Cumartesi, Mayıs 25, 2024

Filistinli şiddetinin pratik bir değerlendirmesi – Steve Salaita

Karmaşık ve değişken bir kategori olan Filistinli şiddetini anlamak için oryantalist kalıplara ve basmakalıp liberal söylemlere değil dikkatli bir analize ihtiyaç var.

I. Terör ve coşku

Yıllar önce yüksek lisans yaparken Lübnan’daki bir Filistin mülteci kampında bir süre kaldım. Kamptaki yaşam zorluydu ama zorluklara rağmen topluluk bağları güçlüydü. İç gerilimler vardı ama Filistin’e dönüş arzusu birleştirici bir ilke olarak varlığını sürdürüyordu. 

Batılı gazetecilerin ve entelektüellerin üşengeç bir tavırla “Filistinli şiddeti” diye adlandırdıkları Filistin direnişinin etkin olduğu bir dönemdi. O dönemdeki en önemli taktiklerden biri intihar bombacılığıydı. Eylemciler kimi zaman askeri noktalara saldırıyorlardı. Bazen de kamusal alanları hedef alıyorlardı. Batılı uzmanlar ve entelektüeller, Arap dünyasındaki meslektaşlarının önemli bir kısmıyla birlikte, bu taktiği gerici kötülüğün bir yan ürünü olarak tanımlayarak her zaman aldıkları övgüleri topladılar. Sosyolojik faktörlerin olasılığını düşünmek bile profesyonel standartların korkunç bir ihlali olarak görülüyordu. Bu kanıksanmış görüşe göre Filistinlilerin davranışları aceleci ve akıldışıydı. 

Bölgedeki pek çok mahallede olduğu gibi kamptaki televizyonlarda da, sadece bir arka plan gürültüsü şeklinde olsa bile, çoğunlukla bir haber kanalı görülürdü. Sunucu ne zaman yeni bir bombalı eylem haberini verse, kamptaki kalabalık apartman dairelerinden alkış sesleri yükselirdi. Bu tepki beni rahatsız etmedi -ne de olsa berbat koşullarda yaşıyorlardı ve davaları inkar edilemez düzeyde haklıydı- ama tam olarak anlamadım da. Sadece tezahüratları kayda değer bir anı olarak hafızama kaydettim.

O zamanlar, bu coşkunun kana susamışlığın bir ifadesi olmadığına dair içimde belli belirsiz ama güçlü bir his vardı. Bu tarz bir yorum bana basit ve acımasız görünmüştü. Ev sahiplerimin, onlara herhangi bir kötülük atfedemeyecek kadar, samimiyetlerine ve misafirperverliklerine tanık olmuştum. Ayrıca etrafımdaki insanların neden mülteci olduğunu biliyordum. İki ülkeye yayılmış katliamların tarihini biliyordum. İşkence ve aşağılanma, hasret ve sürgün, kayıp ve ıstırap hikayelerini biliyordum. Bu tür ezbere laflar bunu değiştiremezdi. 

Zamanla, bu coşkunun büyük ölçüde bir umudun ifadesi olduğunu anladım. Hem de çok basit, son derece insani olan bir umudun: bir gün eve dönme umudunun. Sömürgeciye karşı yapılan her saldırı bir geri dönüş olasılığını temsil ediyordu. Filistinliler duruma soyut ya da idealist bir gözle bakmıyorlardı. Son derece pratiktiler. 

Kimse artık mülteci kamplarında yaşamak istemiyordu. 


Bu ayın başında Gazze’deki Filistin direnişçileri, kapsamı ve tasarımı açısından eşi benzeri görülmemiş, büyük bir saldırı başlattı. Yüzlerce roket İsrail’in övündüğü Demir Kubbe’yi aşarak Aşkelon’dan Tel Aviv’e kadar her yere düştü. Eşzamanlı olarak Hamas militanları İsrail’in güneyine sızarak çok sayıda sivili ve İsrail Savunma Kuvvetleri personelini esir aldı. Militanlar siyonist yerleşimlere sızarak arkalarında onlarca kayıp bıraktı. Operasyonlardan biri Gazze Şeridi’nin yakınlarındaki bir müzik festivalini hedef aldı. Filistinliler on yıllardır ilk kez İsrail ile işgal altındaki topraklar arasındaki “Yeşil Hat” olarak adlandırılan bölgede toprak kontrolünü ele geçirdi. 

Bu direniş Lübnan, Irak, Suriye ve İran’daki müttefiklerine operasyona katılmaları çağrısında bulunarak bölgesel bir savaş olasılığını gündeme getirdi. Dünyanın dikkati yeniden Filistin’e çevrildi. 

İsrail’in tepkisi son derece acımasızdı. Bu kez 2009 ve 2014’te Gazze’ye yönelik uzun süreli saldırılarının yarattığı dehşeti de aştı.

Müzik festivaline yapılan saldırı, vahşetin ana gerekçesi haline gelecekti. Batı medyası Filistinlilerin bebekleri öldürdüğünü ve yaygın tecavüz vakaları gerçekleştirdiğini yazdı. Bu yalanlar ABD başkanı tarafından da tekrarlandı. 

İsrail Savunma Kuvvetleri ayrım gözetmeksizin sivilleri hedef aldı, Gazze’de gazı ve elektriği kesti, Batı Şeria’yı kapana aldı, insanları kitlesel göçe zorladı, kurtarma görevlilerini öldürdü, interneti kapattı, hastaneleri bombaladı ve Mısır’dan gelen yardıma izin vermedi. Hamas’a karşı verilen bu sözde savaş yüzyılı aşkın bir süredir zulmün faili olan bu sömürge projesinin tarihindeki en çirkin olaylarından biriydi.


İngilizce konuşulan ülkelerin anaakım medyasında, yarım ağızla bile olsa Filistinlilerin yanında yer almak bir seçenek değil. Filistin yanlısı duyguları bastırmak bu çevrelerde her zaman bir norm olmuştur, ancak bu seferki her zamankinden daha sert oldu. Siyasetin her iki cenahından uzmanlar Filistin terörünü kınamak için acele ettiler. Şirketler her zamanki acı ve endişe dolu jestlerini ortaya koydular. Ünlüler de oluşturdukları uzun bir isim listesiyle İsrail’e destek sözü verdiler. 

Filistinlilere yönelik sempatiye karşı böyle bir ambargo olmasaydı, daha fazla Amerikalı üzerine düşünmeye değer bir bağlam hakkında bilgi sahibi olabilir, Filistin direnişinden doğan bazı anlamlı sorular üzerine kafa yorabilirdi.

Bu üzerine düşünmeye değer bağlam, öncelikle savaşçılığın ve eşitsizliğin bayraktarı olan İsrail devletinin doğasıyla ilgili. ABD emperyalizminin küresel bağlantılarında bir tasfiye kuvveti olarak oynadığı rolün ötesinde, İsrail karşılık verilmesi gereken bir fetihle kurulmuştur. Bu fetih, Filistinli Arapların kitlesel olarak yerlerinden edilmesini, topraklarının çalınmasını, köylerinin bütünüyle imha edilmesini, kaynaklarına el konmasını ve doğal çevrelerinin tahrip edilmesini içeriyordu. 

Bu bağlam göz önüne alındığında, siyonistlerin söylemsel olarak başvurduğu “meşru müdafaa” kavramı daha da karmaşık hale geliyor. İşgalci bir güç nasıl bir boyun eğme ya da çaresizlik konumunda olabilir? Tarihsel olarak ezen konumunda olan bir yapı ancak sıradışı durumlarda meşru müdafaa iddiasında bulunabilir. Bu, o durumlardan biri değil: İsrail’in işgalci bir güç olarak düşmanlığı tamamen gündelikleşmiştir. Kontrol noktaları saldırgandır. Sınır geçişleri saldırgandır. Askeri devriyeleri saldırgandır. Ambargoları saldırgandır. Ev yıkımları saldırgandır. Yerleşim inşaatları saldırgandır. Toprak ve suya el koyması saldırgandır. Durmaksızın devam eden bu saldırganlığın üzerine bir de meşru müdafaadan söz edilemez. 

Kısacası, İsrail’in öz-savunması diye bir şey yoktur. Bu kategorik olarak imkansız. 

Belki de Amerikalıların sorunu cehalet ya da bilgi eksikliği değildir. Belki de İsrail’in çok sayıda insanı öldürdüğünü çok iyi biliyorlar ve bundan memnuniyet duyuyorlardır. Belki de sömürgeci şiddet gösterilerine alışmışlardır. Belki de bunu insanlık için bir fayda olarak görüyorlardır. Belki de kan dökerken dünyanın böyle tam da olması gerektiği gibi olduğunu düşünüyorlardır. Belki de İsrail hakkında bilmeleri gereken tek şeyi biliyorlardır; onun kendi kahramanlık ve dürüstlük fantezileri için bir ayna görevi gördüğünü. 

II. Neden şiddet?

İsrail’in trance müzik camiası Gazze Şeridi’nin birkaç mil uzağında, Re’im yerleşimi civarındaki çölde toplanmıştı. Psikedelik karakterli bir tekno-elektronik müzik festivali Nova’nın tadını çıkarmak için oradaydılar. Nova, duyulara hitap eden huzurlu titreşimlerin peşinde giden gezici yaşam tarzının bir durağıydı. 

Nova. Bu isim yıldızlara bakmayı, gezginliği ve olasılıkları çağrıştırıyor. Gizemli ve büyüleyici, farklı bir dünyaya açılan bir kapı, bu her gün kötüye giden gezegenin sıkıntılarından kaçış vaat eden bir kapı. Fakat oradaki eğlence tutkunlarının görüş alanının hemen dışında, Gazze Şeridi’nde yaşayan, yaptırımların, hareketsizliğin ve askeri işgalin sıkıcılığına mahkum edilmiş iki milyon insan vardı. Onlar da başka bir dünyanın hayalini kuruyordu. Ama o dünya evrenin başka köşelerinde değildi. O dünya zaten burada, bu dünyada, sürüldükleri anavatanlarındaydı. 

Bu farklı dünya hayalleri kaçınılmaz bir çatışma içindeydi. Her biri diğerinin yok olmasını gerektiriyordu. İsrailli parti düşkünleri amaçlarına çoktan ulaştıklarını ve artık kafalarını verecekleri tek şeyin gökler olduğunu düşünüyorlardı. Ancak Gazze’deki insanlar bu kadere razı olmadılar. 

Buradaki karşıtlık, Frantz Fanon’un “sömürgeci bağlam, dünyaya dayattığı ikilikle karakterize edilir” sözünü akla getiriyor. Başka bir şey değilse bile Gazze operasyonu son derece Fanoncu idi ya da Fanon’un yerli direnişinin kaçınılmaz mantığını doğru bir şekilde tanımladığını söyleyebiliriz. 

Operasyona dair kınamak ve parmak sallamak için çok fazla cazip neden var, ancak bu kesinlikle metropoldeki akademisyenlerin ve aktivistlerin görevi değil. Bu, (benim de parçası olduğum) diasporadaki Filistinlilerin de önceliği olamaz. Kendilerine has saldırganlıklarla dolu olan çevremizde önceliğimiz, Filistinlileri sanayileşmiş dünya tarafından maruz bırakıldıkları eziyete karşı savunmak olmalı. Politikacılar, sanatçılar, ünlüler ve entelektüeller arasında Filistinlilerin maruz kaldığı siyonist soykırımı onaylamaktan mutluluk duyan eleştirmenlerin sayısı hiç de az değil. Zaten bu eleştirmenlerin ne bizim onayımıza ihtiyacı ne de böyle bir arzusu var. Siyonist düzenin öfkesini yatıştırmak için kardeşlerimizi terk ederek hiçbir övgüye mazhar olamayız. Nihayetinde, vasatın saygısını talep edenler uzlaşmanın utancıyla baş başa kalırlar.

Filistinliler, dışarıdan birilerinin rehberliği olmadan strateji oluşturma ve karmaşık sorunlar üzerinde düşünme konusunda son derece yeteneklidir; Batı’daki ahmakların ve ikbal düşkünlerinin uyduruk ahlakçılığına kesinlikle ihtiyaçları yok. Filistin hikayesi gizemli ya da anlaşılmaz değil. Aslında Amilcar Cabral’dan Basil El-Arac’a kadar devrimci külliyatın herhangi bir noktasında Filistinli şiddetinin gerekçesini keşfetmek mümkün. Kulağa sert gelen moda kavramlarla kendilerine kazançlı kariyerler inşa eden entelektüellerin, hakiki bir yerli direnişini bu kadar hevesli bir şekilde mahkum etmeleri Batı akademisinin ezici (ve bence ezeli) yargılama biçiminin sonucu.

Her halükarda, Filistin vahşetine ilişkin ilk haberlerin çoğunun yanlış ya da abartılı olduğunun kanıtlanması uzun sürmedi. İsrailli bebeklerin kafaları kesilmedi, toplu tecavüz iddiasının da tümüyle safsata olduğu ortaya çıktı. En az iki İsrailli esir, kendilerine insanca davranıldığını belirten röportajlar verdi. Sivillerin arasına saklanan İsrail polisi ve askeri personelinin, Filistinlilere atfedilen bazı kayıplardan sorumlu olduğu anlaşıldı. Buna rağmen, İsrail binlerce masum insanı öldürürken ve Gazze Şeridi’nin önemli bir bölümünü enkaza çevirirken Filistinlilerin kötülüğüne dair hikayeler yayılmaya devam etti. 

İsrail’in tepkisi Filistinlilerin operasyonunun gerekçesini daha da açık hale getirdi. Herkes İsrail’den büyük bir kötülük geleceğini biliyordu. Bu beklenti öyle durup dururken ortaya çıkmadı. İsrail’e karşı yapılan operasyon rastgele bir nefretin ifadesi değildi. Sömürgecinin sistematik kötülüğüne karşı taktiksel bir hareketti. 

Filistinliler, tüm sömürgeleştirilmiş halklar gibi, haysiyet açlığını intikam acısıyla ölçmek zorundadır. Zalim sürekli acı çektirirken pasif bir şekilde oturamazlar, sadece yok edilmek üzere içinde yer aldıkları bir etnik-dinsel anlatıyı kabul etmeyi reddederler. O halde geriye ellerinde ne kalıyor? Savaşmak zorundalar. Bu mücadele, işgalci gücün dayattığı duruma bağlı olarak çirkin olabilir ve gözlemcilerin mağduriyet algısına meydan okuyabilir. Hatta bazen Batılı entelektüellerin makbul medeni davranış için çizdikleri sınırları aşabilir.

Mücadelenin ruhsal özellikleri, sömürgecinin fantezi dünyasında mevcut olmayan bir saygınlığı sağlar. Bu nedenle de coşku kaynağıdır. Birkaç ay önce, bir grup azılı beyaz serseri Alabama’nın Montgomery rıhtımında siyahi bir liman işçisinin üzerine atladı. Tanıdık bir sahneydi: muazzam ayrıcalıklara sahip bir grup Güneyli ahmak, ırksal nefretleri için günah keçisi olarak gördükleri birine saldırıyorlardı. İşçi korkusuzca mücadele etti ama karşısında sayıca çok fazla kişi vardı. Ne var ki kısa süre içinde, onlarca görgü tanığı karadan ve denizden onu savunmaya geldi. Birden fazla kamera açısıyla çekilen kaotik bir sahnede beyaz saldırganları patakladılar. Direniş oldukça kuvvetliydi. Beyaz bir kadının kafasına katlanır sandalye ile vuruldu. Beyaz adamlardan biri nehre düştü. 

Olaydan sosyal medya (ve başka araçlar) sayesinde haberdar olan siyahiler büyük bir kutlama başlattılar. Hızla bu şiddetin memlerini ürettiler ve kavgaya katılanlara takma isimler verdiler. Bu kullanıcı kitlesi tek kelimeyle coşkuluydu. 

Sevinç gösterileri bir haftadan fazla sürdü. 

Açık bir mesaj iletiyorlardı: “Artık savunmasız değiliz.” 

Filistinliler için de direniş benzer bir mesaj veriyor: “bu toplama kamplarında pasif bir şekilde oturup açlıktan ölmeyeceğiz ve bombalanarak yok edilmeyeceğiz.” Hayatta kalmak için çaresizlikle hareket ediyorlar, çünkü sömürgecileri buna karar verirse yeryüzünden silinip gidecekler. Onların sözde mantıksız görünen şiddeti, öz-savunmanın tanımıdır. 

Sömürgeciye karşı şiddet sadece psikolojik değildir. Maddi amaçları da vardır. Buradaki fikir, yerleşimcilerin asla rahat olamamasıdır, çünkü yerleşimciler rahatlık içinde amaçlarına ulaştıklarını düşünürler. Toprak onlarındır. Yerlilerin hafızası silinmiştir. Tarih nihayet sona ermiştir. 

Filistinliler İsraillileri bu romantik koloni fikrinden vazgeçmeye davet ediyor. Burası sizin ayrıcalıklı ütopyanız değil. Asla huzur bulacağınız bir yer olmayacak. Bizim yaşamlarımız pahasına güvende ve refah içinde olamayacaksınız. 

Bu yüzden İsrailli yerleşimcilerin başka bir yere gitmek üzere uçaklara bindiğini görüp de bundan coşku duyan Filistinlilerin sayısı hiç de az değil.

III. Soykırım mecburiyeti

Batı’daki yorumcular mevcut durumu “İsrail-Hamas savaşı” olarak tanımlamaya başladılar. Bu terim iki açıdan yanlış. Birincisi, İsrail ve Filistin toplumları arasındaki ekonomik ve teknolojik farklılıkların üstünü örten bir tür eşdeğerlik öneriyor. İkincisi, İsrail bir siyasi partiye karşı saldırıya geçmiyor; bütün Filistin halkına savaş açıyor. 

İsrail’in amacı sadece Hamas’ı yenmek değil. Filistin’i tamamen ortadan kaldırmak istiyor. İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant, hayvanlara nasıl davranılıyorsa İsrail’in de Filistinlilere öyle davranacağını ilan ettiğinde, aslında açık ve net bir dille soykırıma mecbur olduklarını dile getiriyordu. 

Gallant, birçok meslektaşıyla birlikte Filistinlileri hayvan olarak nitelendirirken, Filistinlilerin insanlık dışı davranışlarını tanımladığını düşünebilir, ancak aslında onların şiddetini önceden varsaymakta ve böylece meşrulaştırmaktadır. Ne de olsa Filistinlilerin (acı çekerek ve dışlanarak) benimsediği ırk kavramını ortaya atan Siyonistlerdir. Yerleşimci pratiklerine insan ve hayvan arasındaki ikiliği yerleştirdiler ve bunu sürdürdüler. Sonuç olarak Siyonistler, daha sonra asla kontrol edemeyecekleri bir Filistinli özne yarattılar. Başka seçenekleri yoktu. “Hayvansı” yerli olmadan yerleşimci bir hiçtir. Netice itibarıyla Gallant aslında bilinçdışı bir şekilde intiharı onaylıyordu. 

IV. Profesyonel sol harekete geçiyor

Küresel Güney’deki ya da Kuzey Amerika’nın getto veya koruma altındaki yerli yerleşimlerindeki bir isyanın ciddiyeti, ilerici entelijansiya içerisinde uyandırdığı tepki türünden anlaşılabilir. Eğer isyan zalime gerçek bir zarar vermeyi vaat ediyorsa, o zaman bu entelijansiyanın üyeleri onu ahlaki gerekçelerle kınamak için acele edeceklerdir. 

ABD’deki bilinen politikacılar ve kamusal aydınlar bunu yaptı: Bernie Sanders, Alexandra Ocasio-Cortez, Naomi Klein, Jamelle Bouie ve entelijensiyanın fihristinde bunları takip eden isimler. Judith Butler’ın, kurtuluşlarını onlara zulmedenler için daha katlanılır hale getirme konusunda Filistinlilerin isteksizliği üzerine yaptığı yavan değerlendirme biraz daha şaşırtıcıydı.

Birçoğumuz Filistin’e bok atmanın siyasi makamlara veya kablolu haber stüdyolarına ulaşmak isteyenler için bir geçiş töreni olduğunu zaten biliyorduk. Dolayısıyla hem İsraillilerin hem de Filistinlilerin ölümünün, etki yaratma özentisi için aslında ahlaki bir kaygı değil, profesyonel bir fırsat olduğunu anlıyoruz. Burada “direniş” kavramının online bir marka sloganı haline gelmesinin acınası sonucunu da görüyoruz: kuşatılmış bir halkın soykırıma tamamen terk edilmesi.

Meslek sahibi kesimlerin onayının asla gelmeyeceğini, hatta anlayış bile göstermeyeceklerini bilmek şiddetin ulusal kurtuluş için vazgeçilmez olmasının nedenlerinden biridir. Filistinliler Batılı vasileri olmadan ilerlemeye karar verdiler. Dekolonizasyon genellikle konfor içinde yetişenlerin aklının alamayacağı kadar zahmetli bir süreçtir. 

Meslek sahibi kesimler (pek çok kazanç da elde etmetelerini sağlayan) burjuva soyutlamalarına takılıp kalmakta ya da aslında gerçek olarak desteklemedikleri maddi bir siyaseti savunmaktadırlar. Kansız bir kurtuluş talep ediyorlar, ama sadece sömürgecinin kanı olmadan, yerliler dünyanın gözü önünde kan kaybından ölürken bile. Sonuçsuz bir isyan talep ediyorlar; kibarca hayatta kalmak istediğini dile getiren saf kurbanlardan oluşan bir topluluk. Derslerinde Fanon’u anlatırlar ama onun dekolonizasyonun “sihirli bir değnekle, doğal bir felaketle ya da bir centilmenlik anlaşmasıyla gerçekleştirilemeyeceği” gözlemini görmezden gelirler. 

Bu eski tüfek liberallerin ne kadar yanıldıklarını görmek için Filistinlilere danışmalarına bile gerek yok. Siyonistler on yıllardır İsrail’in zor yoluyla yenilgiye uğratılması gerektiğini anlatıyorlar zaten. 

V. Filistin her şeyi anlatıyor

Filistin hem kanarya hem de kömür madenidir.1 Kendini radikal olarak tanımlayanları sinsice liberal olduklarını itiraf etmeye zorlar (İdeoloji: kömür madeni, Liberalizm: zararlı gazlar). Batı’nın ifade özgürlüğünü medeni bir üstünlük aracı olarak yüceltmesini boşa çıkarır (İfade özgürlüğü: kömür madeni, Irksal üstünlükçülük: zararlı gazlar). Dünya çapında hangi hükümetlerin insan hakları konusunda ciddi olduğunu ortaya koyar (Hükümetler: kömür madeni, İnsan hakları: zehirli gazlar). 

Filistin direnişi ne zaman emperyalizmi tehdit etse, demokratik Batı hemen faşist politikaları yürürlüğe koyuyor, protestoları kapatıyor, muhalifleri kovuyor ya da tutukluyor, sivil özgürlükleri ortadan kaldırıyor ve itaat talep ediyor. Filistinlilerin operasyonunun hemen ardından medya yelpazesinin her kanadından yayın organları İsrail’in soykırımını kolaylaştıracak bir kelime dağarcığı kullandı. Filistinlilere karşı sempati uyandıracak küçük haber kırıntıları, Yahudilerin diğer Yahudilerle İsrail hakkında tartışması şeklindeydi; bu da Filistin’i (soykırım için öncelikle gerekli koşullar olan) yabancılık ve tanınmazlık konumuna daha da düşürdü. Yönetim kurulları hızlıca disiplin önlemleri aldı. Üniversite rektörleri Filistinli öğrencilerin ve çalışanların konuşmalarının yasak olduğunu açıkça belirttiler. 

Gerçek çatışma uygarlık ile terörizm arasında değil, Filistinlilerin metaneti ile Batılıların kaygısı arasındadır. 


Mülteci kampındaki o günleri sevgiyle hatırlıyorum. Görüntüsü sonsuza dek aklıma kazındı: yükseldikçe tuhaflaşan yıpranmış binalar; en ufak girintide ve merdiven boşluklarında çocukların gürültüsü; kızgın yağ, kekik ve arıtılmamış su kokusu; bir çift omuzdan daha geniş olmayan ara sokaklar.

Kamp güvensizdi. Neşeli zamanlarda bile gergindi. Herhangi bir getto ya da derme çatma yerleşimin doğası bu zaten. Her an şiddet tarafından istila edilebilir olmak. Bir mülteci kampı, mühim kimselerin hiç ilgilenmediği fazlalıklarla doludur. Oraya da her an İsrailliler, Lübnan ordusu ya da ABD’li deniz piyadeleri gelebilirdi. Bir kuşatma başlayabilirdi. Bir iç savaş çıkabilirdi. Yiyecek kıtlığı baş gösterebilirdi. Tedavi edilemez bir hastalık ortaya çıkabilirdi. Olasılığın kendisi sürekli bir stres kaynağıydı. 

Ama kıyının hemen aşağısında Filistin vardı.

Oraya ulaşmak için ne yapmalıydı? İnsanlar bu soru üzerinde şaşırtıcı derecede az zaman harcardı, çünkü muhtemelen herkes cevabı zaten biliyordu. 

“Geri dönmek için her ne gerekiyorsa.”


Çeviri: Emre Yeksan
Yazının orijinali: https://stevesalaita.com/a-practical-appraisal-of-palestinian-violence/

  1. Eskiden kömür madenlerinde zehirli gazları tespit için kanarya kullanılırmış. Mesai başlarında bir kafes içinde yer altına indirilen kanaryalar zehirli gazlardan herkesten önce etkilenip öleceği için, onlara bir şey olursa maden tahliye edilirmiş. Bu deyim bu pratiğe gönderme yapıyor. ÇN ↩︎

Son Eklenenler