Çarşamba, Temmuz 6, 2022

Ne kadar daha hızlı, daha yükseğe, daha güçlü?

Beş senedir heyecanla beklenen 15 günlük Olimpiyat Oyunları maratonunun sonuna geldik. Maliyetinden işleyişine kadar pek çok eleştiri konusuyla birlikte dünya çapında sporcuları bir araya getiren ve pek çok farklı spor dalını izleyenlerle buluşturan benzeri başka bir organizasyon olmayan Olimpiyat Oyunları her düzenlendiğinde tüm dünyada spor severlerin ilgi odağı haline geliyor. Bu seferki bekleyiş pandemi nedeniyle bir sene daha uzadı ve organizasyon boş tribünler önünde düzenlendi ama televizyon başında takip edenler için yine pek çok güzel anı biriktirdi. Buz dağının görünen yüzünde spor adına unutulmaz hatıralar birikirken derinlerde bir yerlerde çeşitli problemler ve gelişmeler de varlığını sürdürüyor.

Tokyo’da düzenlenen oyunlarda 206 ülkeden 11 bini aşkın sporcu 33 branştaki 50 disiplinde performanslarını sergiledi. Sporcu katılımı açısından bugüne kadar düzenlenen en kalabalık oyunları izledik. Bu senenin güzel taraflarından biri katılımcıların yüzde 48.3 ü kadın sporculardan oluşuyor olmasıydı. Bu tam 125 yıllık uzun ve zorlu bir mücadelenin sonucunda erişilebilmiş bir oran. Önümüzdeki yıllarda %50 kadın kotasının getirilmesi ise halen tartışılan bir konu. Yeni Zellanda’lı Laurel Hubbard halter dalında kazandığı katılım hakkıyla Olimpiyat Oyunları’na katılan trans kadın olarak tarihi bir ilke imza attı. Bir diğer önemli nokta her ne kadar turuncu siyah bayrakları kabul edilmiş olsa da ilk Kez Rio 2016’da yarışan mültecilerden kurulu Mülteci Olimpiyat Takımı Tokyo Olimpiyat oyunlarında da 29 sporcuyla katılım gösterdi. Sığındıkları ülkelerde zor şartlarda antrenmanlarına devam etme imkanı bulabilmiş Mülteci Takımı sporcuları herhangi bir ülkeyi ya da ulusu değil mültecileri temsilen oyunlara katılıyor. Hem dünyanın hem ülkemizin yaşadığı bu yakıcı soruna da spor alanlarında parmak basılıyor. Anlayacağınız sınırsız mümkünmüş! Sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya için mücadele etmeye devam etmek gerekiyor.

Olimpiyat Oyunları’nı gün geçtikçe metalaştıran ve temel olimpik ruhla kökten çelişen kapitalist anlayış Uluslararası Olimpiyat Komitesi önderliğinde oyunun her öğesini satışa çıkartmanın yollarını aramaya devam ediyor. Organizasyondan elde edilen geliri büyük oranını komite alırken maliyetleri karşılamak müsabakaların düzenlendiği ülke ve şehirlere kalıyor. Organizasyonun düzenleyen şehirler açısından maliyeti ve geride bıraktığı kalıcı sorunlar bu sene de Tokyo’luların ve spor kamuoyunun gündemini meşgul etti. Spor bir tüketim ürünü olarak görüldükçe maliyetler de artıyor. 21. Yüzyılın tüm Olimpiyat Oyunları düzenlendiği şehirlerde kalıcı sorunlar bıraktı. Daha önce Atina 2004 oyunlarının batan Yunanistan ekonomisinde açtığı gedik, 2008’de Pekin’in dudak uçuklatan maliyeti ve 2012 Londra şehir bütçesini sarsan organizasyon ve 2016 Rio’da hazırlık sürecindeki hak ihlalleri ve protestolar uzun süre gündemde kalmıştı. Hele ki bu sene pandemi nedeniyle seyirci kabul edilmemesiyle beklenen turizm gelirinden de olan Tokyo’da da 20 milyar doları aşan olimpik bütçe sıkça protesto edildi. Oyunlar öyle bir hal aldı ki bir spor etkinliğinden çok bir gösteriş ve tüketim öğesi haline geldiği için bütçeleri de düzenleyen şehirlerde kalıcı kayıplara sebep oluyor. Bu konudaki bir diğer tartışma müsabaka programının saatlerinin TV yayınlarına göre belirlenmesi konusunda çıktı. Amerikan NBC kanalının 2032 yılına kadarki Olimpiyatların yayın hakları için ödediği 12 milyar dolarlık ücret nedeniyle yarışma programının belirlenmesinde de belirleyici konuma gelmesi zaten konunun özeti gibi. Örneğin büyük önem taşıyan yüzme branşında final müsabakalarının Amerika’da prime time denilen saat diliminde yayınlanabilmesi için müsabakalarda program seçme yarışları akşam, final yarışmaları sabah yüzülecek şekilde belirlendi. Bu özellikle saat dilimlerini değiştirmek durumunda kalan Avustralya’lı ve Asya’lı yüzücülerden büyük tepki çekti.

Bu sene en fazla tartışılan konulardan biri de 2020 olimpiyatlarının bir süper yıldız barındırmadığı meselesiydi. Bir pazarlama stratejisi olarak uzun yıllardır Usain Bolt ve Michael Phelps sırtına yüklenen süper yıldızların gösterisi imajıyla sürdürülen organizasyon için aranan insan üstü yıldız bu sene bir türlü bulamadı. Oysa felsefi ve tarihsel olarak Olimpiyatlardaki en önemli unsur kazanmak değil katılmaktır. Oyunların kurucusu Pierre de Coubertin de belirttiği gibi: Yarışmadaki en önemli unsur zafer değil mücadeledir. Önemli olan birinci olmak değil, sonuna kadar mücadele etmektir. Dolayısıyla Olimpiyat oyunlarını bu süper yıldızlar üzerinden yorumlamak sadece oyunları pazarlanacak bir meta olarak görenler için problem teşkil etmeli. Bu rekabet ve başarı odaklı anlayış elbette madalya vurgusunu da beraberinde getiriyor. Madalya kazanılamayan her sonuç başarısızlıkmış gibi saçma bir düşünceyle hem sporcular üzerinde yersiz bir baskı oluşturuluyor hem de izleyen milyonlara bu mesaj veriliyor. Bu yöntemle oyunlar milliyetçilik pompalayan bir aparat ve ideoloji yarıştırma mekanizması haline geliyor. Rusya gibi bazı ülkelerin devlet destekli doping programları uygulaması da lobileri daha güçlü kimi ülkelerin dopingli sporcularını gizleyebilmeleri de bundan kaynaklanıyor. Burada bilmeyenler için belirtmek gerekir ki Rusya uyguladıkları tespit edilen devlet destekli doping organizasyonu sebebiyle ülke olarak Oyunlara katılamama cezası almış, Rus sporculardan masumiyetlerini ispatlayabilenler bu sene Rusya Olimpiyat Komitesi adıyla kurulan takım adı altında katılmak zorunda kalmıştı. Geniş açıdan baktığımızda burada esas sorgulanması gereken katılma değil kazanma odaklı anlayıştır. Günümüzde antrenman tekniklerinin geldiği nokta sporculardan yükselen beklentiyi karşılayabilmeleri için kimi zaman uzun vadede sağlıkları için zararlı şeyler yapmalarına bile yol açabiliyor. Bu konu dopingin de ötesinde bir tartışma. Sağlıklı ve insani bir zihinsel yapı ile burada sporcu sağlığı, başarısı  ve geleceği arasındaki dengeyi kurmak için tüm spor kamuoyunun olimpiyat oyunlarının temel mottosu üzerinde tekrar tekrar kendini sorgulaması ve kapitalist bakış açısıyla hesaplaşması gerekli: Ne kadar Daha Hızlı, Daha Yükseğe, Daha Güçlü ?

Son olarak Türkiye açısından Olimpiyat oyunlarını değerlendirmek gerekirse madalya anlamında 13 madalya ile tarihinin en başarılı oyunlarını geçirdi. Özellikle boks, okçuluk ve jimnastik gibi geleneksel olarak başarılı bir geleneği olmayan dallarda Buse Naz, Mete, Ferhat ile kazanılan madalyalar bu sporların Türkiye’de gelişebilmesi için çok önemli birer potansiyel. Diğer yandan tekvando, güreş ve karatede alınan başarılar da önemli. Yüzme dalında ise final ve yarı final hedeflerine ulaşılamasa da 11 sporcu ile olimpiyatlara katılınmış olması çok değerli bir başarı. Artık önemli olan bu başarıları getiren sistemleri kurumsallaştırarak daha da yaygın hale getirebilmek. Diğer yandan Türkiye için oyunlar boyunca dikkatimi çeken başka sosyolojik bir durum söz konusu. Özellikle Gezi İsyanına katılan vatandaşlara ettiği hakaretlerle katıksız bir yandaş olarak gündeme gelen Rıza Kayaalp’in güreş dalında aldığı madalyanın belirli kesimler haricinde sevinç yaratmaması gösteriyor ki Türkiye halkları bu riyakar milliyetçilik numaralarından bıkmış usanmış durumda. Bu nedenle yarı final müsabakasında Rıza’nın Kübalı rakibini destekleyen pek çok kişi vardı. Mete Gazoz gibi sempatik sporcuların mücadeleleri ilgiyle takip edilirken yine etkileyici bir performans sergileyen kadın voleybol takımı büyük bir heyecan ve neşe yaratırken, voleybolculara kıyafetleri üzerinden cinsiyetçi saldırılarda bulunan kimi trol ve yandaşların büyük tepki çekmesi de bu konunun bir başka göstergesi. Bu kesimlerin toplumla bağları kesinlikle kopmuş, ortak sevinç ve üzüntüler ortadan kalkmış durumda. Bu riyakarlıklara toplumsal tahammül ise hiç kalmamış.

Yazıyı bitirirken; Amerikan Olimpik Komitesinin antrenmanlarına devam eden sporcular için söylenen ünlü mottosu şudur: Her dört yılda bir değil. Her gün! Biz sporsever seyirciler için ise: 2024 Paris oyunlarında görüşmek üzere!

Son Eklenenler