Perşembe, Şubat 22, 2024

Burjuva uluslararası hukukun gölgesinde İsrail’in soykırım davası

Güney Afrika, İsrail’in Gazze’de soykırım yaptığı ve Soykırım Sözleşmesi’ni ihlal ettiği gerekçesiyle 29 Aralık 2023 tarihinde Uluslararası Adalet Divanı’nda (UAD) dava açarak derhal İsrail hakkında ihtiyati tedbir kararı alınmasını talep etti.[1] Bu kapsamda bilindiği üzere 11-12 Ocak 2024’te davanın ilk duruşmaları gerçekleşti. Bu gelişmeler dünya kamuoyunda gündemi sarsmış ve emperyalizmin onyıllardır desteği ve koruması altında katliamlar ve işgaller gerçekleştiren İsrail’in eylemlerinin artık, soykırım sınıflandırması altında tartışılmasına imkan vermişti. Şüphesiz, bu dava emperyalizme karşı yüzyıllardır mücadele eden emekçi halkların tarihinde önemli bir âna işaret ediyor. Bu nedenle, söz konusu davanın uluslararası alandaki olası etkilerinin ve verilecek kararların yaptırım gücünün ne olacağının tartışılması oldukça önem arz ediyor.

Burjuva uluslararası hukuk

İsrail hakkındaki soykırım davası bağlamında birtakım tespitler yapabilmek için öncelikle davanın görüldüğü UAD’nin parçası olduğu uluslararası hukuk hakkında değerlendirme yapmak gerekiyor. Uluslararası hukuk, tıpkı ulusal hukukta olduğu üzere sınıf çatışmalarından ve burjuvazinin tahakkümünden azade değil. Tıpkı devlet içinde olduğu üzere uluslararası alanda da burjuvazinin belirleyici olduğu bir düzen söz konusu. Uluslararası hukukun burjuva niteliğini tartışmak için uluslararası sistemin işleyişine bakmak gerekiyor.

Kapitalist devletlerin oluşturduğu uluslararası düzende “uluslararası otoriteler” ve “uluslararası denetim ve kontrol mekanizmaları” haliyle emekçi halkların aleyhine burjuvazinin lehine olacak şekilde işliyor. Bu bakımdan, örneğin, ulusal düzeyde devletler içerisinde sermayenin aparatları olan hükümetler, düzen partileri, sarı sendikalar ve sivil toplum örgütleri gibi kurumsal mekanizmalar uluslararası düzeyde de birtakım kurumlarla ve organizasyon işlevleri aracılığıyla tezahür ediyor. Örneğin, uluslararası örgütler olarak bilinen Birleşmiş Milletler, Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi örgütler kapitalist dünya sisteminin işleyişinde önemli roller üstlenen kurumsal mekanizmalardır.

Kapitalist devletlerin ve bu devletlerin parçası olduğu uluslararası örgütlerin meydana getirdiği uluslararası düzen de ulusal düzende olduğu gibi hukuka ve birtakım denetleme ve düzenleme mekanizmalarına ihtiyaç duymaktadır. Devlet içerisinde burjuvazi ve proletarya arasındaki sınıf çatışmasına benzer şekilde uluslararası alanda da devletler arası ilişkiler eşitsiz şekilde sömürü koşullarına göre işlemektedir. Bu bakımdan bir sınıflandırma yapıldığında ABD, Batı Avrupa, Japonya, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda merkez kapitalist ülkeler grubunu oluşturmaktadır. Brezilya, Hindistan ve Türkiye gibi “orta güçteki” ülkeler yarı-çevre[2] olarak nitelendirilebilir. Suriye, Nikaragua ve Nepal gibi ülkeler ise dünyanın en yoksul ülkeler grubu içerisinde yer alarak çevreyi oluşturmaktadır. Bu ülke grupları içerisinde tam olarak sınıflandırmaya tabi tutulması mümkün olmayan Rusya ve Çin ise yarı çevre ve çevreye göre daha “bağımsız” politikalar izleme kabiliyetine sahiptir (bu ülkelerin nükleer oligopolün parçaları olması ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi daimî üyesi olması gibi özellikleri bu açıdan oldukça önemli).

Bu ortamda artı değerin toplandığı yer merkez olurken, çevre/yarı çevre ise merkezin ham madde ihtiyacını karşılayan ve artı değeri yitiren yer olmaktadır. Ayrıca yüksek katma değerli ürünlerin üretimi de merkezde gerçekleşmektedir.[3] Bu konuda merkezin Samir Amin’in sözünü ettiği beş önemli tekel alanını[4] (bilim-teknoloji, kitle imha silahları, doğal kaynaklar, medya/iletişim ve finans) kontrol etmesi önemli rol oynamaktadır. Ayrıca merkezin etken konumda olduğu uluslararası örgütler de mevcut sömürü mekanizmalarının sürdürülmesini sağlamaktadır. Örneğin, IMF ve Dünya Bankası’nın kredi ve borçlar aracılığıyla dayattığı şartlar ve Dünya Ticaret Örgütü’nün merkez lehine dizayn ettiği gümrük ve ticaret düzenlemeleri bu bakımdan somut göstergelerdir.

Bu eşitsiz ilişkiler temelinde işleyen uluslararası düzeydeki sömürü düzeni birtakım hukuki araçlar, kurumsal mekanizmalar ve “normatif” düzenlemelerle görünmez kılınır. Bu kapsamda hukuki araçlar değerlendirildiğinde, Birleşmiş Milletler’in ana organlarından olan Uluslararası Adalet Divanı (UAD), Uluslararası Ceza Mahkemesi, uluslararası düzeyde ticari anlaşmazlıklarda yetkili olan Dünya Ticaret Örgütü, Avrupa Konseyi’ne bağlı olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve uluslararası hukuk kapsamında ele alınabilecek diğer birçok kurum ve komite söz konusudur. Bu kurumların uluslar arasında var olan eşitsiz ve sömürü temelinde işleyen ilişkileri ortadan kaldırabilecek herhangi bir eylemi ve uygulamayı gerçekleştirmesi mümkün değildir. Soğuk Savaş döneminde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin, Doğu Bloku’nda yer alan sosyalist devletlerin ve Mao döneminde Çin Halk Cumhuriyeti’nin olduğu bir uluslararası düzende dahi söz konusu ilişkileri radikal biçimde değiştirecek adımlar atılması ve kapitalist dünya sisteminin dönüştürülmesi mümkün olmamıştır. Elbette bu devletlerin varlığı kapitalist dünya sistemini sınırlandırıcı ve emperyalizmin gücünü zayıflatıcı bir rol oynamıştır. Ancak temel paradigma aynı kalmıştır. Dolayısıyla uluslararası ilişkileri ve uluslararası düzeni ele alırken uluslararası düzende var olan sömürü ilişkilerini ve bu ilişkilerin bir aracı konumunda olan uluslararası hukukun durumunu göz önüne almak gerekir.

Burada Karl Marx’ın kapitalistlerle işçiler arasındaki iş günü konusunda meydana gelen çatışmaya ilişkin şu sözlerini hatırlatmak yerinde olacaktır: “Kapitalist, çalışma gününü mümkün olduğunca uzun tutmaya çalıştığında alıcı olarak hakkını korur …. Öte yandan … işçi, iş gününü belirli bir normal uzunluğa indirmek istediğinde satıcı olarak hakkını korur. Dolayısıyla burada, her ikisi de eşit derecede değişim yasasının mührünü taşıyan, hakka karşı hak gibi bir antinomi söz konusudur. Eşit haklar arasında güç karar verir.”[5] Bu durum burjuvazinin tahakkümü altında olan uluslararası hukuk açısından da geçerlidir. Uluslararası hukukta güç sahibi olan burjuvazi olduğu için ağırlıklı olarak kararların merkez kapitalist devletler yararına olması sürpriz olmayacaktır. Ya da kararların, örneğin, ABD’nin Nikaragua davasında[6] olduğu üzere emperyalistlerin çıkarlarıyla çelişmesi halinde görmezden gelinecektir. Aynı şekilde Irak’ın işgali için de BM Güvenlik Konseyi kararına ihtiyaç duyulmayacaktır…

Güney Afrika’nın İsrail hakkında açtığı soykırım davasını tartışırken de burada kısaca özetlenen kapitalist dünya sistemine ve burjuva uluslararası hukuk düzenine ilişkin tespitleri akılda tutmak son derece önemlidir. Böylece liberallerin “uluslararası kurumlara” ve “uluslararası hukuka” atfettiği birtakım ütopik ve idealist beklentilerle dolu hezeyanlara maruz kalma tehlikesini bertaraf etmiş oluruz.

İsrail’in soykırım suçunun hukuki değerlendirmesi

Öncelikle davanın açıldığı UAD’yi incelemek gerekiyor. UAD; Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Genel Sekreterlik, Vesayet Konseyi ve Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi ile birlikte Birleşmiş Milletler’in altı ana organından birisidir. Dolayısıyla BM sistemi açısından merkezi konumda yer alır. UAD, devletler arasındaki anlaşmazlıklar hakkında hüküm veren ve BM dahilindeki organların ve kuruluşların ihtiyaç duyması halinde danışma görüşü açıklayan bir uluslararası yüksek mahkeme olarak tanımlanabilir.[7] Bu noktada UAD’nin kararları hakkındaki bağlayıcılık durumu sorgulanabilir. Aslında tıpkı Genel Kurul’da alınan kararlara benzer şekilde UAD kararları da daha çok normatif ve etik bir anlam ifade etmektedir. Yani, bu kararların uluslararası alanda prestij ve meşruiyet açısından sonuçları olur. Kararlara uyulmadığında yaptırım olacağını söylemek pek mümkün değildir. Ancak BM Güvenlik Konseyi UAD’nin kararlarına uyulması konusunda tavsiye ve hatta yaptırım kararı alırsa kararların somut olarak sonuçlara etkileri olacağı söylenebilir. Ayrıca burada UAD’deki davalarda kişilerin değil sadece devletlerin yargılandığını da belirtmekte fayda var. Bu bağlamda yargılama yetkisine sahip olan mahkeme, Uluslararası Ceza Mahkemesi’dir.

Bu açıklamaların ardından özel olarak Güney Afrika’nın İsrail hakkında açtığı soykırım davasının teknik detaylarını irdelemek gerekiyor. Burada hatırlatmak gerekir ki Güney Afrika dava dosyasında soykırımın durdurulmasını sağlamak üzere İsrail’in Gazze’deki askeri operasyonlarını durdurmasını içeren acil olarak alınması gereken tedbirlere ilişkin taleplerini UAD’ye iletmişti. Burada UAD Statüsü’nün 41. maddesine göre UAD eğer gerekli görürse geçici tedbirleri uygulayabileceğini hatırlatmak gerekiyor. Dolayısıyla UAD söz konusu tedbirleri alarak soykırımın engellenmesi için inisiyatif alma imkanına sahiptir. Bu kapsamda Güney Afrika’nın başvurusunun ardından 11-12 Ocak tarihlerinde duruşmalar gerçekleştirilmiştir. Divanın, öncelikli olarak yapacağı değerlendirmeye göre geçici tedbirlerin alınması konusundaki karar açıklanacaktır. Geçici tedbirlerin alınması konusundaki karar açısından İsrail’in soykırım gerçekleştirdiğine dair UAD’nin bir hükümde bulunma zorunluluğu yoktur. UAD, Güney Afrika’nın argümanlarını ve sunduğu kanıtları ve İsrail’in buna karşı verdiği savunma temelinde geçici tedbirlerin bazılarının ya da tamamının uygulanması konusunda karar verecektir.[8]

Güney Afrika’nın soykırım konusunda yaptığı başvurunun kapsamı hakkında da birtakım farklı değerlendirmeler yapılabilir. Örneğin, neden insanlığa karşı suçların ve savaş suçlarının dava başvuru dilekçesinde olmadığı sorulabilir. Bunun nedeni, Güney Afrika’nın İsrail’in ayrıca rıza göstermesine gerek kalmadan doğrudan UAD’ye başvuru yapma imkanıyla ilgilidir. Yani, Güney Afrika’nın Gazze’deki soykırımı durdurabilmek için uluslararası hukuk açısından tek seçeneği, Soykırım Sözleşmesi üzerinden bir başvuru yapmaktır. Eğer bunun dışındaki konular dile getirilirse yetki tartışmaları öne sürülerek davanın açılması engellenecekti.[9]

Soykırım davasını ele alırken dava dosyasında hangi ihlallerin yer aldığını özel olarak incelemekte fayda var. Bu bakımdan 7 maddede söz konusu ihlaller şu şekilde ifade edilmiştir: 1-Gazze’de yaşayan Filistin halkının kitlesel olarak katledilmesidir. 2-Gazze’deki Filistinlilere yönelik olarak ciddi düzeyde bedensel ve zihinsel açıdan zarar verildiği ve Filistinlilerin bir grup olarak yok edilmelerinin amaçlandığına delil oluşturacak düzeyde yaşam koşullarının kötüleştirildiği ifade edilmektedir. 3-Filistinlilerin yerleşim bölgeleri büyük ölçekte yıkılmış ve Filistinliler toplu olarak yerinden edilmiştir. 4-Filistinlilerin yeterli düzeyde gıda ve su kaynaklarına ulaşmaları ihtiyaç duydukları tıbbi bakıma erişimleri engellenmiştir. 5-Filistin halkının barınma, kıyafet ve hijyen ihtiyaçlarını karşılamaları da engellenmiştir. 6-Gazze’deki Filistin halkının sosyal hayatını bilinçli olarak ortadan kaldırmaya yönelik yıkıcı eylemler söz konusudur. 7-Gazze’deki Filistinlilerin doğumlarını engelleyici uygulamalarla nüfus konusunda zorlayıcı eylemler gerçekleştirilmiştir.[10]

Güney Afrika’nın bu 7 maddede sarih şekilde ortaya koyduğu üzere İsrail’in soykırım suçu işlediği gözler önüne serilmektedir. Bu bağlamda dünyanın en önde gelen Uluslararası İlişkiler profesörlerinden birisi olan John J. Mearsheimer, sunulan dava dosyasının adeta kusursuz bir içeriğe sahip olduğuna değinir. Zira Mearsheimer’in belirttiği üzere dava dosyasında hem İsrail’in Gazze’de soykırıma konu olan eylemleri ayrıntılı olarak aktarılmış hem de argümanlar belgeli ve eksiksiz olarak sunulmuştur. Mearsheimer, dava dosyasını üç ana bölümde değerlendirmektedir. Birincisi, 7 Ekim 2023’ten beri İsrail’in Filistinlilere karşı uyguladığı şiddet eylemleri ayrıntılı olarak ele alınmış, daha fazla ölümün ve yıkımın da gerçekleşebileceğine dair tespitlere yer verilmektedir. İkincisi, İsrail yönetiminin Filistinlilere karşı soykırım niyetine sahip olduklarını kanıtlayan verilerin sunulmuş olmasıdır. Ayrıca İsrail yönetiminin Filistinlilere karşı eylemlerinin ve yaklaşımlarının Nazilerin Yahudilere yönelik eylemleri ve yaklaşımlarıyla benzer bir durumda olması da oldukça trajiktir. Dolayısıyla İsrail’in Gazze’deki eylemlerinin ve İsrail yönetiminin açıklamaları açıkça Gazze’deki Filistin halkının fiziksel olarak yok edilmesinin amaçlandığını göstermektedir. Üçüncüsü, dava dosyasında Gazze savaşı sadece 7 Ekim ve sonrası ile sınırlandırılmamış; bunun yerine, Filistinlilerin on yıllardır maruz kaldığı süreci içerecek şekilde geniş bir tarihsel süreç bağlamında ele alınmaktadır. Buna ek olarak dosyada İsrail’in Filistinlere karşı uyguladığı eylemleri içeren birçok BM raporuna atıf yapılmaktadır.[11]

Bu noktada dava dosyasında sunulan kanıt ve belge destekli argümanların UAD’de nasıl karşılık bulacağı sorusu akla gelir. Dava sürecine dair değerlendirme yapan önemli isimlerden biri olan Yale Üniversitesi Hukuk Fakültesi uluslararası hukuk profesörü Lea Brilmayer bu bağlamda UAD’nin durumuna ilişkin şunu söyler: “UAD, kararlarını kamuoyu baskısı yoluyla uygulayan bir kurum, çünkü çok prestijli ve yetkili olduğu için bir ülkenin UAD’nin emirlerine karşı gelmesi çok kötü görünüyor.” Ancak Brilmayer şu hususu da ekler: “UAD, emre uymayı reddeden bir devletle karşı karşıya geldiğinde temelde sıkışıp kalır.”[12] Brilmayer’in bu argümanıyla anlatmak istediği şey, kararların kesin olarak bağlayıcı ve yaptırım gücü kapasitesine sahip olmamasıdır. Yani, BM Güvenlik Konseyi eğer kararların uygulanması için gerekli tavsiye ve yaptırımları ortaya koymazsa UAD kararları çok belirleyici sonuçlara neden olmayacaktır. Elbette, her şeye rağmen UAD kararları birçok devlet tarafından normatif açıdan etkili olmaktadır. Dolayısıyla, prestij ve meşruiyet açısından kararların etkileri söz konusu olacaktır.  

Aslında bu konuda benzer bir sürece yakın dönemde tanık olduk. Ukrayna’nın Rusya’nın 24 Şubat 2022 itibariyle başlayan Ukrayna topraklarındaki askeri operasyonlarının durdurulması için 2022’de açtığı dava UAD’de görülmüştü. UAD, dava süreci devam ederken Rusya’nın söz konusu askeri operasyonlarını askıya almasını ve bu operasyonların ilerletilmesini sağlayacak bir eylemde bulunmaması gerektiğini belirten bir geçici tedbir kararına hükmetmişti. Bilindiği üzere bu karar Rusya’nın söz konusu askeri operasyonlarını durduramadı.[13]

İsrail’in soykırım davasının sistemik yansımaları

Onyıllardır emperyalizmin desteği ve koruması altında işgaller, katliamlar ve hatta soykırım yapacak düzeyde eylemler gerçekleştiren İsrail’in soykırım suçlamasıyla karşı karşıya kalarak dava edilmesi şüphe yok ki oldukça ses getiren bir gelişme oldu. Hatta soykırım davasının apartheid rejimi altında onyıllar boyunca ırkçılığa, yerinden edilmeye, yok sayılmaya maruz kalmış bir halkın ülkesi olan Güney Afrika tarafından sunulmuş olması meseleyi çok daha önemli kılıyor. Burada İsrail’in Güney Afrika’daki apartheid rejimi iktidardayken Güney Afrika ile oldukça yakın ilişkileri olduğunu ve apartheid rejim sona erdikten sonra göreve gelen Mandela hükümetini İsrail’in ABD’den dahi sonra tanıdığını da hatırlatmak gerekir.[14] Zira bu durum İsrail’in tıpkı kendisi gibi olan apartheid rejimine sahip çıktığını açıkça göstermektedir. Ancak bu dava ve İsrail’in açıkça soykırım işlediğine dair ortaya koyulan belgelerin sistemik gelişmelerden bağımsız olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Bu bakımdan karar süreci nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın davanın şimdiden önemli etkileri olacağı söylenebilir. Peki, bu davanın sistemik bağlamda önemi nedir, nasıl etkileri olabilir?

Emperyalizmin ve kapitalizmin en önemli figürü olan ABD hegemonyasının uzun süredir bir gerileme hatta bir çöküş dönemi içerisinde olduğuna dair somut göstergeler söz konusudur. Bu bağlamda, finansallaşmanın ve savaş ekonomisinin (askeri-endüstriyel kompleks merkezinde) sistemin ana unsurları haline geldiği açıkça görülmektedir. Dolayısıyla ABD hegemonyasının kapitalist dünya sistemi yeniden yapılandırma konusunda ciddi sorunlarla karşılaştığını iddia etmek mümkündür. Örneğin, 2008 Küresel Ekonomik Krizi sonrasında büyüme oranlarındaki düşüş, borç krizleri ve gittikçe büyüyen dış ticaret açıkları bu bakımdan öne çıkan somut göstergelerdir. Öte yandan, Çin’in Deng Xiaoping revizyonizmiyle başlayan piyasa sosyalizmi/devlet kapitalizmi ile birlikte ABD hegemonyasına karşı günümüzde artık, ciddi bir alternatif olarak belirmesi ve SSCB dağıldıktan sonra ortaya çıkan Rusya’nın son dönemde sahada elde ettiği askeri kazanımlarla (Gürcistan, Suriye, Kırım ve şu anda Donetsk ve Luhansk’ın da içinde olduğu Doğu Ukrayna toprakları) öne çıkması sistemik bir krize işaret etmektedir. Sosyalist bir alternatifin ve güçlü bir karşı hegemonik mücadele hattının olmadığı bir düzende, kapitalist devletler arasında düzenin geleceğine ilişkin yönetimde söz sahibi olmak adına önemli bir rekabet ve çatışma yaşanmaktadır. Dolayısıyla, taraflar arasında çeşitli araçlar ve metotlar üzerinden gerçekleşen çok boyutlu bir çatışma yaşanmaktadır. Bu kapsamda yapılan tartışmalarda öne çıkan unsurlardan birisi de Güney Afrika’nın da 2011 itibarıyla parçası olduğu BRICS’tir (Brazil-Russia-India-China-South Africa/Brezilya-Rusya-Hindistan-Güney Afrika).

BRICS, Çin ve Rusya’nın ön planda olduğu bir kapitalist alternatif düzen inşa modeli olarak nitelendirilebilir. Bu sözde alternatifin büyüsüne kapılan bazı “solcular” tarafından Küresel Güney’in düzene başkaldırdığı anlatısı anti-emperyalizm odaklı[15] ütopyalar temelinde sıklıkla dile getirilirken BRICS’e de önemli payeler atfedilmektedir. Şu ana kadar tipik bir kapitalist reformasyonun ötesine geçemeyen BRICS’in (ya da Suudi Arabistan, İran, Etiyopya, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri Ocak 2024 itibariyle BRICS’e katılımı sonrasındaki adlandırmasıyla BRICS+’nın) emekçi halklara sunabileceği daha iyi bir düzenin söz konusu olmadığı aşikardır.

Bu açıdan BRICS’in bir parçası olan Güney Afrika’nın İsrail hakkında soykırım davası açması her ne kadar gündemi sarsmış olsa da mevcut Güney Afrika yönetiminin sınıfsal karakteri ve devletin bir burjuva diktatörlüğü olduğunu göz ardı etmemek gerekir. Dolayısıyla İsrail hakkındaki soykırım davasına dair değerlendirme yaparken düzenin politik ekonomisinin tahlilini yerinde yapmak son derece önemlidir. İsrail’in soykırımı da tıpkı Nazilerin soykırımı gibi kapitalist dünya sisteminin karakterinden bağımsız düşünülemez. Emperyalizmin ve kolonyalizmin kapitalizmin başlangıcından bu yana katliamlara, soykırımlara ve yerinden etmelere dayalı olarak gerçekleştirdiği sermaye birikimi ve büyüyen dünya piyasaları tarihsel bir süreklilik arz etmektedir.

İsrail’in bugüne kadar gerçekleştirdiği katliamlar, işgaller ve soykırım emperyalizmin Ortadoğu’da bayraktarlığını yapması sayesinde üzeri örtülmüştür. Hatta UAD’de İsrail’in savunma heyetinin başkanlığını Birleşik Krallık’tan Malcolm Shaw gibi bir burjuva uluslararası hukukçusunun yaptığını dikkate alırsak, emperyalizmin İsrail’in soykırım suçunun üzerinin örtülmesi konusunda son derece gayretli ve etken pozisyonunu korumakta ısrarcı olduğunu göreceğiz. Tüm bu suçların hesabının da bir burjuva uluslararası hukuk kurumu olan UAD’de mahkum edilmesiyle sonuç alınacağı gibi bir illüzyona kapılmamak gerekir. ABD, Birleşik Krallık ve Fransa gibi emperyalizmin önde gelen temsilcilerinin BM Güvenlik Konseyi daimi üyeleri olarak veto gücü sayesinde UAD kararlarının yaptırım gücü elde etmesini engelleme şansları vardır. UAD’nin vereceği “normatif” ve “etik” değer üretebilecek muhtemel kararlarının Filistin halkı açısından bir kurtuluş imkanı yaratması bu açıdan mümkün değildir. Ancak her ne olursa olsun İsrail’in soykırım suçunun gündem edilmesi ve dünya kamuoyunda tartışılması önemli bir âna işaret etmiştir. Bu önemi artıran asıl faktör de Avrupa’da ve ABD’de emperyalizmin ve merkez kapitalist devletlerde yaşayan halkların yoğun katılımlı kitlesel protestolarla ve eylemlerle sermaye aparatı olan hükümetlerini soykırımın durdurulması için zorlama girişimleri ve Filistin halkıyla dayanışmasıdır. Bu açıdan emekçi halkların güçlü bir mücadele hattı ve dayanışmayı gerçekleştirebilmesi UAD’nin vereceği kararlara göre çok daha etkili sonuçları ortaya çıkaracaktır. Sonuç olarak, İsrail’in soykırım suçu emekçi halklar nezdinde mahkum edilmiştir. Yaptırım ve cezalandırma mekanizmaları da BM veya UAD değil yine emekçi halkların elindedir. Ortaya koyulacak mücadele ve dayanışma söz konusu yaptırımların ve cezalandırmanın gerçekleşmesini belirleyecektir. Nasıl ki Güney Afrika’daki apartheid rejim son bulduysa halkların özgürlük mücadelesi sayesinde İsrail’deki apartheid rejim de son bulacaktır.


[1] INTERNATIONAL COURT OF JUSTICE Press Release, “The Republic of South Africa institutes proceedings against the State of Israel and requests the Court to indicate provisional measures”, https://www.icj-cij.org/sites/default/files/case-related/192/192-20231229-pre-01-00-en.pdf?__cf_chl_tk=6Hvhg3qsVmEs5PWmjIjeXMtBleqS3B5BXYH3yHaE1ks-1705827086-0-gaNycGzND-U

[2] Bkz: Immanuel Wallerstein, The Capitalist World-Economy, Cambridge University Press, New York, 1991, s. 21.

[3] Immanuel Wallerstein, The Modern World System I, Capitalist Agriculture and the Origins of the European World-Economy in the Sixteenth Century, University of California Press, Berkeley, Los Angeles, 2011.

[4] Samir Amin, Capitalism in the Age of Globalization: The Management of Contemporary Society, Zed Books, New York, 2014, s. 4-5.

[5] Karl Marx, Capital Volume 1, Penguin, London, 1976, s. 344. Ayrıca bu bağlamda uluslararası hukuku Marksist perspektiften değerlendiren şu esere bkz: China Miéville, Between Equal Rights: A Marxist Theory of International Law. Brill, Leıden-Boston, 2005.

[6] ABD, Nikaragua’ya karşı askeri müdahalelerle rejim değişikliği yapmaya çalışmış ve Sandinistalara karşı kontraları desteklemiştir. UAD tarafından bu bağlamda yapılan yargılama sonucunda ABD’nin uluslararası hukukun ihlal ettiğine ve yasa dışı kuvvet kullanıldığına hükmedilmiştir. Bkz: INTERNATIONAL COURT OF JUSTICE, CASE CONCERNING MILITARY AND PARAMILITARY ACTIVITIES IN AND AGAINST NICARAGUA, https://www.icj-cij.org/files/case-related/70/070-19860627-JUD-01-00-BI.pdf

[7] INTERNATIONAL COURT OF JUSTICE, “How the Court Works”, https://www.icj-cij.org/index.php/how-the-court-works

[8] Hande Gür, “Güney Afrika’nın Uluslararası Adalet Divanı’na Başvurusu Ne Anlama Geliyor?”, Perspektif, https://www.perspektif.online/guney-afrikanin-uluslararasi-adalet-divanina-basvurusu-ne-anlama-geliyor/

[9] Deniz Baran, “İsrail, Uluslararası Adalet Divanı’nda yargılanacak mı? Güney Afrika’nın açtığı davanın 7 soruda analizi”, Serbestiyet, https://serbestiyet.com/gunun-yazilari/israil-uluslararasi-adalet-divaninda-yargilanacak-mi-guney-afrikanin-actigi-davanin-7-soruda-analizi-153416/

[10] D. Baran, “İsrail, Uluslararası Adalet Divanı’nda yargılanacak mı? Güney Afrika’nın açtığı davanın 7 soruda analizi”.

[11] John Mearsheimer, “Genocide in Gaza”, ScheerPost, https://scheerpost.com/2024/01/05/john-mearsheimer-genocide-in-gaza/

[12] “What to Know About South Africa’s Genocide Case Against Israel”, Time, https://time.com/6553912/israel-south-africa-icj-genocide/

[13] “What to Know About South Africa’s Genocide Case Against Israel”, Time, https://time.com/6553912/israel-south-africa-icj-genocide/

[14] The Grayzone, “The Devil’s Advocate”, https://www.youtube.com/live/87GI7_bq744?app=desktop&si=zHp38CDkzN_D5bVg (Güney Afrika’nın apartheid rejimi ile apartheid İsrail rejimi arasındaki ilişkiler için bkz: 48. dk.)

[15] Bu kapsamda önemli bir değerlendirme için bkz: William I. Robinson, The Travesty of “Anti-Imperialism”, Journal of World-Systems Research, 29 (2), s. 587-601,https://robinson.faculty.soc.ucsb.edu/Assets/pdf/1221+Robinson+PDF.pdf

Son Eklenenler