Cuma, Şubat 23, 2024

Nourtani cinayeti: Sınıf bilinçli işçinin tutumu ne olmalı?

Zonguldak’ta vahşice öldürülen, sonra cesedi yakılarak yok edilmek istenen Vezir Mohammed Nourtani, Afganistanlı göçmen bir işçiydi. Kaçak bir maden ocağında çalışıyordu. Katil zanlılarının ifadesine göre, ruhsatsız maden işletmekten cezası bulunan patron “infazım yanar” diyerek Nourtani’nin yok edilmesi emrini vermişti. Cesedi, yol kenarında ağaçlık bir bölgede bulundu. 

Gazete Duvar’a konuşan acılı eş Kamergül Nourtani bakın ne diyor: “Kocam bana ne işte çalıştığını söylemedi. Maden ocağında çalıştığını bilseydim kesinlikle izin vermezdim… Eşimi bir yol kenarına bile bıraksalardı bir araba gelir onu hastaneye götürürdü. Bu vahşeti işleyenler sadece eşimi öldürmediler, çocuklarımın da geleceğini yok ettiler. Evimizde çalışan da yok. Yaptıklarıyla ne bana ne de çocuklarıma yaşayacak bir gelecek bıraktılar”.

Peki, Vezir Mohammed Nourtani kaçak madende çalıştığını ailesine neden söylememişti? Afganistan’dan İran’a, İran’dan Van’a uzanan zorlu bir göç hikayesi aslında bu sorunun yanıtı. Van’da aylar boyunca konteynerde geçen çileli bir kamp hayatını da üzerine ekleyin. Göç İdaresi, Nourtani ailesine Zonguldak’ta ikamet izni vermiş ama çalışacak bir iş göstermemiş. Önce gündelik işlerde çalışan Vezir, geçim sıkıntısı bastırınca ailesinden habersiz, kaçak madende çalışmaya karar vermiş. Kaçak maden ocağına inen her işçi, ölüm riskini yüze katlayarak o madene iner. Tereddüt eden her yerli işçiye, kapıda Vezir gibi çaresiz bekleyen binlerce göçmen işçi gösterilir. Bu nedenle yaşanan bu işçi cinayetleri münferit değil sistematiktir. Çünkü kapitalist göç yönetiminde göçmen emeği yerli işçilere göre hem çok daha ucuz hem de güvencesizdir. En ağır, en tehlikeli işlerde can verenler göçmenler olduğunda, olay mahalinden delilleri kaçırmak (göçmen işçinin cenazesini ortadan kaldırmak) da bir o kadar kolay hale gelir. Pasaportuna şebekelerce el konmuş göçmen işçiler zincirli köleler gibidir. Kaydı, sigortası yoksa cenaze hemen “görünmez” hale getirilir. Ailesi, eşi ve çocukları sınır dışı edilme korkusuyla şikayette bulunamaz. Bulunsalar dahi baskı tehditle, ahlaksız kan parası teklifiyle bu şikayetler çok kolay geri çektirilir. 

Magdoff “kullan-at işçileri” terimini çok isabetli biçimde emek literatürüne kazandırdı. Posası çıkana kadar çalıştırılan, sırtından vahşi sermaye birikimi sağlanan, sakat kaldığında tazminatsız ıskartaya çıkarılan, bir fabrikada bir madende yahut inşaat alanında can verdiğinde cenazesi buhar edilip gözlerden kaçırılan göçmen işçiler, kapitalizmin geldiği bu son aşamada patronların acımasızca dolaşıma soktukları “kullan-at” emekçilerine dönüştüler. Modern kapitalizmin kulelerinde eski çağın serfleri ve köleleri yeniden diriliyor. Yeni sömürü teknikleri ve çalışma yöntemleri göçmenleri görünmez zincirlerle cehennemin kapısına bağlıyor. Bu çileli yola sadece göçmen işçilerin sokulduğunu düşünmek ise büyük bir yanılgı. Zira terle ve kanla döşenen bu vahşi yol, işçi sınıfından güçlü bir itiraz gelmezse yerli işçilerin de itileceği bir yol olacak.    

Rus edebiyatının güçlü yazarlarından Gogol Ölü Canlar romanını yazdığında Rusya’da kapitalizm henüz gelişkin değildi. Feodalite, derebeylik, köleler ve serflik günlerini anlatan bu roman, Zonguldak’ta Vezir Mohammed Nourtani’nin başına gelenlerle ilginç benzerlikler taşıyor. Roman kahramanı Çiçikov iflas etmiş bir memurdur. Bir düzenbahlık tezgahı kurarak zengin olmaya çalışır. Rusya’da o dönemde köylüler köle sayıldığından, herhangi bir köyü satın almak için köle başına vergi vermek şarttır. Çiçikov’un üçkağıt planı, gerçek kölelerin yerine nüfus kayıtlarında ölmüş kölelerin belgesini satın almaktır. Üstelik bu işi başarmak için, ağına valiyi, prensleri ve bürokratları düşürmesi gerekecektir… Romanın günümüz Türkiye’siyle benzerliği ise şurada: İnşaat, tarım, maden vb. sektörlerde Türkiye burjuvazisinin kalkınma hamlesi de tıpkı Çiçikov’un kayıtlı ölü köleleri gibi “ölü canlar” gerektirmektedir. Sigortası veya çalışma kaydı olmayan, görünmeyen emekçiler olarak en ölümcül işlere sürülen, öldüklerinde yol kenarına atılan, kimsesizler mezarlığına gömülen ya da yakılıp tanınmaz hale getirilen göçmen işçiler 21. yüzyılın “ölü canlarıdır”. Türkiye işçi sınıfı “ölü canlar” ülkesine izin verecek midir, mesele budur.

Ruhsatsız ve kaçak maden ocağı işletmek, kendi başına “olası kasıtla insan (işçi) öldürmeye” eşdeğer bir suçtur. Vezir öldürülüp yakılmasaydı, ocakta meydana gelen bir göçük ya da patlamada can verseydi dahi bu gerçek değişmezdi. Peki, iş cinayetleri sadece öldürmek, yakmak ve yok etmek teşebbüsüyle, vahşi şiddet düzeyiyle habere değer görülürse hergün yaşanan iş cinayetlerini nereye koyacağız? Tam da burada kan ve vahşet düzeyiyle diğer iş cinayetlerini karşılaştırma ve genel iş cinayetlerini sıradanlaştırma tehlikesi karşımıza çıkmaktadır. Soma’da 301 madencinin göz göre göre ölüme gönderilmesi daha az bir vahşet midir? Ya da İstanbul havalimanı yapımında betona, toprağa gömülen işçi hikayeleri daha mı hafif dramlardır? Tam tersine, AKP’li yıllarda tespit edilebilen 32 bin iş cinayeti vakasının her biri en az Zonguldak’taki trajedi kadar vahşidir, acımasızdır. Bu nedenle işçi ve emekçiler şiddetin ve trajedinin düzeyine göre değil, iş cinayetlerinin tümüne karşı ve topyekûn bir mücadele içinde olmalıdır. Ana talep ise işçi sağlığı ve iş güvenliği koşullarının sağlanmasıdır. Kaldı ki göçük, patlama ve yangınlarda çoğu zaman göçmen ve yerli işçiler birlikte can vermekte, kanları birbirine karışmaktadır. O yüzden yerli ve göçmen işçiler hem sınıf kardeşleridir hem de kan kardeşleridir.  

Bu tür işçi katliamları (Vezir’e yapılanlar) karşısında sadece kötü niyetli bir patrona veryansın etmek ya da üç beş katile odaklanmak ne kadar doğru olur? Zira göçmenlere kıyılan her iş cinayetinin arkasında devasa bir suç ortaklığı mekanizması vardır. Üstelik bu mekanizma, ahtapotun kolları gibi uluslararası bağlantıları olan bir suç makinesidir. Eğer palazlanan burjuvalardan talep gelmese, göçmen kaçakçılığı devletlerin koruma zırhı altında yapılmasa; ucuz, kayıtdışı ve güvencesiz göçmen işgücünün sınırlar aşan ticareti söz konusu olamazdı. Prof. Adam Hanieh’in dediği gibi, “Sınırlar uzamsal farklılıklara –‘ta orası’, ‘yabancı’ ya da ‘öteki’- hudut çizme işi gördükleri için, göçmenlerin ırksal olarak inşasının zorunlu bir unsurudur. Bunun doğal bir sonucu, sınırları ‘yasadışı’ aşma girişimlerinin ulusal bütünlüğün ihlali -ulusal kimliğin sözde tanrı buyruğu saflığına karşı daimi bir tehdit- olarak yorumlanır”1. Yani sınırlar ve duvarlar göçmen işçileri dışsallaştırarak yeni bir “ırk” yaratır. Bu durum onları sınıfsal bir alt ırk olarak damgalar ve göçmenleri her türlü tehlikeli işe sürebilecek, sendikasız sigortasız çalıştırabilecek bir baskı ortamı yaratır. Burjuvalar, tıpkı kendileri gibi, yerli işçilerin de göçmenlere üst ırk gibi davranmalarını ister. Böylece işçiler arasındaki rekabet iyice kızışır ve işçilerin enternasyonal birliği daha baştan parçalanmış olur. Bütün dünya işçilerine ilham veren Avusturya işçi marşını hatırlayalım:

Fabrikalarda biz,
Tarlalarda biziz, biziz hayatı yaratan
Din farkı bilmeyiz,
Dil farkı bilmeyiz, sanki doğduk bir anadan
Anamız amele sınıfıdır,
Yurdumuz bütün cihandır bizim.

Afganistanlı Vezir ile Zonguldaklı Mehmet’i kaçak madenlerde ölüme sürükleyen bu düzene karşı işçilerin vermesi gereken cevap tam da bu marştaki dizelerdir. 

İşçilerin canı ve kanı üzerinden zenginleşenler yalnız değildir. Onlar bürokratlardan, denetimleri esneten rüşvet ağlarından, göçmen kaçakçılarından, cezasızlık mekanizmasından, sendika bürokratlarından besleniyorlar ve bütün suçlarını siyasi erkin koruma şemsiyesi altında gerçekleştiriyorlar. Yani katil sadece kötü niyetli bir patron değil, koca bir düzendir. O yüzden işçiler yerli yabancı ayrımını bir kenara iterek kapitalist sömürü düzenine karşı birleşmelidir. 

İşçilerin hak savunma örgütü olan sendikalar çoğunlukla düzenin suyuna giden kurumlara dönüşmüştür. İş cinayetleri karşısındaki tutumları buna kanıt değil mi? Aidat sendikacılığından yola çıkan sendika bürokratları için üyesi olmayan işçinin değeri yoktur. Sendika üyeliği yoksa eğer ne hastaneye, ne mezarlığa ne de hayatını kaybeden işçinin ailesine gidilir. Madende can verenler Afganistanlı Vezir gibilerse, sarı sendikalar hemen üç maymun oyununa (görmedim, duymadım, bilmiyorum) başlarlar. Hükümetin ve sermayenin arka bahçesi haline gelen sendika bürokratları ağızlarına bolca “ümmet kardeşliği”, “din kardeşliği” laflarını dolarlar. Ama mesele göçmen işçi haklarına gelince dillerini yutmuş gibi davranırlar. Onlara göre göçmen işçiler hakları olan sınıf kardeşleri değil teba toplumunun ezilmesi gayet makul modern köleleridir. Vezir Mohammed Nourtani’nin ailesine gazetecilerin ulaşıyor olması ama tek sendikacının dahi gitmemesi başka neyle açıklanabilir? Bu nedenle, işçi sınıfı sadece patronlara karşı mücadeleyle yetinemez. Sendika bürokrasisine ve şovenizme karşı mücadele, işçi enternasyonalizminin şaşmaz görevidir.

Sınıf bilinçli işçi, mülteci ve göçmen işçileri sınıf kardeşi olarak gören işçidir. Sınıf sendikacılığı, göçmen işçileri Türkiye işçi sınıfının bir parçası olarak gören, onları örgütleyen ve ortak hak mücadelesine dahil eden sendikacılıktır. Yerli ve göçmen işçileri saran kara bulutların dağılması için sınıf bilinçli işçilerin çoğalması, sınıf sendikacılığının güçlenmesi gerekir.


  1. Adam Hanieh. “Küresel Göçün Çelişkileri”, Altüst Olmuş Dünya içinde, NotaBene Yayınları. s. 53. ↩︎

Son Eklenenler