Çarşamba, Aralık 7, 2022

Demokrasiler diktatörlüklere karşı; yersen

Only a Sith deals in absolutes

Obi-Wan Kenobi

Rusya’nın Ukrayna işgali okumuş insanlarımızın son tahlilde batıcı olduğunu bir kez daha gösterdi. Saygın yeni medya sitelerimiz, muhalif televizyon kanallarımız tıpkı çoktan ölmüş ana akım hala varmış numarası yapan Habertürk gibi Ukrayna Savunma Bakanlığı propaganda atölyesinden çıkan her materyali beyinlerini tatile çıkarıp aynen yayınlıyorlar. Değerli aydınlarımız, Fransa, İtalya hatta Almanya aşırı milliyetçi, yer yer Neo-Nazi siyasal hareketlerle dolup taşarken Ukrayna’da hiçbir Neo-Nazi olmadığına kefil oluyorlar. Şaşıracak bir şey yok Guardian, BBC, Le Monde, NYT günlük dozunuzu aldığınızda başka türlü düşünmeniz mümkün değil. NYT daha geçen gün Yılan Adası’nın teslim olmayan askerleri ya da Kiev’in hayaleti gibi bu aralar çok moda olan sıradan bir fact-checking kontrolüyle yalanlanabilecek propaganda materyalinin yayınlanmasının, Ukrayna halkı ve savaşçılarının moralini yüksek tutacağı için eleştirilmesi yersiz bir uygulama olduğunu, dünyanın tüm iyi eğitimli kibar insanlarına (polite society ifadesini başka türlü çeviremiyorum) ilan ediverdi. Tam o esnada aşırı övülmekten iyice şımaran ama babasının yeterince sevmediği kibirli bir zengin çocuğundan başka bir şey olmayan Elon Musk tıpkı Bolivya Darbesi sırasında yaptığı gibi kirli gerçeği bir tweetiyle açık ediyordu. “Tüm basın propaganda aracıdır, bazıları diğerlerinden daha fazla.”

Elon Muskgillerin kibirli açık sözlülüğü sosyalizmin küresel ideolojik yenilgisinin sonucu olarak tam bir köpeksiz köyde değneksiz gezme hali. İdeolojik örtme numaralarına başvurmadan muzaffer bir nobranlıkla dünyaya hükmetme biçimlerini yerseniz yemek yemezseniz mercimek tavrıyla ortaya koyuyorlar. Oysa yukarıda zikrettiğim “saygın” basın kurumları Evo Morales’in nasıl bir seçim çalan diktatör olduğunu anlatıp Jeanine Anez (geçenlerde adı AP’nin Saharov ödülü için geçti) ve şürekâsının darbesini gizlemeye çalışmıştı, tam da Musk gururla Bolivya’nın lityum madenlerine çöküleceğini söylerken. NYT darbecilerin ülkeyi tutamayacağını anlayınca ise seçimde hile olmayabileceğine dair Batılı kurumların raporlarının haberini yaptı. Bu haber, “demokrasici”lerin, sosyal medya yalanlarıyla Irak’ta kitle imha silahlarının varlığına dair haberlerin yanıltıcılığının karşılaştırılamayacağına dair iddiaları gibi, bizim batıcılarımız misali kandırılmaya devam etmek isteyenlere bir kurtarma halatı atma çabasından başka bir şey değildi. Yine de dediğimiz gibi artık kimileri böyle çabalar içinde değil, Musk kadar zengin olmayan bir sürü az zeki ideolog size herhangi bir halat atmaya çabalamadan diktatörlükler ve demokrasiler savaşında tarafınızı açıkça seçmenizi istiyorlar. Türkiye’de onları da gördük.

Ukrayna’daki Rus işgali sonrası sosyalist sola hatta HDP’ye belli bir örnek vermeden müphem ama üst perdeden Putincilik iddiasıyla parmak sallayanlar işte bu atanamamış yerli Musklar. Anlamak isteyene de, yazıp çizdiklerinde çok açıkça NATO karşıtlığını hatta eleştirelliğini beğenmedikleri için böyle yaptıklarını açıkça ifade ediyorlar. Siyah ve beyaz olarak gördükleri dünyada otoriterler kümesinde gördükleri Erdoğan dâhil liderler ve ülkelerle demokrasiler arasında net bir ayrım koyuyorlar. NATO bu ayrımda iyiler tarafında, hatta bir sivil toplum kuruluşu. Bunlar için Stoltenberg’i suçlamakla Akşener’i suçlamak aynı şey. Yani Mustafar’da Anakin Skywalker’ın girişte iyi bir çevirisini beceremediğim ve zaten yaygın bir internet meme’i olduğu için de öyle bıraktığım meşhur Kenobi cevabına yol açan karanlık tarafı kullanmaktan korkmuyorum. Zira imparatorluğum, barış, adalet, özgürlük ve güvenlik getirecek ya benimlesin ya da düşmanımsın meydan okumasını çok daha sıkıcı ve banal bir biçimde tekrarlamaktan başka bir şey yapmıyorlar. Hatırlanacak olursa George Lucas’ın filme koyduğu bu replik ABD başkanı Oğul Bush ve onun terörle savaşına açık bir referans ve eleştiriydi. Bu örnek iyi çünkü bu tür insanların dünya okuması iyiler ve kötüler arasında basit bir ahlaki ayrım ve mücadele; Kurusowa ve Leone’den etkilenen Lucas değil de sıradan bir Hollywood kahraman filmi senaryosu düzeyinde bir dünya algısı var bu kimselerde.

Böyleleri, NATO genişlemesi, Yugoslavya’ya saldırı, Irak işgali, Yemen Savaşı’nda Suudilere destek, Orta Çağ’ın kuşatma savaşlarına dönen yaptırım politikası, Libya’nın ve Suriye istikrarsızlaştırılması (ikincisinde Timber Sycamore gibi kötü şöhretli CIA operasyonları) ve benzeri konulara girilmesini istemiyorlar. ABD’nin Soğuk Savaş’ın sonunu getiren pek çok kilit silahsızlanma anlaşmasından (özellikle açık semalar anlaşması ile INF Treaty yani kısa ve orta menzilli karadan atılan taktik nükleer silahları yasaklayan anlaşma) çekilmesinin dünya barışını tehlikeye attığına, nükleer savaş olasılığını arttırdığına dair argümanları duymak istemiyorlar, barış değil tuttukları tarafın zafer kazanmasını istiyorlar. Bunu da siyasal gerçekleri basitleştiren bir çarpıtma ve bir ahlakçılıkla bizlere yutturmaya çalışıyorlar. Bu yüzden çok uzaktaki galaksinin Sith Lordları gibi mutlak terimlerle konuşuyorlar. Diktatörlükler demokrasilere karşı, tarafını seç. Üzerinde durmaya değmeyecek bir ucuzluk. Nitekim sosyalist solumuz da bunları görüp geçti.

Lakin “demokrasiler” tarafında sadece bu atanamamış Musklar yok. Girişte de bahsettim, aynı propagandayı daha incelikli yapanlar da var. Açıklamaya çalışayım: Saygın medya kuruluşlarından akademiye tüm dünyada pek çok kişi ve kurum Biden’ın 2021 Aralık’ında topladığı Modi Hindistan’ından, Bolsonaro Brezilya’sına, Apartheid İsrail’ine hatta Bin Ladin’in son sığınağı Pakistan’a çeşitli ülkelerin çağrıldığı Demokrasiler Zirvesi’nin doğal katılımcısıdır, orada bulunmamış hatta eleştirel davranıp kimi katılımcıların demokratik standartlarına burun kıvırmış olsalar da. Bu zirve yükselen güç Çin Halk Cumhuriyeti’nin devlet kontrollü kapitalist sistemine küresel hegemonyayı devretmek istemeyen ABD merkezli Batı ittifakının yeni Soğuk Savaşı’nın ve Çin’i çerçeveleme politikasının bir yansımasıydı ve demokrasi fikriyle ancak böyle araçsal bir ilişkisi vardı. Bunu söylediğimizde pek itiraz gelmez. Fakat iş ülkelerden çıkıp, bu bahsettiğim doğal katılımcılara, onların fikirlerine, aslında batı propagandası olan haberciliklerine, mesela Assange olayında ortaya çıkan basın özgürlüğü gibi konulardaki riyakârlıklarına, 6 Ocak Kongre baskınına katılan her Q komplosu müridinde bir faşist görürken Azov Taburu militanlarını özgürlük savaşçısı olarak selamlamalarına geldiğinizde aman bize Putinci mi derler sınırlarına girmiş olursunuz. Böyle itham edilmek günümüz ideolojik koşullarında ürkütücü bir şeydir nitekim o korku sizi ketler ve bu bağlamda dillendirebildiğiniz barış politikası da apolitik bir barış çağrısı siyasetinden ibaret olur.

Bu korkunun bir nedeni, önceki bölümde ifade ettiğimiz demokrasiler diktatörlükler tarafını seç sorusunun sadece yerli atanamamış Musklar tarafından değil, bu soruyu çok daha incelikli bir biçimde çeşitli ideolojik örtüler ardından soran devrimci olmayan bir solla bir demokrasi ittifakında objektif olarak buluşulmuş olmasıdır. Bu sol Saray rejimi diye ifade edilen bu “otoriter” yönetime karşı bizleri çoktan yedekledi. Yöntemleri, ciddiye almadığımız bize Putinci diye parmak sallayan az zeki ideologlara benziyor aslında. Onlar da ABD’nin Soğuk Savaş zaferini mutlaklaştırmada işe yarar bir ideolojik araç olan siyasi sorunları ahlakileştirme yoluyla (ne yani Saddam’ı mı destekliyorsunla başlamıştı) barışı değil güçlüyü tutuyorlar. Doksanlardan beri bunu Muskgillerden daha kurnazca yapıyorlar, güç göstermek değil zihinleri zehirlemek peşindeler. Sözün özü ben niye NATOcu değilsiniz diye açıkça parmak sallayanları kendi açılarından haklı görürüm, madem AKP’ye karşı demokrasi savaşında aynı siperdeyiz niye demokrasiler cephesi bir açık büfeymiş gibi davranıyorsunuz, mesela AB’ye özenip NATO’ya hakaret ediyorsunuz; Zelensky’yi alkışlayıp Tyahnybok’a faşist diyorsunuz sorusunu açıkça ama tabi kibar olmayan bir biçimde soruyorlar. Buna karşılık, sosyalist solu politik muhtevası olmayan harcıâlem bir barış talebine mahkûm eden Kılıçdaroğlu’nun net NATOcu duruşunda kendini ortaya koyan siyaset ve o siyaseti yaratan bütün bir akıl ve ilişkiler ağıdır. Onlarla kurulan müttefiklik ilişkisidir. İçinde olduğumuz sosyalist sol küme bundan kopamıyor. Böyle de sosyalist solda gerçek ve zorlayıcı bir barış hareketi oluşmuyor.

Aklı çalışan herkesin görebileceği gibi NATO’nun ve temsil ettiği güçlerin umurunda Ukrayna yok. Rus işgalini ikinci bir Afganistan’a çevirip Moskova’da rejim değişikliği hayali kuruyorlar. Böylece Çin Halk Cumhuriyeti’ni çevirmede büyük bir adım da atmış olacaklar. Barış talebi reel politik dikkate alınmadan dile getirildiğinde kuvvetli olanın tarafını tutmaktan başka bir anlam ifade etmiyor. İsrail Ordusu ve Filistin örgütlerinin şiddetini eşitleyen tavırdan zaten bildiğimiz bir tutum. İşgalin ahlaki bir sorun değil politik bir sorun olduğunu hatırlayıp, bu politik soruna yol açan tarihsel, jeopolitik ve demografik sorunlar diplomasi masasında tartışılmalı, çözülebilen çözülmelidir. Bu reel politik çirkin sonuçlara yol açar tabi ama bunların hiçbiri savaştan hele dünya savaşından daha çirkin olmaz. Üstelik savaşmaya meraklı Avrupa Westphalia sonrası asırlar boyunca bu tür çözümleri kısmen becermiştir de. Tarihin sonu özlemi neoliberal küreselleşmenin doksanlar dünyasını Westphalia öncesine, din savaşları dönemine geri götürdü. Doksanlar boyunca Batıcı ideologlar tuttuğu tarafın mutlak zaferi dışında başka bir sonuçla ilgilenmedi, bedelini Iraklılar, Afganlar ve daha niceleri ödedi. Arkasından Libya, Suriye geldi. ABD yedi ya da sekiz ülkede dron saldırılarıyla “terörist” öldürüyor. Fransa Afrika’da birkaç ülkede aktif askeri operasyonlar yürütüyor. Bolivya’dan Honduras’a ve tabi İran, Lübnan gibi beğenilmeyen rejimlere yarı açık müdahale ediliyor. Bugün ise Atlantikçiler de, Avrasyacılar da aynı havada kesin zafer istiyorlar. Bu da savaş olasılığını hatta nükleer savaş olasılığını arttırmak dışında sonuç yaratmıyor. Bunu geçelim.

Kendi sorunumuza gelelim. Yazıyı uzatmayacağım sınıf indirgemeciliği yapacağım. Aman bize Putinci derler korkusundan siyasi hareket değil de barış derneğiymiş gibi açıklamalar yapan teşkilatları görünce şunu düşünüyorum. Geniş Anadolu coğrafyasında neoliberal küreselleşme sonucu proleterleşmiş ezilen ve emekçilerden izole oldukça Cumhur İttifakı iktidarı karşısında çaresizliğimiz dolayısıyla düzen muhalefeti ile bağımız artıyor. Proletaryanın gerçek hareketiyle hemhal olmadan politik muhtevası olan, insanlar kardeş olsun, çocuklar ölmesin, analar ağlamasın temennisi ötesinde bir barış hareketi yaratmak da mümkün değil. O durumda benim yaptığım gibi değerli fikirlerimizi dijital mecralarda yazıp Kenobi serisinin başlayacağı Mayıs ayını beklemeye devam ederiz. Bu devrimcilerin tutumu olamaz. Özgücümüzle siyaset yapmanın bütün kanallarını elimizdekini kollamaya çalışmadan zorlamalıyız, zaten oturduğumuz yerden sadece deklarasyon ve basın açıklamasıyla barış siyaseti de kurgulayamayız. Eğer kendi özgücümüze dayanarak bir siyasi mücadele geliştirmeye girişmezsek size gece izlencesi önerim Disney’in Kenobi’si değil, 1983 yapımı Ertesi Gün olur. İmparatorluk hükmü altında çölde çocuk bakıcılığı yapan adamınki değil nükleer yıkımın ertesinde hayatta kalmaya çalışan Kansaslıların öyküsünü izlemek gelecekte daha çok işinize yarar.

Son Eklenenler