmiştir. Bu hafıza bugün sadece iktidar tarafından içine birilerinin sürekli doldurup boşaltıldığı ama rehin siyasetinin de sürdürüldüğü, tersi söylense de sahipsiz görünen bir siyasi dava için, toplumsal bellekte halk isyanının ihtişamı soysuzlaştırılmak istenerek kullanılıyor. Bu yolla toplumsal muhalefetin üstünde bir sopa da tutuluyor. Ama daha da önemlisi isyanın hafızasından ders çıkaran devlet tekrar böyle bir isyanla karşılaşmamak için iktidarını teknolojik ve kurumsal bakımdan tahkim etti, yasal düzenlemeler yaptı, kent içi baskıyı arttırdı. Hatta AKP liderliği içinde muhalefetle konuşma eğilimi olan Gül, Arınç ve benzerleri tasfiye olurken yurtdışından döndüğü andan itibaren halk hareketinin başının ezilmesi siyasetini güden Erdoğan iyice öne çıktı, tek adam haline geldi. Bu halk hareketiyle karşı karşıya gelen egemen sınıfın nasıl tepki verdiğinin pratik bir örneğidir. Gezi’ye dair hiçbir şeyden ders almadıysak bundan ders almalıyız.

31 Mayıs 2013’te hazırlıksızdık, 15 Haziran’dan sonraki süreci de coşkulu ve samimi bir özeleştiri içeren bir siyasal derleniş hamlesi için kullanamadık. Üstelik kimilerimiz Gezi’nin hafızasını bir süre “dükkânının” vitrinini ışıltılı kılmak için kullandı sonra da kenara bıraktı. Bugün olası herhangi bir başka kitlesel halk seferberliğinin karşısında sosyalist solların daha farklı bir tavır geliştirebileceğine dair bir işaret yok. Siyasal hafıza ondan bir şeyler öğreniliyorsa, ders çıkarılıyorsa anlamlı, bugünkü örgütlülüğünüze, siyasal bilincinize ve eylem stratejinize bir katkı yapıyorsa anlamlı. Yoksa (seçici) siyasal hafıza anma günlerinde hamaset üretmekten başka bir işe yaramıyor. Gezi şehitlerinin anısı önünde saygıyla eğiliyoruz ama ne yazık ki doğrulup katillerine esaslı bir darbe indirecek sıklette değiliz. Bunun rahatsızlığını, öfkesini iliklerinde hissetmeyenle yollarımız ayrıdır.

Son Eklenenler