Perşembe, Mayıs 23, 2024

Gazze: Küresel kapitalizmin krizine açılan ürkütücü bir pencere – William I. Robinson & Hoai-An Nguyen

İsrail’in dört ayı aşkın süredir Gazze’de sürdürdüğü soykırım amaçlı saldırının tarihsel kökenlerine ve Filistin direnişinin 1948’deki Nakba’dan günümüze kadar yaşadığı dönüşüme dair çok şey yazıldı. Fakat bugünkü saldırıyı doğru anlayabilmek için, onun siyonist işgalin tarihiyle ilişkisi kadar bugünkü emperyal konumlanmalar içindeki işlevinin de tartışılması gerekiyor. Robinson ve Nguyen, bu yazılarında merceği günümüze çevirip kapitalizmin kendi tıkanıklıklarını aşmak adına şiddeti nasıl araçsallaştırabileceğine dair önümüze endişe verici sorular bırakıyor, Gazze’de süregiden soykırımın küresel sermaye için ne anlama geldiğini, nasıl bir işlevi olabileceğini anlamaya çalışıyor.


Dünya artan Filistinli sivil ölümlerini dehşet içinde izlerken ve İsrail Uluslararası Adalet Divanı’nda soykırım suçuyla yargılanırken, Gazze’deki kıyım bize küresel kapitalizmin hızla tırmanan krizine doğru ürkütücü bir pencere açıyor. İsrail’in Gazze’yi merhametsizce yok etmesinden bu küresel krize uzanan noktaları birleştirmek için bir adım geriye gidip büyük resme odaklanmamız gerekiyor. Küresel kapitalizm, aşırı birikim ve kronik durgunluktan kaynaklanan yapısal bir krizle karşı karşıya. Ancak egemenler devlet meşruiyeti, kapitalist hegemonya ve yaygın toplumsal çözülmeye dayanan bir siyasi krizle, jeopolitik çatışmaya dayanan bir uluslararası krizle ve benzersiz boyutlarda bir ekolojik krizle de karşı karşıya.

Küresel holdinglerin ve siyasetin seçkinleri, 20. yüzyılın sonundaki ve 21. yüzyılın başındaki küresel kapitalist genişlemenin akşamdan kalmalığını yaşıyor. Krizin kontrolden çıktığını kabul etmek zorunda kaldılar. Dünya Ekonomik Forumu, 2023 Küresel Risk Raporu’nda dünyanın “önümüzdeki benzersiz, belirsiz ve fırtınalı on yılı şekillendirmek üzere bir araya gelen,” giderek büyüyen iktisadi, siyasi, toplumsal ve ekolojik etkileri olan bir “çoklu krizle” yüz yüze olduğu uyarısında bulundu. Davos seçkinleri, krizin nasıl çözüleceğine dair bir ipucu bulamamış olabilir fakat egemenlerin diğer fraksiyonları, sonu gelmez siyasi kaos ve mali istikrarsızlığı nasıl küresel kapitalizmin yeni ve daha ölümcül bir aşamasına taşıyabileceklerini araştırıyorlar. 

Gazze savaşının askeri akıbeti henüz belirsiz olsa da, İsrail’in dünya kapitalist sisteminin merkez ülkelerindeki destekçilerinin meşruiyet için verdiği siyasi savaşı kaybettiğine şüphe yok. Gazze’ye yönelik kuşatmanın ilk ayları, büyük siyasi bedeller pahasına da olsa soykırımı olağanlaştırmaya hazır bir Washington-NATO- Tel Aviv eksenini belirginleştirdi. Diğer yandan, Filistinlilerin içinde bulunduğu müşkül durum, başta gençler olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki halk kitlelerinin sinir uçlarına dokundu, işçi ve halk sınıflarının son yıllarda yükselen küresel isyanına yeni bir güç kattı ve krizin siyasi çelişkilerini arttırdı. Bu satırları kaleme aldığımız Amerika Birleşik Devletleri’nde, Siyonizm ve Yahudi devletiyle kendilerini özdeşleştirmeyen genç Yahudilerin öncülüğünde Filistin’le olağanüstü bir dayanışma ortaya çıktı. Dünyanın her köşesinde sokak gösterilerinde, spor etkinliklerinde ve sosyal medya mecralarında göndere çekilen Filistin bayrağı, mevcut düzene karşı halkın öfkesinin ve küresel Intifada’nın simgesi haline geldi. 

20. yüzyıl, Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin ulusal, etnik, ırksal veya dini bir grubu tamamen ya da kısmen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen bir suç olarak tanımladığı soykırımın gerçekleştiği en az beş vakaya tanık oldu. Yüzyıl, bugün Namibya olarak bilinen bölgede 1904-1908 yılları arasında Alman sömürgeciler tarafından gerçekleştirilen Herero ve Nama soykırımıyla başladı. Bunu, 1915 ve 1916’da Osmanlı’nın Ermenilere karşı soykırımı, 1939-1945 Nazi soykırımı ve 1994 yılındaki Ruanda soykırımı izledi. İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği soykırım canlı yayınlanırken, savaş hukuku artık Tel Aviv ve Washington için geçerli değil, hatta daha önce geçerli olduğunu de söylemek zor. Çatışmanın ilk iki ayında, Gazze’de yaklaşık 20 bin ölümle birlikte, Rusya-Ukrayna çatışmasının ilk 20 ayında gerçekleşen 9614 ölümden çok daha fazla sivil ölümü kaydedildi. İsrail kuşatmasının 21. yüzyılın ilk soykırımını tamamına erdirip erdiremeyeceği askeri alandan ziyade küresel siyasi savaş alanına bağlı. İsrail, Washington-NATO-Tel Aviv eksenindeki egemenlerin, kuşatmanın faturası kabarmadan önce cezasızlığın tadını ne kadar çıkarabileceklerini görecekleri bir deneme sahası olabilir. 

Artık sermaye, artık emek, soykırım

Dünya kapitalizminin 1930’lardaki krizi, Avrupa’da faşizmin yükselişinin, uluslararası siyasi ve iktisadi düzenin şiddetli biçimde çöküşünün ve daha önce akla hayale gelmeyecek bir yıkıma sebep olan II. Dünya Savaşı’nın yolunu açtı. Büyük Buhran’ın öncesinde, eşitliksizliklerin ve artan kitlesel hoşnutsuzluğun ortasında, baş döndürücü bir kapitalist aşırılık çağı yaşanmıştı; pervasız, sınır tanımaz sermayenin 1929’da her şeyin yerle bir olduğu bir aşırı birikim krizine kapıldığına tanık olduğu sözde bir Altın Çağ. 2008 küresel finansal çöküşü, yeni bir aşırı birikim ve kronik durgunluk krizinin başlangıcına tekabül etti. 

Günümüzde soykırımın siyasal iktisadı bu krizin izlerini taşımakta. Artık sermaye sorunu, kapitalizme içkin ancak son birkaç on yılda olağanüstü boyutlara ulaştı. Önde gelen uluslararası şirketler ve finansal holdingler, kurumsal yatırımların düştüğü bir dönemde rekor kârlar elde ettiler. Uluslararası kapitalist sınıf, yeniden yatırım yapabileceği miktarın çok ötesinde, muazzam servetler elde etti. Dünyadaki servetin küçük bir zümrenin elinde aşırı yoğunlaşması, çoğunluğun hızla yoksullaşması ve mülksüzleşmesi, bu uluslararası kapitalist sınıfın muazzam boyutlara ulaşmış birikmiş artığı akıtacak yeni yollar bulmasını giderek zorlaştırdı. Uluslararası kapitalistler ve onların devletlerdeki temsilcileri, kronik durgunluk karşısında küresel ekonomiyi sürdürebilmek için borca dayalı büyümeye, vahşi finansal spekülasyona, kamu maliyesinin yağmalanmasına ve devlet eliyle yürütülen askerileşmiş birikime güvendi. Birikmiş artık sermayeyi akıtacakları alanlar tıkandıkça, yeni alanların şiddet yoluyla yaratılması gerekir. 

İsrail’in siyasal iktisadı sembolik bir örnektir. Gazze kuşatması ve Batı Şeria, uluslararası birikim için yeni bir zemin yaratmayı amaçlayan bir ilkel birikim biçimidir. Ekim ayının sonlarında, İsrail bombardımanı şiddetini artırırken, İsrail bölgenin önde gelen gaz üreticisi, enerji merkezi ve Batı Avrupa için Rusya gazına alternatif olma planının bir parçası olarak uluslararası enerji şirketlerine Akdeniz kıyılarında petrol ve gaz aramaları için ruhsat vermeye başladı. İşgal altındaki Filistin topraklarında yerleşim yerleri inşa etmesiyle kötü nam salmış İsrailli bir emlak şirketi, Aralık ayında bombalanan Gazze mahallelerinde lüks konutlar inşa etmek için bir ilan yayınladı, başkalarıysa 1960’larda gündeme getirildiğinden bu yana atıl durumda olan Ben Gurion Kanal Projesi’nin yeniden hayata geçirilmesinden söz etti. Proje, Mısır’ın işlettiği Süveyş Kanalı’na alternatif olarak Akabe Körfezi’nden Negev Çölü ve Gazze istikametinde Akdeniz’e uzanacak bir kanalın inşa edilmesini içeriyor. Yeniden gözden geçirilmiş Kanal projesinin önündeki tek engel Gazze’deki Filistinlilerin varlığı. 

Fakat soykırımın bir seçenek olabilmesi için iki şeyin gerçekleşmesi gerekiyordu. İlki, Filistinlilerin emeğinin İsrail ekonomisi içindeki rolünün çözülmesiydi. Yahudi devletini kuran 1948’deki Nakba, Filistinlilerin şiddet yoluyla sürülmesini, topraklarının gasp edilmesini ve aynı zamanda yüzbinlerce Filistinli işçinin İsraillilerin çiftliklerinde, şantiyelerinde, sanayilerinde, bakım ve diğer hizmet işlerinde çalışmak üzere tabi kılınmasını ve Batı Şeria’nın İsrailli kapitalistler için tutsak pazarına dönüştürülmesini içeriyordu. Bu, İsrail devletini etnik olarak arındırma gayreti ve ucuz, etnik olarak sınırları belirlenmiş emeğe duyulan ihtiyaç arasındaki gerilimi belirginleştirdi. 1990’lardan itibaren İsrail mülksüzleştirme/aşırı-sömürü ve mülksüzleştirme/sürgün arasındaki bu gerilimi ikincisi yönünde çözmeye başladı. Uluslarası emek hareketliliği ve istihdam, İsrail de dahil olmak üzere dünyanın her yerindeki kapitalistlerin emek piyasalarını yeniden düzenlemelerine ve haklarından mahrum bırakılmış, kolayca kontrol edilebilir geçici emek gücünü bünyelerine katmalarına imkan tanıdı. Bu yolla, İsrail Filistinli işgücünü kademeli olarak göçmen işgücüyle ikame etmeye başladı. 

İsrail, “kapatma” politikasını 1993’te, ilk İntifada’nın peşi sıra, yani Filistinlileirn işgal altındaki topraklarda tecridinin, etnik temizliğin ve yerleşimci sömürgeciliğin hızla tırmanmasının ardından yürürlüğe koydu. Şimdi, Tayland, Çin, Sri Lanka, Hindistan, Filipinler, Kuzey Afrika, Doğu Avrupa ve başka pek çok yerden gelen yüzbinlerce göçmen işçi İsrail ekonomisinde çalışıyor (Hamas saldırısında en az 30 Tayland vatandaşı, 4 Filipinli ve 10 Nepalli öldürüldü ve bir kısmı da rehin alındı). Filistinlilere dayatılan apartheid rejimine tabi olmaları gerekmiyor, zira geçici göçmen statüleri ve elbette işgal altındaki topraklarının iadesini talep etmemeleri ya da bir devlete yönelik siyasi taleplerinin olmaması toplumsal kontrollerini ve haklarından mahrum bırakılmalarını çok daha etkili bir biçimde sağlıyor. Hamas’ın 7 Ekim’deki saldırısının ardından İsrail binlerce Filistinli işçiyi Gazze’ye geri gönderdi, 10 bin kadar yabancı tarım işçisi ülkeyi terk etti, İsrailli inşaat şirketleri hükümetten Filistinlilerin yerine 100 bin Hintli işçiyi istihdam etmelerine izin vermesini istedi.

Filistinli kitleler, sıkı biçimde kontrol edilen ve aşırı sömürülen bir işgücü olarak İsrail’e ve uluslararası sermayeye hizmet etmekten yeni bir kapitalist genişleme sürecinin önünde engel olarak duran “artık insanlığa” dönüştü. Gazze, bu sebeple dünyanın dört bir yanındaki artık insanlığın müşkül durumu için çok çarpıcı bir simge haline geliyor. Onyıllar süren küreselleşme ve neoliberalizm, büyük insan kitlelerini marjinal bir varoluşa mahkum etti. Yapay zekaya dayanan yeni teknolojiler, çatışma, ekonomik çöküş ve iklim değişikliğinin sebep olduğu yerinden etmeler ile birleştiğinde, artık insanlığın safları giderek kalabalıklaşacaktır. ILO, daha bu yüzyılın başlarında, küresel işgücünün yaklaşık üçte birinin fuzuli hale geldiğini tespit etmişti. ABD Ulusal Bilimler Akademisi’nin 2020’de yürüttüğü bir çalışma, ortalama küresel iklimdeki her bir santigrat derecelik artışın yaklaşık bir milyar insanı yerinden edeceğini ve dayanılmaz sıcaklara katlanmak zorunda bırakacağını öngördü. 

İsrail, egemen sınıfların aşırı sömürüye açık işgücüne duyduğu iktisadi gereksinimle artık insanlığın fiili ve potansiyel isyanını bastırmaya yönelik siyasi gereksinim arasındaki dünya çapındaki gerilimi topraklarına taşıyor. Egemen sınıfların abluka stratejileri her şeyden önemli hale geliyor ve ulusal güçler arasındaki sınırlar savaş ve ölüm bölgelerine dönüşüyor. Filistin böyle bir ölüm bölgesi, belki de bu ölüm bölgelerinin en korkuncu, zira işgal, apartheid ve etnik temizliği bir araya getiriyor. Bununla birlikte, ABD-Meksika sınırında, Kuzey Afrika-Ortadoğu-Avrupa koridorlarında ve küresel ekonominin yoğun birikim bölgeleri ile artık insanlık arasındaki diğer sınır bölgelerinde on binlerce insan yaşamını yitirdi. Hamas’ın saldırısından yalnızca iki ay önce, Suudi sınır muhafızlarının halihazırda Suudi Krallığı’nda çalışan 750 bin Etiyopya vatandaşının arasına katılmaya çalışan yüzlerce Etiyopyalı göçmeni uyarı yapmadan ateş açıp soğukkanlılıkla öldürdüğü açıklanmıştı.

Soykırımı küresel sermaye birikiminin gereklilikleriyle uyumlu hale getirebilmek için gerçekleşmesi gereken ikinci şey, İsrail’in Ortadoğu ve dünya ekonomisinin daha büyük bir parçası olabilmesi için yeni bir siyasi-diplomatik yapıydı. 1997’de Büyük Arap Serbest Ticaret Bölgesi’nin kurulmasını ve bununla bağlantılı olarak pek çok bölgesel ve bölge dışı ticaret anlaşmasının imzalanmasını ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgal ve istilası izledi. Ortadoğu küreselleştikçe, finans, enerji, yüksek teknoloji, inşaat, altyapı, lüks tüketim, turizm ve diğer hizmetler alanlarında uluslararası kurumsal ve finansal yatırımlar çığ gibi büyüdü. Bu yatırımlar, trilyon dolarlık varlık fonları da dahil olmak üzere, Körfez sermayesini AB, Kuzey ve Latin Amerika ve Asya dahil olmak üzere dünyanın dört bir yanından gelen sermayeyle bir araya getirdi. Çin, bölgenin önde gelen ticari ortağı ve İsrail’in önemli bir yatırımcısı haline geldi. Ortadoğu-Asya koridoru artık küresel sermaye için büyük önemde bir hat.

Bu kapitalist küreselleşme sayesinde, İsrail merkezli sermaye, Ortadoğu’nun dört bucağındaki diğer sermayeler ile bütünleşerek küresel birikim devreleriyle iç içe geçti. İsrailli ve Arap kapitalistlerin ortak sınıf çıkarları, Filistin konusundaki siyasi farklılıkları gölgede bırakıyor. Arap-İsrail çatışmasının yükselen küresel kapitalist ekonomik yapıyla uyumlu olmayan, geri kalmış bir siyasi-diplomatik yapı olduğu anlaşıldı. 2020’de BAE ve diğer bazı ülkeler, İsrail ile İbrahim Anlaşmalarını imzalayarak Yahudi devleti ile uzlaşmaya yanaşan Arap devletleri arasındaki ilişkileri normalleştirdi. Kısa bir süre sonra, yüz binlerce İsrailli turist Dubai ve diğer bölgelerdeki otelleri doldururken Körfez yatırım kuruluşlarından İsrail ekonomisine yüz milyonlar aktı. Siyasi-diplomatik yapıyı ekonomik gerçeklikle uyumlu hale getirecek olan düğüm noktasıysa Suudi – İsrail normalleşmesi olacaktı. 

Ancak Filistinliler partiye davet edilmediler. Ortadoğu’da yeni finansal yatırım dalgasının yarattığı getiri ve refah, uluslararası sermayenin genişlemesi yoluyla daha derin bir bölgesel entegrasyonun siyasi dayanağı olarak İsrail ve Körfez ülkeleri arasındaki ilişkilerin normalleşmesine bağlıydı. Filistinliler direnişlerini sürdürdüğü sürece bu normalleşme askıda. Gazze savaşından iki hafta sonra, senelik “Çöldeki Davos” toplantısında buluşan küresel finansın ve holdinglerin seçkinleri, Gazze savaşının dünya genelinde uzun vadeli mali istikrarsızlık ve durgunlukta payı olan jeopolitik gerilimleri nasıl daha da tırmandırdığı konusunda endişeliydiler. 

Barbarlık küresel kapitalist krizin suretidir

Ayrıca bölgedeki soykırımla son derece uyumlu uluslararası kapitalist sınıftan kimileri için parlak bir nokta var: Askerileşmiş birikim ve cebir yoluyla birikim. Siyasi kaos ve kronik istikrarsızlık sermaye için son derece cazip koşullar yaratabilir. Distopik cehennem manzaraları, siyasi stratejistler ve savaş tüccarları için yeni bir mekansal yapılandırma sürecinin deney sahaları haline gelebilir. İsrail, küresel savaş ekonomosinin timsalidir. İsrail ekonomosinin merkezinde, yerel, bölgesel ve küresel şiddet, çatışma ve eşitsizlikten beslenen küresel bir askeri-güvenlik-istihbarat-gözetim-terörle mücadele teknolojileri kompleksi yer alıyor. Ülkenin en büyük şirketleri, Filistin’de, Ortadoğu’da ve dünya genelinde savaş ve çatışmalara muhtaç durumda ve İsrail siyasi sistemi ve devleti üzerindeki nüfuzlarıyla bu tür çatışmalar için uğraşıyorlar. 

Dünyadaki her yeni çatışma, durgunluğun üstesinden gelmek için taze kâr olanaklarını ortaya koyuyor. Sonu gelmeyen yıkım ve onu izleyen yeniden inşa süreçleri, yalnızca silah sanayi için değil, mühendislik, inşaat ve onunla ilişkili tedarik şirketlerinin, yüksek teknoloji, enerji ve hepsi de küresel ekonominin merkezinde bulunan uluslararası finans ve yatırım holdingleri ile bütünleşik diğer sektörler için kârı körüklüyor. Bunlar, yeniden inşa patlamalarının izleyeceği yaratıcı yıkım fırtınaları. Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa ve diğer başka yerlerde, askeri şirketlerin ve güvenlik şirketlerinin hisseleri, Rusya’nın 2022’de Ukrayna’yı işgalinin ardından küresel askeri harcamaların olağanüstü artacağı beklentisiyle yükseldi. Gazze savaşı, ABD ve diğer Batılı hükümetlerden ve uluslararası silah tüccarlarından İsrail’e akan milyarlarla askerileşmiş birikime yeni bir ivme kazandırıyor. Dünyanın en büyük silah şirketlerinin birçoğunun aldığı siparişler rekor seviyelere ulaşmak üzere. Bir Morgan Stanley yöneticisinin ifadesiyle, Gazze kuşatması “[portföyümüzle] oldukça uyumlu görünüyor.”

Dünya ekonomisi, kronik durgunluk ve küresel piyasalarının doygunluğu karşısında kâr elde etmek ve sermaye birikimini sürdürmek için savaş, toplumsal kontrol ve baskı sistemlerinin geliştirilmesine ve uygulanmasına bağımlı hale geldikçe, artık insanlığı dizginlemeye yönelik siyasi ihtiyaç ile birikim için yeni alanları şiddet kullanarak açmaya yönelik ekonomik ihtiyaç arasında bir uyuşma söz konusu. Tarihsel olarak, savaşlar ciddi bir ekonomik canlanma sağlamış ve birikmiş sermaye fazlasını boşaltmaya yardımcı olmuştur ancak küresel polis devletinin yükselişiyle birlikte niteliksel olarak yeni şeyler ortaya çıkıyor. Büyümenin sınırları yeni ölüm ve yıkım teknolojileriyle aşılmakta, barbarlık, kapitalist krizin sureti olarak ortaya çıkmaktadır. 

Askerileşmiş birikim, ezilenleri ve ötekileri kontrol altında dizginlenmiş tutmak ve aynı zamanda kriz karşısında birikimi devam ettirebilmek için faşist siyasi eğilimlere zemin hazırlar. Krizdeki ulusaşırı kapitalizm bağlamında soykırım, şiddet yoluyla birikim için yeni imkanlar yaratmakla ayrılmaz şekilde bağlı olduğu ölçüde kazançlı hale gelir. Filistin, böyle bir projenin daha geniş bir küresel ölçekte uygulanması için emsal bir alan, siyasi meşruiyete ihtiyaç duymayan yeni mutlak despotik iktidar biçimlerinin tatbik edildiği bir saha haline gelmiştir. Bu, eski usül yerleşimci sömürgecilikten daha fazlasıdır; kendini yalnızca kan dökerek, insanlıktan çıkararak, işkence ederek ve imha ederek yeniden üretebilen küresel bir kapitalist sistemin suretidir. 

Kriz, siyasi sistemleri parçalıyor ve her yerde istikrarı zayıflatıyor. Merkez çöküyor. Egemenler otoriterliğe, diktatörlüğe ve faşizme yöneldikçe tahakkümün uzlaşmacı mekanizmaları tertibatları çatırdıyor. Ortadoğu’da çizilen savaş hatları, küresel savaş hatlarını yansıtıyor. Gazze, soykırımın önümüzdeki onyıllarda sermayenin artık sermaye ile artık insanlık arasındaki uzlaşmaz çelişkisini aşmak için siyasi bir araç haline gelebileceğini gösteren gerçek zamanlı bir tehlike çanıdır. Hakim düzenin çöküşüne, dünya kapitalist krizinin daha önceki dönemlerinde siyasi istikrarsızlık, yoğun sınıfsal ve toplumsal mücadeleler, savaşlar ve müesses uluslararası düzenin parçalanmaları damgasını vurmuştu. II. Dünya Savaşı’nın başlangıcının 1936-1939 İspanya İç Savaşı ve onun neticesi olarak ortaya çıkan faşist diktatörlük olduğunu hatırlayalım. Küresel geleceğimiz Filistin’de tehlike altında olabilir.

Özgün Metin:Gaza: A Ghastly Window Into The Crisis of Global Capitalism
Çeviri: Ahmet Çetin

Son Eklenenler