Cumartesi, Ekim 16, 2021

Küresel Hinterlandın Hayaletleri – Phil Neel ile Söyleşi

Phil Neel’in “Hinterland: Amerika’da Sınıfın ve Çatışmanın Yeni Manzarası” adlı kitabı 2018 yılında Brooklyn Rail ile birlikte Reaktion Books tarafından yayınlandı. O günden beri dünyadaki sol çevrelerde geniş çapta dolaşıma girdi. Maalesef henüz Türkçe’ye çevrilmemiş olan bu kitap bizce de küresel kapitalizmin yapısı ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki günümüz işçi sınıfı yaşamı üzerine son yıllarda yazılmış en etkileyici metinlerden biri. 

Temel olarak kent dışı alanların işçi sınıfı ve sınıf mücadelesi açısından önemini ele alan kitap son yıllarda çokça karşılaştığımız önemli meseleleri de bu perspektifin içinde ustaca yoğuruyor. Phil Neel, sınıf mücadelesinin bugünkü küresel durumunu değerlendirirken işçi sınıfının örgütlenmesi sorunundan, yeni sol akımların etkisine, popülist sağın yükselişinden, ABD’de ırk ve sınıf ilişkisine, orman yangınlarından, ekolojik yıkım ve afet örgütlenmesine, taşra işsizliğinden, uyuşturucunun politik uzantılarına kadar birçok meselenin birbiriyle bağlantısını güçlü bir metinle ortaya koyuyor. Kendisiyle ABD örneğinden hareketle çizdiği işçi sınıfı panoramasının küresel düzeydeki karşılığı ve bunun Türkiye’yle ortaklaşan yönleri üzerine söyleştik.

Röportajı PDF olarak okumak için tıklayınız.

İlk olarak kitabın adıyla başlayalım. Coğrafya literatüründen bildiğimiz “hinterland” kavramını, marksist analiz için kullanışlı bir araç olarak yeniden ele alıyorsun. Bu kavram ayrıca bize “çevre”, “kırsal” veya “çeper” gibi halihazırda kullanılan başka kavramları da hatırlatıyor. Fakat sen aslında belirli bir bağlam içinde bir coğrafi alanı yeniden tanımlıyor ve bu mevcut terimleri ortadan kaldırmadan, küresel işçi sınıfının coğrafi dağılımına bakmanın yeni bir yolunu öneriyorsun. Hinterland ile tam olarak neyi kastettiğini bize biraz anlatır mısın?

– Hinterland kavramı, en iyi şekliyle sermayenin hinterlandı ya da birikimin hinterlandı olarak anlaşılıyor. Tıpkı klasik anlamda bir tarım hinterlandı gibi, çevrelediği şehri besleyen ve o şehre bağımlı olan, yönetim ve kâr merkezlerinin dışında ama onlara çok da dışsal olmayan bir alan. Bu terimi kullanıyorum çünkü kapitalizmin bütün dünyaya yayılmış bir bütünlük olduğunun altını çiziyor. Dolayısıyla hinterland küresel ölçekte bir alanı tanımlıyor. Artık kapitalist sistemin bir “dışarısı” yok. Örneğin, Amazon Ormanları’nın kalbindeki en uzak, en temassız gruplar bile sonu olmayan bir birikimin zorunluluğuyla, temelinden yeniden şekillendirilmiş bir iklimde yaşıyorlar; bu sebeple isteseler de istemeseler de kapitalizmin yörüngesinden çıkamıyorlar. Geçmişte, dünyanın başka ağırlık merkezlerine de sahip olduğunu iddia edebilirdiniz; düşüşte de olsalar dünya nüfusunun büyük bir bölümünün içinde yaşadığı eski üretim tarzları mevcuttu. Ya da SSCB’nin veya Çin’in sosyalist döneminin esas karakterinin ne olduğu hakkındaki tartışmalardan bağımsız olarak, reel sosyalizmle yönetilen devletler böyle tasvir edilebiliyordu.

Ama bunların hiçbiri artık geçerli değil. Bazen dolaylı biçimde de olsa, hareketi kapitalizm tarafından tanımlanan tek bir ağırlık merkezi var bugün ve henüz bu merkezin içine çekilmemiş olan her şey onun yozlaştıran yörüngesinde dönüyor. Yalnızca Doğu Bloğu çöktüğü ya da Çin kapitalist bir dönüşüm yaşadığı için değil1, dünya bir bütün olarak uzun ve şiddetli bir “köylüsüzleştirme” sürecinden geçtiği için. Bir zamanlar nüfusun büyük bir bölümünün az ya da çok topraktan geçindiği Sahra Altı Afrika gibi bölgeler bile pazara bağımlılığın arttığını gördü. Bugün dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun, hayatta kalmak için dolaylı da olsa meta toplumuna bağlı olduğunu söylemek yanlış olmaz. 

Bu çok önemli, zira bu durum komünist hareketin geçmişteki ortaya çıkışlarından devraldığımız kimi koordinatlarının değiştiği anlamına geliyor. Dolayısıyla “hinterland” fikri ve küresel olduğu gerçeği, bu politik noktayı da vurgulama girişimi. Artık “çevre” yok, çünkü artık kapitalizmin bir “kıyısı/kenarı” yok. Bunun gerçekten altını çizmek gerek. Çünkü bu değişim, kapitalizmin ayakta kalmasının ancak kendisini çevreleyen ya da kapitalist olmayan bölgelere nüfuz edip oraları yağmalayarak mümkün olduğunu söyleyen kriz teorilerinin tüm yapısını oldukça kararlı bir biçimde parçalıyor. Öyleyse, kapitalizmin kapitalist olmayan dünyadan beslenen bir parazitten daha fazlası olduğunu teslim etmeden emperyal bağımlılık gibi meseleleri nasıl anlayabiliriz? Benzer şekilde, tam anlamıyla küresel hale geldiğinde bile sistemin çökmediği açık ve seçik ortadayken, düzenin uzun vadeli beklentilerini ve krizleri nasıl anlamalıyız? 

Hem kapitalizmi dünyaya yayan tarihsel talanı hem de bugün gerçekten var olduğu şekliyle sınıf mücadelesini anlamak, kapitalizmin kendi şartlarında nasıl işlediğine dair bütünüyle içsel bir anlayış gerektirir. Bu aynı zamanda, ister pratiğe mesafeli akademik solcular tarafından idealleştirilen köylü ve yerli toplumlar biçiminde, isterse eski sosyalist devlet projelerinin serapları biçiminde olsun, çeperin ötesindeki ütopyalara işaret etmeden, komünizmin kapitalizm içindeki sınıf savaşından nasıl çıkacağına dair bir teoriye ihtiyaç duyduğumuz anlamına da gelir. Hinterland kavramının özü, siyasi önemi ve onu ABD’nin ötesinde de geçerli kılan şey bu.

Paul Mattick ile yaptığın söyleşide Hinterland için bir “komünist coğrafya kitabı” tabirini kullanıyorsun. “Komünist coğrafya” kavramını nasıl tanımlarsın? Bugün neyi anlamamıza yardımcı olabilir?

– Bir yandan, hem bir komünist hem de bir coğrafyacı olduğum için, güzel ve sarih bir tanımlama bu -haliyle, benim için siyasi soruların, mekana ilişkin olanlardan ayrılamayacağına da işaret ediyor. Diğer yandan da krizlerin en iyi biçimde (ve kelimenin ilk anlamıyla) iktisadi bir manzara oluşturarak resmedilebileceğini söylüyor. Kitapta ABD’de huzursuzluğun coğrafi yayılımında meydana gelen somut değişiklikleri ve son isyanların ortasında ortaya çıkan, aşılması zor belirgin coğrafi sınırları da tartışıyorum. Örnek vermek gerekirse, şehir merkezlerindeki geniş caddelere ve iktidarı sembolize eden yapılara yönelmeye eğilimli, büyük olasılıkla iyi birer politik gösteri olan, fakat gerçekte göründüğü kadar tehdit edici veya yıkıcı olmayan her yeni isyan dalgasında bu bahsettiğim sınırlar yeniden deneyimleniyor.

Fakat bunların da ötesinde, ABD’deki komünist ya da anarşist örgütlenmelere aşina olan herkesin muhtemelen farkında olduğu şöyle bir durum var: burada belirli bir alandaki bir siyasi tasarıyı gerçekleştirme girişimini güçsüz bir STK projesine ya da kendi içine kapalı ve ayrıksı bir alt-kültür ortamına dönüştürmeden yapma konusunda müzmin bir yetersizlik var. Bir biçimde kazanılmış alanların da politik niteliğini hızla kaybetmesine yol açan, sahici bir beceriksizlik bu. Bu ilk bakışta “coğrafi” bir sorun gibi görünmeyebilir, ama aslında öyle ve günlük yaşamda üstesinden gelinmesi çok zor, çok daha derin bir toplumsal parçalanmışlığa işaret ediyor. Dolayısıyla, birkaç farklı anlamıyla, doğrudan mekânsal bir boyuta sahip olan, siyasi örgütlenmeye dair son derece somut sorular bunlar. Coğrafya kısmı bu yüzden önemli. 

Öte yandan, komünist kısmının da orada olması gerekiyor. Bu tabiri kullanmam, insanların kitabı “marksist coğrafya”, “radikal coğrafya”, ya da daha kötüsü “marksist siyasal iktisat” denen o acınası çelişki ile ilişkilendirmesini önlemek için bir tür engelleyici saldırı biçimi. Bunlar, bazen faydalı olabilecek öngörüler sunsalar da, tabiri caizse, dişlerine pek kan bulaşmamış, genellikle fazlaca mesafeli, akademik araştırma biçimleri. Nihayetinde, öne çıkan “marksist” akademisyenlerin etkin siyasi faaliyetlerinin, ortalama bir DSA2 temsilcisinin yanında yer almakla sınırlı olduğunu görmek pek de şaşırtıcı olmaz. Bu akademisyenlerin neredeyse hiçbiri, Marx’ın projesinin, komünist araştırmanın da kışkırtıcı özüne ayrılmaz biçimde bağlı olan isyancı boyutuna sadık kalamadı. Bugünlerde ABD’de bunu sınamak için bu insanlara 2020 yazında nerede olduklarını sormak yeterli. Yani, “komünist coğrafya” gibi bir ifadeyi kullanmanın ardındaki düşünce, bu komünist tasarıya olan sadakati de araştırmanın merkezine yerleştirmek.

Yine bir söyleşide kitabını “bugün ABD’deki siyaset ve ekonominin bilişsel haritalandırılmasının zayıflığına” cevap olarak yazdığını söylüyorsun. O halde kitabının ayrıntılarına girmeden önce mevcut olanın eleştirisiyle başlayalım. Sana göre günümüz işçi sınıfına ve onun coğrafi boyutuna ilişkin yapılan analizlerin yanlış, yetersiz veya zayıf tarafları nelerdir?

– Aslında şu an bulunduğum Seattle, içinde yaşadığım ilk Amerikan kenti. Neredeyse bir ömürlük vakti kırsalda geçirdikten sonra oraya taşındım ve ekonomik gücüm başlangıçta şehir merkezinde kalmaya bile yetmiyordu. Bunun yerine, banliyölerde ve merkeze uzak ücra köşelerdeki otel odalarında ve kamp alanlarında yaşadım. Buralar genelde toplumsal ve etnik olarak son derece karma bölgeler; teknolojik banliyö yerleşimlerine kıyasla oldukça fakirler ve aşırı zengin kentsel merkez ile tezat teşkil ediyorlar. Daha sonra, şehrin içine taşınıp yerel sol siyasetlerin parçası olduğumda, şehrin insanların onu zihinlerinde canlandırdıkları haliyle, gerçekte mekana nasıl yayıldığı arasındaki temel uyumsuzluk karşısında şaşkına döndüm. Bu insanların çoğunun metropoldeki yoksulların genellikle banliyölerde yaşadığına dair gerçekten bir fikri yoktu. Bu sebeple, politik muhayyileleri bu mekanları içermiyordu. “Şehir içi” örgütlenmesine yaptığı vurgu sayesinde Yeni Sol’dan3 miras kalan, şehrin haritasının farklı etnik yerleşim bölgelerini içeren hayali bir versiyonuna sahiptiler. Bu tarz bir Amerikan solu için banliyöler beyaz insanlar demektir. Seattle ise bunun tam zıddı: şehir merkezi banliyölerden daha beyaz. 

Halihazırda soylulaştırılmış kent merkezinde yaşayan bir avuç solcunun o bölgeyi tüm örgütlenmelerin merkezinde yer almalıymış gibi ele aldığı ve son on ya da yirmi yılın yerinden etmeleri gerçekleşmemiş gibi davrandığı ironik bir durum vardı elimizde. Bu hal bana, musallat oldukları yerler büsbütün değişse de günlük işleriyle uğraşan ya da her zamanki hortlaklıklarını yapan hayaletleri anımsatıyor. Bu arada, konforlu kentsel yaşam tarzlarından vazgeçmeye gönül indirmedikleri için solcu örgütçülerin hiçbiri yoksul insanların yoğunlaştığı banliyölerde yaşamayı da gerçekten istemedi. Tabii ki bu banliyölerin kentsel tasarımları korkunç, konutları eski ve dökülüyor, orada yaşamak için bir araba gerekiyor, vesaire… 

O zamanlar, böyle kültürel çeşitliliği yüksek banliyö mahallelerinde siyasi örgütlenmenin nasıl gerçekleştirilebileceğini düşünmeye yönelik bir çaba bile yoktu. Bugün, vaziyet biraz daha farklı ama bu çok büyük bir fark da sayılmaz. İnsanlar çoğunlukla konuşup eyleme geçmiyor, ya da yeni mahallelerde, tekrar tekrar başarısız olmaya mahkum olan aynı örgütlenme stratejisini denemeye devam ediyorlar. Ama o vakitten bu yana, örgütlenme konusunda bir nebze olsun başarılı olan birileri varsa, o da Demokrat Parti’nin ilerici kanadı ve onların sendika ve sivil toplum ağlarıyla, bu gurupların DSA’daki küçük ortaklarıdır.

Bunların dışında, bu insanların kırsal kesimler ve uzak hinterland şehirleri hakkında sahip oldukları korkunç fikirler vardı: büyük kentsel merkezlerin yörüngesinden uzakta, çoğunlukla birkaç ana sanayiye bağımlı, küçük metropol alanlar. Bu fikirler kırsal Amerika’nın tamamen beyaz insanlardan oluştuğu ve oralardaki herkesin ırkçı muhafazakarlar olduğu varsayımlarını da içeriyordu. Bu, elbette, bütünüyle yanlış. Bu tip bir ahlaki çıkarım, yerleşimci kolonyalizmin şiddet tarihini ve beyaz yerleşimci ütopyasının çökmüş yanılgılarından doğan ideolojik canavarlıkları anlamak için de işimize yaramıyor. Bunun da ötesinde bu yargı daha alçak bir ideolojik amaca da hizmet ediyor: kırsal alanla etkin örgütlenme bağlarının kurulmasını engellemek ve kentlerdeki kırsal göçmenleri, genel olarak çok daha yoksul olmalarına ve halihazırda statükonun eleştirisine yatkın olmalarına rağmen, bu siyasi örgütlenmelerden uzaklaştırmak.

Sonuç olarak, kötü bilişsel haritalandırma temelde şu anlama geliyor: Etrafınızda ne olduğunu bilmiyorsunuz, insanların gerçekte nasıl yaşadığını ve herhangi bir şeyin gerçekte nerede olduğunu bilmiyorsunuz, hal buyken örgütlenme konusunda herhangi bir strateji formüle edemezsiniz, zira yapacağınız her şey başarısız olacaktır. Artık var olmayan koridorlarda dolaşan bir hayalet gibisinizdir. 

Neoliberal İslamcı Akp neredeyse 20 yıldır iktidarda ve ana seçmen tabanı Türkiye hinterlandı diyebileceğimiz bölgelerdeki işçi sınıfı olmaya devam ediyor. Cihan Tuğal’a göre, İslamcı hareket, Türkiye’de 70’li yıllardan bu yana Leninist örgütlenme yöntemini kullanan iki büyük siyasi hareketten biri. Leninist Sağın Yükselişi adlı makalesinde ise Tuğal, Amerikan sağ siyasetinin de benzer bir örgütsel yapıda olduğunu savunuyor. Bu tez, Amerikan’nın iç eyaletlerindeki alternatif sağın varlığı ve milis oluşumu tasvirlerinle de bir şekilde örtüşüyor. Demokratların, Amerikan hinterlandını gözden çıkarılmış bir bölge olarak gördüğünü ve bu bölgelerde sadece Cumhuriyetçi Parti’nin örgütlendiğini ileri sürüyorsun. Tuğal’ın ortaya koyduğu bu iddiayı nasıl değerlendirirsin? Bu bağlamda, Türkiye ve Amerika’yı birlikte düşünürsek, genel olarak sağ siyasetin küresel hinterlandda doğal bir üstünlüğü mü var yoksa bu bölgelerin potansiyelini erkenden keşfetmiş ve olası bir sınıf savaşını önlemek için buralara siyasi yatırım mı yapıyor? Küresel hinterlanddaki güncel siyasi ve örgütsel manzarayı nasıl yorumluyorsun?

– 2010’ların ikinci yarısında, Amerikalı gazeteciler arasında, Trump’ın yükselişini betimlerken eski Leninist metaforlara başvurma modası vardı. Hatta bu fikirler, bizzat Steve Bannon gibi Trump’ın kampanyasına dâhil olan insanlar tarafından geliştirildi. Ancak çok geçmeden ileri gelen liberal medya kuruluşlarının da aynı derecede aptalca karşılaştırmalar yaptığı görüldü. Açık konuşayım: ABD’de aşırı sağın harekete geçirilmesi hususunda kesinlikle “Leninist” bir taraf yok -tabii bu terimi “bir düzeyde örgütlenmiş” olmaktan başka bir anlamda da kullanıyorsanız. Daha ötesi, bence ABD aşırı sağını Hizbullah gibi bir yapıya veya ülkenizdeki AKP’nin destek tabanına benzetme girişimleri, temelde Amerikan siyasetinin içeride ve dışarıda, evrensel olarak boka sarmış olduğu gerçeğini de gözden kaçırıyor. Aşırı disiplinli veya gerçek halk desteğine sahip olduklarını ve İslamcılar gibi hinterland bölgesi inşa edebildiklerini söylemek, onlara hak ettiklerinden fazla bir güç atfetmek olur. 

Şimdi, işin gerçeği, gelecekte ABD’de böyle bir yapının olması için genişleyen bir alan var ve aşırı sağ, önümüzdeki on yıllarda bu durumdan yararlanmaya daha hazır hale gelebilir. Ancak bu, böyle bir kapasitenin hâlihazırda var olduğunu iddia etmekle kesinlikle aynı şey değil. Demek istediğim Lübnan’da Hizbullah’ın ülke hinterlandının en yoksul bölgelerindeki yükselişi, en azından kısmen, popüler “sosyal kalkınma” programları yürütmelerine, savaşta ölen mücahitlerin ailelerini desteklemek için okullar, hastaneler ve hayır kurumları açmalarına bağlanabilir.

Ama açık konuşalım, bugün Amerikan aşırı sağını dolduran özel türden aptallar, bu gibi çalışmaların hiçbirini yapamaz. Bir hastaneyi işletmeye çalıştıklarını hayal etmek oldukça komik. Ben sadece, aşırı sağın gelecek neslinin bunlardan bazılarını yapabilecek kapasiteye sahip olabileceğine ve beklediğimiz gibi olmayabileceğine işaret ediyorum. Benzer şeyler bugün kırsal uzak hinterlandda belirsiz bir şekilde görülebilir, ancak yakın hinterlandın (büyük şehirleri çevreleyen banliyö bölgelerinin) aslında bu bakımdan daha önemli olduğunu da vurguluyorum. Esas savaş alanı bu bölgeler olacak.

Şimdi, sağın hinterlandda (özellikle uzak hinterlandda) doğal bir üstünlüğü olup olmadığına gelirsek, kesinlikle hayır. Hizbullah örneğine dönelim. Çoğu insan Hizbullah’ın kökenini ve İsrail’in Güney Lübnan’ı işgaliyle yükselen mücadelesini biliyor. Ancak daha önce, güneydeki uzak hinterlandda örgütleyici baskın gücün komünist parti olduğu gerçeği göz ardı ediliyor. Hizbullah’ın yükselişi çok yönlü bir savaştı; İsrail’le savaş, komünistlerle savaş, hükümetle savaş. Ortadoğu’da tekrarlanan bir hikâye. Sağ siyasetin uzak hinterland üzerinde doğal bir iddiası yok ve hatta genel olarak hinterland üzerinde de yok. Aslında birçok yerde yükselişi ancak anti-komünizm adına bol miktarda dış fon sağlanmasıyla mümkün oldu. Bence Türkiye’de, bir yanda AKP’nin kendi uzak hinterland tabanı varken, diğer yanda Kürtlerin de uzak hinterlandda bir tabanı olduğu gerçeği bunu iyi bir şekilde resmediyor. Hinterland dediğimiz açık bir savaş alanı.

Bununla birlikte, ABD gibi yerleşimci-sömürgeci ülkelerin biraz farklı bir yerde konumlandığını düşünüyorum ve özellikle böyle zamanlarda buralardaki sağa eğilim daha güçlü olagelmiş. ABD’deki tarihsel sol yapıların bile temel olarak yerleşimci programı kabul ettiğini ve örneğin çoğu erken dönem Amerikan anarşist ve ütopik sosyalist projelerinin, tam olarak yerli halkı yerinden eden beyaz yerleşimci projeleri olduğunu hatırlatmakta fayda var. Genel anlamda hepimizin yerli topraklarını işgal ettiğimizi, ya da bugünlerde genel kurul toplantılarında görev savma kabilinden bu konuda ne deniyorsa onu kastetmiyorum. Ancak kelimenin gerçek anlamıyla anarşist komünler, yerlilerin o zamanlar hala kullanımda olan, önemli mevsimsel yerleşkelerinde inşa ediliyordu. Bu tarihten ilham alan herkes, beyaz yerleşimci ütopya ile sosyalist ütopya arasında her zaman güçlü bir örtüşme olduğunu kabul etmek zorunda. Bu, aynı zamanda ABD’deki görünürde sol siyasetin bile özünde sağcı bir karineye sahip olmaya yatkın olduğu anlamına geliyor.

Ancak bu, ABD’de sağ ideolojinin nasıl sürekli yeniden üretildiğine dair bir yanlış anlamaya neden oluyor sıklıkla ve gerçek şu ki bu süreçler zaman içinde değişiyor. Örneğin insanlar yerleşimci sömürgeciliğinin devam eden bir proje olduğunu düşünebilirler. Ancak projenin başlangıç aşamasını -yerleşim süreci ve hemen sonrasını-, projenin olgunluk evresiyle, iyimser bir bakışla projenin giderek zayıflamasıyla, ya da kötümser bir açıdan ırksallaştırma sürecinin belli maddi sınırlara ulaştığında geçirdiği periyodik krizler ve yeniden icat edilme olarak düşünebileceğimiz evreleriyle birleştirme eğilimindeler. Fakat her aşamada sağcı tahayyülün doğası da değişiyor.

Esasen, bu sağcı nüve son derece güçlü ve burada proletaryanın belirli fraksiyonlarının (ırksal hiyerarşiye yaslanarak) diğerlerine kıyasla elde ettiği maddi karşılık da önemli. Bu mitosa göre yerleşimciliğin çok önemli olmasının nedeni bu -çünkü toprak, toplumsal gücü ırka göre tanımlayan ilk gerçek değişim birimiydi ve nüfusun yerleşimci olmayan kesimlerine layık görülen soykırım veya köleleştirmenin diğer yüzü olarak yerleşimcilere dağıtıldı. Bu sağcı nüve tarihsel olarak o kadar güçlüydü ki, yerleşimci miti önemli ölçüde sosyalist tahayyülle de çapraz etkileşime girdi. Olgunlaştıkça güçlü bir mitos olmaya devam etti ve 20. yüzyılın tanımlayıcı unsurları olan Amerikan emperyal şovenizminin ve beyaz çete şiddetinin ortaya çıkmasına yardımcı oldu. Bu açıdan ırk çatışmalarının birçoğunun toprak mülkiyeti ve mülkiyet değerlerinin denetimine ilişkin sorular olarak ifade edilmesi tesadüf değil.

Bununla birlikte, bazı noktalarda, bu mitosu destekleyen maddi temeller daha kırılgan hale gelmeye başlıyor. Irksallaştırma, yalnızca koordinatlarının yeniden yapılandırılmasıyla çözülebilecek periyodik krizlere giriyor. Bir noktada da, beyaz yerleşimcinin ütopyası dalında çürümeye başlıyor. Aksi mümkün değil, çünkü bu, proletaryanın gözleri önünde sürekli ışıldayan, mülksüzlerin fraksiyonlarını birbirinden ayırmaya yarayan bir serap işlevi görüyor. Bu yanılsama ancak gerçek gibi göründüğü ölçüde işe yaradı ve ona inanan nüfusun bir kısmına maddi faydalar sağladı. Fakat, sistem için bu faydaları bir bütün olarak korumak -özellikle bu krizler, tarihsel olarak, “beyaz”  kabul edilenlerin genişlemesini de beraberinde getirdiğinde- giderek daha da maliyetli hale geldi. Aslında ABD’de ırksallaştırmada eski kesinlikleri sarsan başka bir inşa krizi daha var. Bugün aşırı sağ imgesi, toprağın işlenmesinden veya muhafaza edilmesinden çok, eski beyaz yerleşimci ütopyasının çöküşüyle ​​ilgili.

Kitapta bu sürecin başlangıcını ve bugünkü erken dönemlerini belgeledim. Gelecekte ortaya çıkacak aşırı sağ hareketlerin daha en baştan bu özellikleriyle tanınamayacağını savunmamın bir nedeni de bu. Esas sorunuza gelecek olursak: Bu, aslında ileride ABD’deki aşırı sağ hareketlerin, İslamcıların eylemlerine öykünmek zorunda kalacak olma nedenlerinden biri. Çünkü yerleşimci projesiyle oluşmuş mevcut sağcı ideolojiye yönelik bu erken eğilimler artık eskidi ve gücünü yitirdi.

Geçtiğimiz aylarda Süveyş Kanalı’na sıkışan bir konteyner gemisi, küresel maddi altyapı ağının ne kadar kırılgan ve savunmasız olduğunu bize gösterdi. Gemi kurtarıldı, ancak tek bir geminin küresel ticaretin %12’sini etkilemesi dünyadaki kritik lojistik geçiş noktalarında yapılabilecek toplu eylemler ve işçi militanlığı açısından bir ilham kaynağı oldu. Kitapta, esas olarak, küresel anlamda yaratıcı sektörlerin yuvalandığı, finansallaşmış ve yüksek teknolojiye sahip büyük şehirlerin merkezlerinden ziyade, hinterland yerleşimlerinin, temel olarak küresel lojistik ağlardaki stratejik önemleri ve küresel üretim ve tedarik zincirlerini temelden sakatlama kapasiteleri nedeniyle, gelecekteki proleter mücadelelerin potansiyel çarpışma alanı olduğunu savunuyorsun. Sence ortaya çıkması muhtemel bu çatışmalara hazırlanmak için ne yapabiliriz? Komünistlerin hinterlandda örgütlenmesi için olası stratejiler nelerdir?

– Bu muhtemelen en önemli soru ancak ne yazık ki net bir cevabım yok. Açıkçası, olası stratejiler sorusu gerçekten yerel koşullara bağlı. Örneğin, bu tür sorulardaki “biz” kim? Gerçek şu ki, beş kişiden bahsediyorsanız, “komünist stratejinin” doğru kelime olduğunu düşünmüyorum, kapsam bakımından biraz fazla geniş kaçıyor. Çoğu zaman daha ayakları yere basan ve daha sebatkar bir yaklaşıma ihtiyacımız var. ABD gibi yerlerde, komünistler arasında genel örgütlenme düzeyi o kadar düşük ki her türlü örgütlenmenin ileriye doğru bir adım olduğunu söylemek insana cazip geliyor – buradaki sorun, insanların genellikle tuhaf küçük cemaatler kurması ve bunlara “örgütlenme” demesi. Yani, bu genellikle kötü bir tavsiye denebilir. Ancak gerçekçi olursak, çoğu Amerikan şehrinde bu anlamda kurulmuş bir “biz” son derece az. Belki kâğıt üstünde konuyla ilgilenen birçok insan vardır, ancak her türlü işi yapmaya yetkin, istekli ve yetenekli insanlar derseniz? Çok az. Yine de bunun yarattığı aptalca bir büyüklük duygusu da var.

Başka ülkelerde, çok daha büyük bir örgütsel kapasite mevcut olabilir, ancak onlar da fazlasıyla parçalanmış haldeler. Bu koşullarda, kaçınılmaz olarak hayal kırıklığı yaratacak bir sosyal demokrat partiyi iktidara seçmek gibi asgari kazanımlar etrafında oluşturulan bir koalisyon siyaseti bu parçalanmanın üstesinden gelmek için güçlü bir cazibe yaratıyor. Böyle bir siyasi tavır tabii ki başarısız oluyor. Fakat sonra herkes bu başarısızlığı unutup aynı tavrı tekrara girişiyor. Komünistler, içinde oldukları koalisyonların çöküşünden sağ çıkmak için nadiren yeterli fiili etkiye sahipler. Bu türden, en düşük ortak payda olunan koalisyonlara katılmak, herhangi bir komünist grup için ötenazi yapmak gibi, çünkü grubun enerjisinin büyük bir kısmı yavan liberal projelere adanıyor ve aradaki farkı artık anlayamaz hale geliyorsunuz. Tüm bunlar, yeni üye kazanmak veya bazı başka saçmalıklar için meşru görülüyor. Fakat, sayılar da asla bunu doğrulamıyor.

Diğer yandan, ABD’de ve dünyada meydana gelen sosyal değişimlerle en azından ilgilenen çok sayıda insan var. Sadece on yıl öncesine göre bugün komünizmle açıkça veya en azından potansiyel olarak ilgilenen çok daha fazla insan var. Yine de mevcut hiçbir komünist grup bundan faydalanmayı başarabilmiş değil. Anarşistler bile, anarşizmin 2000’lerin başlarındaki küçük çaplı solcu sosyal ortamlardaki egemenliğine rağmen, bu insanları ciddi sayılarda kendilerine çekmekte başarısız oldular. Ve elbette “demokratik merkeziyetçi” yapılardan geri kalanlarıyla birçok sosyalist cemaat -ABD’de bunlar neredeyse tamamen Troçkistlerden oluşuyor- tam da bu şekilde (öğrencileri ve dinamik ilerici kişilerleri kendilerine çekerek) üye yapmak üzere çabalarken feci şekilde başarısız oldu. 

Buna karşılık, bundan geniş ölçekte yararlananlar en açık, muğlak ama sınırlı örgütlenmelerdi: DSA gibi grupları ve belki İspanya’daki Podemos’u bu şekilde kategorize edebilirsiniz. Elbette bu durum çok kötü çünkü böyle grupların asıl siyasi menzili, merkeziyetçilerin biraz solunda yer alan geleneksel liberalizmden başka bir şey değil. Ama mevcut konumlarında aydınlatıcı bir taraf da var, çünkü DSA gibi bir grubun gerçek gücünün, küçük seçim zaferleriyle hiçbir ilgisi yok. Bu daha çok, eğitsel girişimleri, kültürel varlıkları, üyelerinin fiilen dışarı çıkıp bir şeyler yapması gerçeğiyle ilgili bir durum. Sıradan bile olsa, kapı kapı gezmek gibi net bir varlığı olan şeyler bunlar ve hatta, allah göstermesin, sıradan insanların şikayetlerini ideolojik kazanca dönüştürmeye çalışmadan dinlemek gibi.

Şimdi, bu karamsar tablodan sonra, bazı komünist ve anarşist fraksiyonlar açısından, ancak daha küçük ölçekte bir miktar başarı olduğunu da düşündüğümü söylemek isterim. Pek çok ülkede komünist pratiği yeniden kelimenin gerçek anlamıyla ele almaya başlayan küçük gruplar ve insan ağları var. Bu pratikten kastım bu grupların ideolojik ve ahlaki niteliklere kıyasla fiili çabaya daha çok vurgu yapmalarıyla ilgili. Ama elbette bunlar isim yapmış büyük örgütlenmeler değil. Burada hala küçük insan gruplarından bahsediyoruz. Burada büyük bir ilerleme olarak gördüğüm şey ise bu küçük toplulukların bazılarının en azından küçük olduklarını ve büyük stratejiler belirleyen yapılarda olmadıklarını kabul etmeleri. Bunu bir kez kabul ettiğinizde eğitimi, beceriler geliştirmeyi ve dışa karşı açıklık gibi özellikleri vurgulayan pratik bir yönelime girebilirsiniz.

Parlamentoların önünde ya da kentlerin finans merkezlerindeki parklarda yapılan işgal eylemlerinin etkisi hakkında tereddütlerin olduğunu biliyoruz. Paul Mattick ile yaptığın röportajda “görünürlük siyaseti” ve “güç siyaseti” arasında bir ayrım yapıyor ve görünmez bir alan olduğu için hinterlandın temsiliyet düzenine yaslanan bir görünürlük siyaseti için çekici olmadığını belirtiyorsun. Fakat siyasetin vurgusunun görünürlük meselesinden fiili güç sorunlarına kaydırıldığında hinterlandın merkezi önemde olduğu gerçeğinin belirginleştiğinden de bahsediyorsun. Bu perspektiften bakıldığında devam etmekte olan global ayaklanmalar hakkında ne düşünüyorsun? Bugünün mücadelelerinde şehirden hinterlanda doğru bir kayma görüyor musun? Türkiye’de kent çeperlerindeki ve taşradaki hinterland bölgelerinde işçi direnişleri ve grevler giderek artıyor; fakat bu direnişlerin etkisi ana akım siyasete ulaşmakta zorlanıyor. Sence şehir merkezlerindeki eylemleri güç siyaseti açısından daha yararlı hale getirmenin bir yolu var mı?

– Amerika için bu durum hâlâ oldukça büyük bir engel. Rockford, Illinois; Kenosha, Wisconsin ve Rochester, New York gibi şehirlerin hinterlandında ortaya çıkan ayaklanmalar gündeliği ciddi biçimde sekteye uğratma ihtimallerine rağmen bu orta ölçekli kentlerin merkezlerine doğru kayma eğilimindeydi. Bu konuya örnek olabilecek önemli bir vaka da Louisville, Kentucky. Çünkü herkes Breonna Taylor olayında4 mahkemenin verdiği kararın bir ayaklanma dalgası oluşturacağını düşünmüştü. UPS’in dünya dağıtım merkezlerinden biri olan Worldport yük havalimanı bu şehirdeydi ve onu işgal etmek büyük bir sıçrama yaratabilirdi. Ama bu ihtimal gerçekleşmeye bir an bile yaklaşmadı, çünkü protestolar ağır biçimde silahlandırılmış polislerin konuşlandığı küçük ve boş şehir merkezine yönlendirildi.

Son zamanlarda merkez banliyölerinde meydana gelen iki ayaklanmadan bahsetmekte fayda var: Kenosha, Wisconsin ve geçtiğimiz yaz bir ayaklanmanın alevlendiği Minnesota’daki Brooklyn Center. Birkaç sene önce Ferguson’da olanların aksine bu banliyö ayaklanmaları devlet güçlerinin yoğun baskısı ve sağcı grupların sağlam bir mobilizasyonu ile karşı karşıya kaldılar. Bunun bir sebebi son aylarda tüm Minneapolis ve Milwaukee bölgelerindeki polis etkinliğinin arttırılması ve çevre şehirlerin de polis birliklerinin de bu tarz durumlar için hazırlıklı hale getirilmesiydi. Fakat bence bir diğer önemli sebep iktidar sahiplerinin Ferguson’da yaptıkları hataların da farkına varmasıydı. Demokratlar bu banliyö bölgelerindeki yumuşak baskı kapasitelerini etkin biçimde arttırdı; para ve eğitim imkanları bu banliyölerin polis birliklerine hızlıca akıtıldı. 

Fakat söylediğiniz doğru, diğer ülkeler açısından bu tespitiniz çok daha doğrudan bir karşılık buluyormuş gibi görünüyor. Geçenlerde Hinterland’ın Fransızca baskısı için bir önsöz yazdım. Bu mesele açısından Sarı Yelekliler çok iyi bir referans. Hinterlandlardaki isyanlar açısından belirleyici olan özellik şu: bu hareketler grev, ayaklanma, blokaj gibi net biçimde politik niteliklere sahip eylem pratikleri içeriyor olmalarına rağmen açıkça “apolitik” denebilecek bir karakterdeler. Tabii ki gerçek anlamda apolitik değiller ama pragmatikler, eylemin kendisini ilk sıraya alıp ideolojiyi onun arkasına koyuyorlar; çünkü şunun net biçimde farkındalar: bugün kimsenin “ne yapılması gerektiğine” dair fikrî düzlemde tatmin edici ve güçlü bir cevabı yok. Bu konu hakkında düşünmenin sonu da solcuların iyice sıradanlaşmış, artık çekilmez hale gelmiş “faşizm” çığlığına çıkıyor. Fakat aslında bu bir kayıp değil, bu durum bu eylemlere solun bugün olduğu biçimiyle dahil olmasından gene de çok daha iyi. Ama bu şu gerçeği de değiştirmiyor: komünistler bu eylemlerin parçası olabilirse sonuçlar çok daha iyi olur. Bu da demek oluyor ki komünistlerin diğer mevcut sol siyasetlerin toplumsal pratiklerinden edindiği bütün bagajı üzerlerinden atıp kurtulması gerekiyor. Kendini beğenmiş, burnundan kıl aldırmaz tavırlarını bir kenara bırakıp iletişime açık ve tevazu sahibi bir yaklaşım edinmeleri ve mücadele süreçlerinde belli ihtiyaçları karşılayacak yetenekler de geliştirerek bu eylemlerin parçası olmayı hak etmeleri gerekiyor. 

Kitapta “sınıfın karakterini şekillendirenin üretimin karakteri olduğuna” dair çok doğru bir hatırlatman var. Bugün, asli proletarya5, prekarya, dışlanmış ya da maaşsız çalışanlar, küresel fabrika, hatta endüstrileşme sonrası dönem gibi kavramsallaştırmalardan bahsediyoruz. Sınıfların sürekli yeniden şekillendikleri bir değişim içerisinde oldukları ortada. Küresel proletaryanın bugünkü sınıf kompozisyonunu nasıl tanımlarsın? Proletaryanın hangi bölümü ya da bölümlerini, bugünün ya da geleceğin komünist hareketlerinin -ya da senin bu mücadeleler için kullandığın Marksist tabir ile “tarihsel partinin6”- temel yapı taşları olarak görüyorsun?  

– Devrimci özne ancak devrim sürecinde ortaya çıkar. Bir devrim kendini inşa ederken devrimci özne de onunla birlikte inşa olur. Fakat henüz devrim söz konusu değilse ya da bir devrimin doğmakta olduğuna dair net işaretler yoksa gelecekte olması muhtemel devrimci bir atılımın öncül temellerine dair söz söylemek pek de mümkün değil. Geçmişteki devrimler de bu mantıkta işlememiş. Hatta Çin Devrimi gibi bariz bir örneği işaret edip bunun köylü temelli olduğunu söyleseniz dahi bu tehlikeli bir yüzeyselleştirme olur. Aslında, Çin Devrimi’ne giden yolda, Uzak Doğu’daki birçok yerel varolma biçimi (ya da birçok farklı “köylü” hayatı) içerisinde komünistler bazı bölgelerde diğerlerine göre çok daha kolay örgütlenebilmişlerdi. Özellikle devrimin erken döneminde çok önemli olan bu kolaylığın, hali hazırda toplum içerisinde var olan çetelerin gücü, demiryolu işçileri gibi (başka yerde yaşayan insanlarla bağlantıları olan) belirli endüstriyel işçi sınıfı fraksiyonlarını örgütleyebilmiş olmak ve belli bölgelerdeki sınıf ilişkilerinin nasıl kurulduğu gibi bazı yerel rastlantılar ile oldukça ilgisi var. Bugünden bakarsak, o dönemde ve dünyanın o bölgesinde ortaya çıkan herhangi bir devrimin, orada yaşayan insanların çoğunun köylü olmasından dolayı köylü temelli olduğu açıktır. Fakat bu teori bize köylülerin hangi bölümünün ve hangi erken endüstriyel proletarya katmanlarının devrime öncelikli olarak dahil edildiğine ya da daha temel önemde olduğuna ve bunun nedenlerine dair herhangi bir kavrayış kazandırmaz. 

Bugün de aynı şekilde, gerçekleşecek bir devrimin esas unsurunun proleter kitleler olacağını söyleyebiliriz. Fakat insan nüfusununun ezici çoğunluğunu protelerlerin oluşturduğu bir dünyada bunu diyerek aslında pek de bir şey söylemiş sayılmayız. Ayrıca başlangıç noktasında olan eylemlerin çok azının derli toplu bir söyleme ve bilinçli siyasi aktörlere sahip olduğunu hesaba kattığımızda bu bizim için de bir açmaz olur. Bu sebeple gelecekte ortaya çıkacak olan devrimlerin komünist bir karakterde olmasını garantilemek için komünistlerin bu sürece müdahil olması gerekiyor. Fakat “tarihsel parti”nin kendi başına yeterli olduğuna ya da tarihin rastlantısal olarak komünist bir netice doğuracağına dair kesin bir inancım da yok. Bu, nehirde balık tutan birinin yanındayken, onun balık tutup tutmadığından bağımsız olarak suyun içinde balıkların olduğunu fark etmeye benziyor. Ya hedefi yanlış anlıyoruz ya da balıkların nehrin akışında sürüklenip ayağımıza gelmesini beklemeye meyilliyiz. Bu kaba metafor biraz saçma gelebilir ama ne demek istediğimi anlamışsınızdır. 

Bu konuda aslında çok “ortodoks” olduğumu söyleyebilirim. Çünkü (Bordiga’nın “kısa ömürlü partiler” dediği) resmi pratik partilerin önemli olduğunu ve bu pratikte işleyen partilerden oluşan bir ekosisteminin tarihsel partiden köklendiği ve onunla beraber hareket ettiği durumda [Marx’taki anlamıyla] komünist parti dediğimiz yapıyı oluşturacağını düşünüyorum. Komünist parti, ya da adına başka ne derseniz deyin, komünist bir devrim için şart. Fakat bugün halihazırda var olan bir komünist partiden söz edilemez elbette. Daha çok tarihsel partinin ortaya çıkışlarını kendine kerteriz alan küçük komünist gruplar ve onların etrafında kümelenmiş insanlardan bahsedebileceğimiz bir aşamadayız. Bu şartlarda küçük çaplı pratikleri ve “kısa süreli” partileri ile deneyler yapıyor, tarihsel partinin tutuk devinimi içerisine kendilerini yerleştirmeye çalışıyorlar. Dalgadan sonraki çukurda hayatta kalmaya ve diğer pratik partiler ile bağlantıya geçip, miselyum gibi düşünebileceğimiz bir ağ oluşturup gelecekteki (bunu umabiliriz herhalde) komünist partiyi köklendirmeye çalışıyorlar. Bu tarz komünist örgütlenme ve eylem ön hazırlıklarının en iyi şekilde karşılık bulabileceği ve sonuç alabileceği yerleri tespit etmenin yolu deneme süreçlerinden geçiyor ve her deneme sürecinde olduğu gibi katı dogmatik fikirlerin girdileri önceden sınırlandırmasına ve bizi gerçek sonuçlara karşı körleştirmesine izin vermemeli. 

Bu gerçekten basit bir nokta ama tekrarla vurgulamak gerekiyor. Erken aşamalarda komünist bir örgütlenmenin yeşermeye elverişli olduğu yerler mutlaka vardır. Ama bunların nerelerde olduğunu bulmak için denemeler yapmak gerekiyor. Evet bu denemelerden bazıları entelektüel süreçler: Bir hipotez kurmak, kısıtlı kaynakların en kısa sürede sonuç vereceği yerleri bulmayı ve neden buralar olduğu hakkında düşünmeyi gerektiriyor. Ama hipotez kurmak tek başına yeterli değil. Gidip bizzat bu hipotezleri denemeniz gerekir. Bu noktada sık düşülen iki hata var diyebiliriz: İlki sonsuz hipotezler kurarak hiçbir deneme yapmamak. İkincisi düşünce ve analizden uzak sonsuz bir “örgütlenme” çağrısı. Milyon tane rastlantısal deney yapıp sonuçları asla kaydetmemek ya da kaydetsek bile bunları asla bütünsel bir şekilde incelememek gibi.

Hipotez kurmak derken de neden bahsettiğimiz konusunda net olmak gerekiyor. Çoğu insan “Komünist devrimin başarısının temel unsuru kimler olacak?” sorusunu, “Komünist devrime çıkış noktasında kimler en bağlı olacak?” sorusu ile bir görüyor, ama esasen bunlar ayrı meseleler. Tam da burada lojistik sektöründeki işçiler hakkındaki kafa karışıklığı ortaya çıkıyor. Hatta bunu “asli proletaryanın” herhangi bir tanımına doğru da genişletebiliriz. Bu sektörlerdeki işçiler arasında örgütlenme sağlamak kesinlikle stratejik olarak çok önemli. Onların çalıştıkları şirketlerin kapanması, üretim zincirinde domino taşı etkisi yaratıyor, büyük depoların (ve aynı zamanda okulların ve hastanelerin) olduğu bölgeler Amerika’nın birçok şehrinde coğrafi olarak işçi nüfusunun en yoğun olduğu yerler, ve de özellikle lojistik sektöründeki işçilerin komünist örgütlenme açısından tarihsel olarak önemli bir rol oynadığı biliniyor. 

Yani lojistik işçilerin eninde sonunda başarının ayrılmaz bir parçası olacağını söyleyebiliriz. Ama bu, onların örgütlenmeye daha istekli olacağını söylemek ile aynı şey değil. Lojistik işçilerin komünizme dair daha açık olduklarına dair ortada bir kanıt da yok. Kitapta değindiğim nokta şuydu: Amerika’da huzursuzluğun olduğu bölgelerin, yoksullaştırılmış kenar mahallelerde, her geçen gün artan sayıda genç insanın katıldığı isyanların yükseldiği alanların lojistik endüstrisinin yayıldığı coğrafyalarla kesişmesi manidar.

Bu konu kitapta tam olarak net değildi sanırım ama burada netleştirmeye çalışayım: Lojistik işçilerinin büyük kitlesel grevler organize edeceğini öngörüyorum demek istemiyorum. Bunun yerine şu soruyu soruyorum: polis cinayetlerine isyan eden bir grup gencin başlattığı hareketler yavaş yavaş kent çeperlerinde ve kent dışı alanlarda odaklanyor gibi gözüküyorsa, bu isyanların lojistik altyapı alanları ile kesişmesi ve etkileşime girmesi için daha ne kadar zaman gerekiyor?

Benzer şekilde, bir sonraki ekonomik kriz vurduğunda ya da şirketlerdeki teknolojik gelişmeler sonucu istihdam azaldıkça bu işçi sınıfı mahallelerine ne olacak? Şu anda ekonomik olarak aktif, lojistik sektörüne bağlı kent dışı alanların bazılarında eğitim düzeyi düşük işçilerin iyi maaş ödeyen işler bulabildiği yönünde bir gerçeklik var. Tabii ki ücretleri daha da yüksek olabilir ve işyerindeki olanaklar geliştirilebilir. Fakat insanların, kitabın son bölümlerini okuduklarında işçilerin marjinal maaş artırımı talebi ve işyerindeki sağlık koşullarına dair istekleri dolayısıyla lojistik sektöründen yeni bir işçi hareketinin doğacağını söylediğimi düşünmelerini biraz absürt buluyorum. Tabii bu istekler karşılanabilir ve kesinlikle sektör içinde artan bir örgütlenme de olacaktır. Ama demek istediğim şey bu değil. Sonuç olarak hinterland bölgelerinden aktardığım hikayelerin çoğu depolarda çalışmak hakkında değil. Evsiz ya da hapiste olmak hakkında. Sonuç olarak kitap kriz ve çöküş ile alakalı. Esasen her şey sekteye uğradığında bu yerlere ne olacak, yeni gelecek işsizlik dalgaları buralarda nasıl bir hava yaratacak diye soruyorum. Başka yerlerden buraya göçmüş ebeveynleri ile bu çevrelerde doğup büyümüş genç kuşakların davranışları arasında ne gibi farklılıklar görebileceğiz?

Lojistik iş gücünün belirli sektörleri içinde tabandan ve kendiliğinden örgütlenme eğiliminin güçlü olması dolayısıyla komünist örgütlenme girişimlerinin buralarda daha etkili olma potansiyeli olduğu düşünülebilir. Diğer yandan The Bessemer, Alabama sendikalaşma kampanyası, geleneksel bir sendikacılığın burada iyi bir strateji olmayacağını gösteriyor. Bunun birçok sebebi var. Benim tecrübelerim işçilerin sendikanın haklarını ne kadar koruyabileceğine dair şüpheleri olduğunu gösteriyor ve bunda haklılar da. Çünkü Amerika’daki sendikalar özlerinde etkisizler. Dolayısıyla buralarda örgütlenme fikrinin pratikte denenmesi gerektiğini düşünüyorum. Benim hissiyatım bu bölgelerdeki lojistik işçileri arasında ev kiralarının düzenlenmesi ve [pandemi sürecinde] askıya alınması için oluşturulan kiracı örgütlenmelerinin bahsettiğimiz sendikal örgütlenme çabalarına kıyasla daha başarılı olduğu yönünde. Bu başarı hem eylemlilik sürecinde radikal fikirlere yönelen insanların çokluğu açısından hem de bu eylemler sonucunda elde edilen kazanımlar açısından ortada. Kiracı birlikleri ve mahalle örgütlemeleri toplu şirket kapanmalarında, geniş işsizlik dönemlerinde ve iklimsel kriz anlarında daha fazla altyapısal soruna çare olacağı için stratejik olarak bu kent çeperi alanlarda daha fazla potansiyele sahip olabilir.

Hinterlandın güncel koşulları ve devrimci potansiyeli günümüzdeki ekolojik durumla da sıkı sıkıya bağlı. Artan orman yangınlarıyla birlikte ortaya çıkan afet ekonomisini, birçok itfaiye ekibi işçisinin deneyimlerinden aktardıkların aracılığıyla ustaca tasvir ediyorsun. Bugün Türkiye’de rejimin yoğun baskısına rağmen, kırsal bölgelerde en fazla öne çıkan mücadeleler ormansızlaştırmaya ve heslere karşı verilenler. Ayrıca Fransa’daki ZADlar7 gibi dünya çapında hareketler ve işgal girişimleri de var. Bu mücadeleler ve onların küresel hinterlanddaki sınıf çatışması üzerindeki muhtemel etkileri hakkında ne düşünüyorsun?

– İnsanlar genelde bu konuda çok da fazla bilgiye sahip değiller ama aslında geçen yüzyılda ABD’de ortaya çıkan erken çevre hareketleri, kitlesel temelini madencilik-petrokimya sektörlerindeki işçiler arasında ve onlara bağlı topluluklar içerisinde bulmuştu. Yerli örgütleri dışında, örneğin sürdürülebilir ormancılığın erken savunucularından bazıları Amerika’nın Uluslararası Ağaç İşçileri Sendikası gibi yapılardı. Genelde, 20. Yüzyıl sonlarının çevre politikaları üzerinde etkili olan, bu kırsal işçilerin uzaktaki kentlilerle çatışan yıkıcı bir işçi grubu olduğu fikri aşırı basit ve birçok olay özelinde de düpedüz yanlıştı. 

Ancak, kentli kitleler arasında yaygınlaşan ve hem federal hem de eyalet hükümetlerinin müdahalesini harekete geçiren bir tür “çevreciliğin” bu mücadelelerden az ya da çok hâkim bir pozisyonda ortaya çıkan tek “çevrecilik” olduğu doğruydu. Bu, bugün elimizde kalan temel “çevrecilik” biçimi ama açıkçası böyle adlandırılmayı pek hak etmiyor. Çünkü bu tarz bir çevrecilik şu iki yaklaşımın hakimiyeti altında: bilgisiz (ve derinden yerli-karşıtı) “el değmemiş” doğa kavramı, ve kırsal işçiler ile taşra yoksulluğuna yönelik derin bir hınç. Öyle ki, bu hınç topluluk ormancılığını, (yaygın kontrollü yangınlar ve yem bitkileri ekimi dahil) yerli arazi yönetimini karalamaya ve kırsal kesimin geçim araçları talebini tamamen kötülemeye eğilimli. Elbette şunu da eklemek gerek, bu çevre aktivizmi belirli bir kentsel sanayici alt kümesi tarafından fonlanıp finanse edildi.

Özellikle Amerika’da bu şu anlama geliyordu; barajları kaldırmak için ya da daha fazla ormansızlaştırmaya ve yeni madenlerin açılmasına karşı geçtiğimiz on yılda verilen mücadelelerin çoğu, bölgede yaşayan (ve bunların bazı sonuçlarından en doğrudan biçimde mustarip olan) daha yoksul insanları, bazı federal ajanslarla kazançlı işleri olan ve yerel bir azınlıkla birlikte projeye karşı çıkan (ve genellikle uzak şehirlerden olan) yabancılarla karşı karşıya getirme eğilimindeydi. Bu karşıtlığın da temelinde, böylesi bir projeye muhalefet edenlerin, kırsal alanlarda yaşayanlara herhangi bir geçim modeli sunamaması vardı. Bu bölgelerdeki insanlar arka bahçelerinin bir kerestecilik şirketi tarafından talan edilmesini  kesinlikle istemezlerdi. Ama, daha önce başka bir yerde de söylediğim gibi; ekonomi bir rehine pazarlığı durumudur. Buralarda yaşayanlarlar, bu dünyada hayatta kalmak için bir işe ihtiyaçları olduklarını biliyorlardı. Bu durum, kitapta ortaya koyduklarım açısından çok önemli, çünkü bu bölgelerdeki insanları aşırı sağa çekmeye yardımcı olan şeyin, canlanan kırsal sanayi ve tarımdaki işyanılsaması olduğuna dikkat çekiyorum. Bu sağ örgütlenmelerin gerçek finansman kaynaklarının buralardaki küçük sanayiciler (madencilik, çiftlik ve kerestecilikle uğraşan küçük ölçekli işletme sahipleri) arasında bulunabilmesi tesadüfi değil. 

Şimdi bununla birlikte, verdiğiniz diğer örnekler bu muammadan muhtemel bir çıkış yolu gösteriyor gibi görünüyor. ZADlar kesinlikle ilgi çekici çünkü bu yaygın eğilime karşı bir örnek oluşturuyor. Bunu hem o bölgenin yerli halkını mücadeleye dahil edebildiği için hem de başlangıçta “yabancı” olanların çoğunu, artık bu şekilde tanımlanmalarını ortadan kaldıracak kadar çok zaman ve çaba harcamaya sevk ettiği için başarıyor. Dolayısıyla bu hareketler, belki de uzak hinterland içinde örgütlenmek için bize önümüzdeki yollara açılan bir pencere verebilir. Ama hala oldukça sınırlı oldukları görülüyor ve başarılarının çoğunun da onlara dahil olan farklı fraksiyonlar arasında daha kolay bir ittifakın kurulmasına izin veren raslantısal faktörlere bağlı olduğu düşünülebilir.

Geçen sene Kovid pandemisi ve karantina süreci hakkında “Taçlı Veba” adında bir makale yazmış ve o makalede Chuang’ın “Sosyal Bulaşma” adlı yazısından şu pasajı alıntılamıştın; 

“Tuhaf bir şekilde, bu öznel deneyim biraz da kitlesel bir greve benziyor. Ama kendiliğinden olmayan, yukarıdan aşağıya karakteri ve özellikle istem dışı olarak insanları birbirinden keskin biçimde uzaklaştırmasıyla, nasıl ki önceki yüzyılın gerçek kitlesel grevleri kendi dönemlerindeki çelişkileri açık biçimde aydınlattıysa, bu deneyim de bizim kendi boğulmuş politik durumumuzun temel muammalarını görünür kılıyor. O yüzden karantina, komünal özelliklerinden arındırılmış ancak yine de hem ruha hem de ekonomiye derin bir şok etkisi verme yeteneğine sahip bir grev gibi.”

Bu oldukça güçlü ancak tartışmaya açık bir ifade. Makalenin sonunda ayrıca pandeminin doğurduğu komünal dayanışma pratiğini, komünizm fikrine kısa bir açıklık olarak tanımladın. Bu bize Benjamin’in mesiyanik anını ya da Jameson’ın “içlerinden başka bir gelecek resminin ve bambaşka bir zamansallığın görünür olduğu” ütopyacı çatlaklarını hatırlatıyor. Afetler böylesi bir potansiyele sahip olabilir mi? Bir yıllık olağanüstü hâl sonrasında bu durumu şimdi nasıl görüyorsun? Pandeminin küresel hinterland üzerindeki etkileri neler oldu?

– O makaleyi George Floyd isyanından önce yazmaya başlamıştım ve bu baştan sona aklımın bir köşesinde dırdır eden bir endişeydi; ya bu alıntı biraz fazla iyimserse? Ya kapanmanın etkileri yalnızca olumsuzsa? Ve akabinde makale basıma gitmeden hemen önce yaz isyanları alevlendi ve anladım ki bu duygu haklı olmaktan da öteydi. Kapanma deneyiminin bu isyanı koşullandırmada son derece önemli olduğunu söyleyebilirim. Çünkü normalde dünyanın nasıl işlediği hususunda gerçekten fazla düşünemeyecek kadar meşgul olan milyonlarca insan aniden işlerinden atıldılar ve baktıkları her yerde acil politik sorunlarla karşı karşıya kaldılar. 

Olağanüstü halden bir yıl sonra bu daha da açık hale geldi. Genel kamusal söylemin ve temel siyasi tahayyülün ne ölçüde dönüştüğü konusunu ne kadar vurgulasak az. Önceleri sadece radikal aktivistler içinde çok küçük ve marjinal grupların odağa aldığı polis kurumunun kaldırılması gibi başlıklar şimdi ana tartışma konusu haline geldi. Açıkçası bu, bu kavramların sulandırıldığı ve muhafazakar bir ahlakî paniği körüklemek için kullanıldığı anlamına da geliyor. Ama ne olursa olsun bu büyük bir değişim ve işler nihayetinde buraya varacaktı fakat bence pandemi zaman çizelgesini biraz hızlandırdı. Hatta sadece birçok insanın her gün çalışmak zorunda kalmadan hayatta kalabildikleri bu kısa dönemi yaşamış olduğu gerçeği bile çok büyük bir şey.

Amerika’da işsizlik maaşı almanın oldukça zor olduğunu hatırlatmakta fayda var. Birçok muhafazakarın alabiliyormuşsunuz gibi düşündüğü gerçeğini bir tarafa bırakırsak, “kamu yardımı almak” artık imkansız. Çalışmayı bırakır bırakmaz bir geliriniz de kalmıyor. Ve birçok insan bunun hayatın doğal ve kaçınılmaz bir gerçeği olduğuna ikna olmuş durumdaydı. Fakat birden bütün bu insanlar temel bir kavrayışla yüzleştiler; bizim, kolektif olarak herkesin ihtiyaçlarını karşılayabileceğimizden fazlasına sahip olduğumuz ve bunun, düzenli olarak hatırlatmayı başaramadığımız bir politik gerçeklik olduğu.

Tüm bunlar mümkün olanın gerçek ufkunun yalnızca felaket ve ayaklanma anlarında belirebileceğine dair temel komünist iddianın da birer örneği aslında. Afetlerin böyle bir potansiyele sahip olup olmadığını sormuşsunuz; ben de bunu ancak afetlerin mümkün kılacağını söylüyorum. Çünkü yalnızca her şeyin tıkırında gidişini sekteye uğratan o devasa arızalar gerçek bir umudun taşıyıcısı olabilir. Değişim artarak oluşmaz, eşik kabul edilecek vakalarla birlikte ortaya çıkar ve noktasaldır. Ve statükodaki bu ani yarılmaların, statükonun içinde kök salmış herhangi bir perspektiften felaket gibi görünmesi ise kaçınılmaz. Ama biz komünistler umutlarımızı ve beklentilerimizi şeylerin şimdi nasıllarsa öyle kalacakları ve zamanla azar azar değişecekleri varsayımına dayandıramayız. Bu, kademeli ilerlemenin hızı konusunda birbirleriyle anlaşamasalar da merkez siyasetin ve sosyal demokratların kaybetmeye mahkum ortak denklemidir. Biz ise bunların yerine kırılma anlarına güveniriz. Çünkü onlar, insanların kolektif olarak her şeyi olduğundan farklı biçimlerde de yapabilme kapasitesine sahip olduğunu ve net şekilde herkesin ihtiyaçlarını karşılayabileceğimizden daha fazla maddi kaynağa sahip olduğumuzu ispat eden anlardır. Elbette aynı zamanda, içinde bir kudretin inşa edilebileceği ve çoğaltılabileceği belirli tarihsel yarıkları da temsil ederler.

Hinterland kitabın, senin çölde, ormanlarda ve iç eyaletlerde işçi olarak deneyimlerini paylaştığın bir dizi otobiyografik bölüm de barındırıyor. Geçtiğimiz aylarda Nomadland filmi hakkında yazdığım bir makalede (Emre), kitabına atıfta bulundum ve senin işçi sınıfının durumuyla alakalı tasvirlerinle filmdeki sınıf temsilini karşılaştırıp filmin yaklaşımını eleştirdim. Nomadland’ı ve onun sinema endüstrisindeki başarısını nasıl yorumlarsın? ABD işçi sınıfına dair senin bildiklerinle filmdeki temsil ne kadar örtüşüyor? 

– Nomadland’ın kitap versiyonun yazarıyla, İkiz Şehirler’in dışındaki Amazon ikmal merkezinde örgütlenme çalışması yürüten genç kadınların konuşmalarının öne çıktığı bir işçi konferansında tanışmıştım. Bence yalnızca bu bağlamın kendisi bile kitap olan Nomadland ile film olan Nomadland arasındaki önemli zıtlığı göstermeye yeter. Ve bu, ilerici, hatta “sosyalist” perspektiften gelen ve “işçi hareketini” ya da sınıfı her nasıl tanımlıyorlarsa onu destekleyen akıllı ve özenli yaklaşımların dahi sistem tarafından içerilmesin ne kadar kolay olduğunun bir kanıtı.

Burada ironik olan şu: söz konusu sisteme içerilme Chloe Zhao tarafından gerçekleştirildi ve kendisi, küçük çaplı bir Pekin milyoneri ve dünyanın en büyük endüstriyel holdinglerinden birinde eski yönetici olan babası Zhao Yuji’nin servetinin varisi. Dolayısıyla Chloe Zhao küresel Çin diasporik burjuvasının önemli bir parçası ve o her ne kadar “isyankâr” olduklarını düşünse de, filmlerinin hâkim sınıf ideolojisini açıkça yansıtması şaşırtıcı değil. Bu “isyan” tabii ki acınası bir zengin çocuğu davranışı seviyesinde; yani tamamen kültürel olan bir şey, bireysel olana dair narsistçe bir tapınma. Ama bunlara ek olarak bu örnekte, yarı-feodal bir şirket tapınmasının daha iğrenç göstergeleri de mevcut. 

Eğer filmler hakkında konuşuyorsak, halihazırda Nomadland’a yönelik neredeyse mükemmel bir sinematik karşı örnek var. Bu film, benim büyüdüğüm ve Hinterland’da genişçe üzerine tartıştığım bölgeyle bire bir aynı yerde çekilen, Kelly Reichardt’ın 2008 yapımı filmi “Wendy ve Lucy”. Gerçekten hem proleter yaşamın hem de genelde Amerika’ya ve de kuzeybatı hinterlandına özgü duygusal manzaranın en doğru portlerinden birisini sunuyor. Zhao’nun filmi özünde Amerikan sınır mitini8 canlandırıp Amazon gibi firmaların kurumsal altyapısı tarafından sağlanan daha yeni, daha yalın ama daha üzücü bir kendine yetebilen yerleşimci hikayesi yaratırken, Reichardt’ın filmi beyaz yerleşimci ütopyasının çöktüğü gerçeğini bunun karşısına koyuyor ve bunu, tam olarak bu ütopyayı kendine kurucu model olarak alan Oregon coğrafyasında yapıyor. Başka bir deyişle, bu Nomadland’a yönelik mükemmel bir karşı tavır çünkü sınırın kendisinin şimdi hepsi çökmüş olan küçük ekonomik baloncuklar tarafından desteklenen bir serap olduğunun yavaşça kavranmasını, basit, doğru ve yıkıcı neorealist detaylarla tasvir ediyor. Sadece bugün gidilecek bir yerin kalmadığını değil aynı zamanda aslında öyle bir yerin hiç olmadığını gösteriyor. 

Kitabı güçlü bir tahminle bitiriyorsun: “Komün olmayacak çünkü burası 1871 Paris’i değil. İkili İktidar olmayacak çünkü burası 1917 Rusya’sı değil. Otonomi olmayacak çünkü burası 1977 İtalya’sı değil. Ben bunu 2017’de yazıyorum ve neyin geleceğini bilmiyorum. Bildiğim tek şey karanlıkta bir şeylerin bize doğru yuvarlandığı ve dünyanın birden fazla şekilde sonra erebileceği.” Hinterland’ın yayımlanmasından 3 yıl sonra, hissettiklerinde ya da gördüklerinde herhangi bir değişiklik var mı?

– Kesinlikle bir şeylerin parıltısını görebilmeme sebep olacak kadar çok şey oldu ama bugün komünizm için gelecekte neyin mümkün olduğu belirsizliğini koruyor. Kesinlikle henüz ona verilecek bir isim yok. Fransa, Hong Kong, Kolombiya, Şili, Sudan, Nijerya, ABD vb.’deki büyük ayaklanmalar, büyüklükleri, kapsamları ve taktiksel atılımları açısından yüreklendirici olsalar da birçok yönden hala nispeten biçimsizdiler. Bu önemli bir entelektüel heyecana sebep oldu – ve yukarıda cümledeki uyarıcı ifadelerime rağmen kesinlikle önemli tarihi emsalleri var: örneğin Avrupa’daki 1848 ya da Doğu Asya’daki 1910’lar – ama bu, etten kemikten bir siyasi hareketin ortaya çıkmasıyla aynı şey değil. Dolayısıyla bu soruyu şimdilik burada olduğu biçimde bırakmayı tercih ediyorum: hâlâ bir soru olarak.

Çeviri: Ahmet Çetin, Ayşe Irmak Şen, Emre Yeksan, Enes Köse, Moon


1 P. Neel’in notu: Bunun aksini düşünenler temel tanımları gerçekten anlamamışlar ve Chuang dergisini okumalılar.

2 Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri [Democratic Socialists of America] ABD’de siyasi faaliyet yürüten, son yıllarda örgütlenmesini git gide güçlendiren, sosyal demokrasi düşüncesine yakın büyük bir STK.

3 Yeni Sol genel olarak Batı’da ama özellikle ABD’de 60’lı yıllarda yükselen özgürlük ve gençlik hareketlerini tanımlamak için kullanılıyor.

4 26 yaşındaki Afro-Amerikalı bir kadın olan Breonna Taylor’ın 13 Mart 2020’de Louisville, Kentucky’de evinin önünde polisler tarafından vurulmuştu.

5 Asli Proletarya kavramı işçi sınıfı içerisindeki iş bırakması halinde çok geniş alanların gündeliğini sekteye uğratma kapasitesine sahip, lojistik gibi sektörlerin işçilerini ifade etmek için kullanılıyor. 

6 Tarihsel Parti kavramı Marx’ın ulusal sınırları aşan, enternasyonel düzeyde bir toplumsal ayaklanmalar ve huzursuzluklar sürecine verdiği isim. Henüz formel olarak örgütlenmemiş, başka bir düzen talebinden yoksun bir kitlesel itiraz dalgasına işaret ediyor.

7 Savunulacak Bölgeler (Zones à Defendre) Fransa’da birçok bölgede doğal alanların yok edilmesine ve kaynakların talanına karşı bölgenin yerlileri ve oraya gelen ekoloji mücadelesinden eylemcilerin birlikte kurduğu işgal ve savunma alanlarını genel adı.

8 Sınır Miti, Amerika’nın Avrupalılar tarafından sömürgeleştirme sürecinde ortaya çıkan ve batıya doğru sınır genişledikçe Amerikan doğasını ucu bucağı olmayan bir fırsatlar coğrafyası olarak gören ulusal anlatı.

Son Eklenenler