Perşembe, Temmuz 18, 2024

Siyasallaşan yargıda iş cinayetleri yargılaması

İnsanın yaşam hakkı, yasalar, anayasa ve evrensel hukuk normlarınca güvence altına alınmış en temel haktır. İş cinayeti insanın yaşam hakkının temelden ihlal edilmesidir. İş cinayetlerinin yüzde 98 oranında öngörülebilir ve önlenebilir olduğu göz önüne alınırsa, işçinin yaşam hakkı ihlali taksir, bilinçli taksir ve olası kast düzeyinde suç teşkil eden eylem ve/veya eylemsizlikten doğar ve cezalandırmayı gerektirir.

İş cinayeti sonrası başlayan hukuki mücadelede, tüm sorumluların tespit edilerek yargılamaya dahil edilmemesi, denetim sorumluluğu olan kamu görevlilerinin yargılanmasının izne tabi olması ve gerekli izinlerin verilmemesi, iş cinayeti ile failler arasındaki sorumluluğa ve kusura dair illiyet bağının daralmasına yol açmaktadır. Bu daralma, karar alma mekanizmalarında yer alan patronların, emir verenlerin, bütçe yapma yetkisi olanların yargılanamaması sonucunu doğurur.

Bu saptamaya örnek olarak; Esenyurt Marmarapark AVM’deki çadır yangınına ilişkin davada en yüksek cezayı çadırlara elektrik hattını çeken başka bir elektrik işçisinin almış olması verilebilir. İşçilerin en ucuzundan, naylon çadırlarda barındırılmaları emrini işverenler vermiştir. Kazadan önce işveren temsilcisi yöneticilerin de katıldığı aylık işyeri işçi sağlığı ve iş güvenliği toplantılarında çadırlarda güvenlik riski olduğu, her an yangın çıkabileceği tam 11 kez gündem maddesi olmuştur. Ancak işveren tarafından daha maliyetli olduğu için konteyner veya kiralık ev seçeneği değerlendirilmemiş, hiçbir önlem alınmamış ve öngörüldüğü gibi çadırlar yanmış, 11 işçi yanarak hayatını kaybetmiştir. Buna karşın sorumlu yöneticilerin birçoğu hiç ceza almadığı gibi ceza alanları da Yargıtay beraat ettirmiştir.

İş cinayeti davalarında ceza yargılamasına katılma taleplerinin mahkemelerce çok azının kabul edilmesi, meslek odalarının, sendikaların, baroların hatta ölen işçilerin yakınlarının bile katılma taleplerinin reddedilmesi (Kozlu davası, Gemlik Gübre davası, Soma davası vb.), yargılama sürecinin çok uzun sürmesi, sıkça hakim değişikliği, “doğal hakim” ilkesinin çiğnenerek seçilmiş hakimlerin atanması (örneğin Soma davasında ikinci Yargıtay kararı ), yargılamanın uzadıkça etkisiz hale gelmesi, cezaların caydırıcılıktan uzak olması, infaz yasasındaki düzenlemelerle nadir olarak verilen hapis cezalarının da yatarının olmaması, hapis cezalarının çoğu kez paraya çevrilerek takside bağlanması gibi adalet arayışını yıldırıcı, bezdirici ve etkisiz bir sürece dönüştüren uygulamalar sonucunda özelde yakınları iş cinayetlerinde ölen ailelerin, genelde tüm vatandaşların anayasal hakkı olan “hak arama özgürlüğünün” kullanılamaz hale gelmesine sebep olunmaktadır.

Siyasi irade tarafından yargılama süreçlerinin bu şekilde dizayn edilmesi, iş cinayetlerinin artmasının en önemli nedenlerinden biri olup hak arama özgürlüğünün kısıtlanması anlamına gelir. Siyasi irade burada anayasal hakları yasaklamamakta, ancak içini boşaltarak uygulanamaz hale getirmekte ve işlevsizleştirmektedir, hatta Anayasa Mahkemesi kararları dahi uygulanmamaktadır.

Son 20 yılda yapılan düzenlemelerle yargının siyasallaşmasını, hatta militan bir tutumla patronları korumaya, kurtarmaya yönelik operasyon yapmasını, katliamın 10. yılında kamu görevlilerinin yargılanmasıyla yeniden gündeme gelen Soma davasının yargılama pratikleri üzerinden değerlendirelim. 

13.05.2014 tarihinde 301 işçinin öldüğü, 162 işçinin yaralandığı Soma Katliamı’nın ardından 2015’te Akhisar Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlayan ve 51 sanıklı yargılamanın sonuna gelindiğinde duruşma savcısı “Mütalaam hazır, okumaya başlıyorum” dediğinde mahkeme başkanı “10 dakika ara verelim sonra kesintisiz dinleyelim” diyerek duruşmaya ara verdi ve 10 dakika sonra döndüğümüzde aynı savcı “her ne kadar hazır demişsem de mütalaam hazır değil, süre istiyorum” dedi. Mahkeme başkanı ve üyeleri dahil tüm salon derin bir sessizliğe büründü, herkes olası gelişmeleri idrak etti. Yargılama sürecine bu kadar reaksiyoner bir şekilde ve 10 dakika gibi kısa bir sürede müdahale edebilme imkanı olan, eli kolu bu kadar uzun olan ve açıkça korunan sanık patronlardan söz ediyoruz. İşte bu andan sonra mahkeme heyeti tümden değiştirilinceye kadar o mütalaa celseler boyu verilemedi. Uzunca bir süre sonra mütalaa verildiğinde ise Soma Katliamı’nın sanıkları için mümkün olan en düşük cezalar istendi. Kararı veren mahkemenin başkanı da seçilmişlerdendi. Yeni başkan, daha önce Ciner Holding’e ait Çöllolar Kömür İşletmesi’nde 11 işçinin hayatını kaybettiği katliam davasında sorumlulara sadece para cezası vermesiyle tanınıyordu. Soma Katliamı davasında da 11 Temmuz 2018 tarihinde sadece 3 sanığa bilinçli taksirden 11 sanığa ise basit taksirden hapis cezası verildi, diğer sanıklar beraat ettirildi.

Bu karar Yargıtay’a taşındı ve Yargıtay 12. Ceza Dairesi 30.09.20220 tarih ve 2020/200 E.- 2020/4732 K. sayılı karar ile işveren vekili konumundaki sanıkların 301 kez olası kastla adam öldürme ve 162 kez olası kastla yaralama suçlarından sorumlu olduğu görüşüyle oybirliğiyle bozma kararı verdi. Yargıtay’ın bozma kararı uygulanınca Soma Holding Yönetim Kurulu Başkanı Can Gürkan ve şirket yöneticileri artık gün yüzü göremeyecek ve ömürboyu cezaevinden çıkamayacaktı. Elimizde Yargıtay 12. Ceza dairesinin olası kasta dayalı bozma kararı, tüm iş cinayeti dava dosyalarına gönderip emsal gösterdik. Ancak sevincimiz uzun sürmedi. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı sanıklar lehine karara itiraz etti. Bu arada Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 3 üyesi değiştirildi ve aynı daire 3 ay sonra 8 Ocak 2021 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın itirazını kabul ederek kendi kararını bozdu ve yeni atanan 3 üyenin çoğunluk oyuyla olası kast tespitinden taksirli sorumluluğa döndü. Başkan ve kıdemli üye karara muhalif kaldı, olayda neden olası kast hükümlerinin uygulanması gerektiğine dair uzunca bir muhalefet şerhi yazdılar. Akhisar Ağır Ceza mahkemesinde başlayan ceza yargılaması daha sonra bu karara uygun şekilde verilen kararla sonuçlanmış oldu.

Cumhuriyet tarihinde ender rastlanan bir uygulamayla dünyanın gözü önünde siyasal iktidar yüksek mahkemeyi patronları kurtarma amacına yönelik karar çıkarmak üzere dizayn etti ve gözümüzün içine baka baka planını uygulayıp amacına ulaştı.

Sadece patronları kurtarmakla kalmadı, katliamda sorumluluğu olan kamu görevlileri için de, katliamdan sonra zamanın çalışma bakanı Faruk Çelik’in beyan ettiği gibi “Ben memurumu yargılatmam” diyerek yargılanma izin vermedi. Enerji Bakanlığı ve Çalışma Bakanlığı’nın katliamda sorumlu olan denetim görevlisi kamu görevlilerinin yargılanmasını sağlamak için gerekli hukuki başvuruları yaptık ve tüm süreci takip ederek talebimizi bireysel başvuruyla Anayasa Mahkemesi’ne taşıdık. AYM 2016/13649 Başvuru no’lu ve 29.01.2020 tarihli kararıyla anayasanın 17. maddesinde güvence altına alınmış yaşam hakkının usul boyutunun ihlal edildiğine karar vererek dosyayı kamu görevlileri hakkında yargılama izni verilmesi için Danıştay 1. Dairesi’ne gönderdi. Daire, AYM kararını bir yıl beklettikten sonra Soma Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdi. Soma Cumhuriyet Başsavcılığı da dosyayı tam 3 yıl beklettikten sonra 2024/1658 nolu soruşturma dosyasında 14/12/2023 tarihinde 28 şüpheli hakkında TCK madde 257 uyarınca Görevi Kötüye Kullanma suçundan iddianame düzenleyerek Soma 2. Asliye Ceza Mahkemesinde 2023/1214 E. No ile kamu davası açtı.

Soma 2. Asliye Ceza Mahkemesi, sorumlu olan kamu görevlilerinin yargılanmasına izin verilmesi için 10 yıl boyunca hukuk mücadelesi veren ve AYM’den hak ihlali kararı çıkaran aileler de dahil olmak üzere ölen işçilerin yakınlarının ve Manisa Barosu ve Bağımsız Maden İşçileri Sendikası’nın davaya katılma taleplerini kabul etmedi. Davanın ikinci duruşması 12 Eylül 2024 tarihinde yapılacak.

Anayasa’nın “Hak Arama Hürriyeti” başlıklı 36. maddesiyle herkesin, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunmayla adil yargılanma hakkına sahip olduğu güvence altına alınmıştır. Bu kapsamda hak arama hürriyeti, genel olarak hukuk devletinde yargı organları önünde davacı veya davalı olarak hak ve özgürlüğünü arayabilmek için başvurabilmesi ve adil, hakkaniyete uygun, uyuşmazlıktan önce kurulmuş mahkemeler önünde yargılanma hakkının bulunması olarak tanımlanmaktadır.

Ölen işçi ailelerinin ve kurumların davaya katılma taleplerinin reddi kararı hak arama özgürlüğünün acıkça ihlalidir.

Soma Katliamı’na dair alınan bilirkişi raporlarında maden ocağında denetleme ve kontrol yükümlülüğü ve görevi bulunan kamu görevlilerinin bu görevlerini yerine getirmemeleri eylemiyle 301 kişinin ölümü, 162 kişinin yaralanması neticesi arasında illiyet bağı tespit edilmiş olup, kamu görevlisi sanıkların Bilinçli Taksirle Birden Fazla Kişinin Ölümü ile Birlikte Birden Fazla Kişinin Yaralanmasına Neden Olma suçundan yargılanmaları gerekmektedir. Hal böyleyken TCK madde 257’ye göre sadece görevi kötüye kullanma nedeniyle ceza davası açılması aslında AYM kararını uygulamamak anlamına gelmektedir. Çünkü sanıklar görevlerini kötüye kullanmışlar ancak bu eylemleri/eylemsizlikleri sonucunda 301 işçi ölmüş ve 162 işçi yaralanmıştır. Görevi kötüye kullanma suçu sonucunda insan ölümü meydana gelmişse artık görevi kötüye kullanma suçu değil, taksirle veya olası kastla öldürme suçu uygulanmalıdır.  

Katliamdan sadece 40 gün önce ocağı denetlediği halde hiçbir eksiklik tespit etmeyen Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Teftiş Kurulu iş müfettişlerinin ve MİGEM kontrol-denetim görevlilerinin suçları sadece görevi kötüye kullanmakla sınırlandırılamaz. Görevi kötüye kullanma suçundan açılan davayla bilirkişi raporlarında katliamda sorumluluğu saptanan denetim/kontrol ile yükümlü kamu görevlileri korunup kurtarılmaya çalışılmaktadır. AYM kararına uyarak yargılama yapılıyormuş gibi gösterilip aslında kamu görevlileri basit cezalarla korunmaya çalışılmaktadır. 

Sadece Soma Davası üzerinden anlattığımız hukuksuzluklar bu davalarla sınırlı değildir. OSTİM’de, Zonguldak-Kozlu Davasında, Esenyurt’da, Milas-Güllük Akfen vb. tüm iş cinayetleri davalarında aynı hukuksuzlukların tekrarlandığını ve bu yolla üst düzey yönetici ve patronların cezalandırılmamaları için Yargıtay düzeyinde yapılan müdahaleleri sıkça görüyoruz. Bunun sonucunda yüzde yüz haklı olduğu halde adalete ulaşamayan, adalet duygusu yok edilen işçi yakınları, vatandaşlar hak aramaktan vazgeçmektedir. İş kazaları veya iş cinayetleri sonrasında yaratılan bu hukuksuzluk ortamı işçilerin ve yakınlarının susturulması, mücadelesinin bastırılması için kullanılmaktadır. Adalet arayan insanlara “mahkemeye gidersen dava 10 yıl sürer, o vakte kadar şirket kalır mı, paran enflasyondan erir gider, al şu üç kuruşu şikayetçi olma” telkiniyle mevcut düzen korunmakta, işçinin ve yakınlarının temel haklarını fiili olarak ortadan kaldırarak kendi düzenini yeniden inşa etmektedir.

Yargı bağımsızlığının yok edilerek yargının siyasallaşmasının en üst hadde ulaşması sonucunda artık yargı organları siyasal iktidarın hoşuna gitmeyecek türden kararlar vermekten kaçınmaya başlamıştır. Tüm müdahalelere karşın hukuka uygun davranan, adaletli karar vermeye çalışan hakim ve savcılarda görevden almaya dahi varan hukuk dışı muameleler sonucunda etkisiz hale getirilmektedir. Bu hukuk dışı müdahalelerin artması sebebiyledir ki, hukuka uygun ve hakkaniyetli karar verme düşüncesindeki yargı mensupları da sindirilmektedir.

İlk derece mahkemelerinde sürdürülen yargılamalarda siyasi iktidarın gözüne, müdahalesine takılmadan verilebilen adaletli, hakkaniyete uygun kararlarda yüksek mahkemelerde istinaf ve temyiz incelemelerinde yapılan, üye ve hatta heyet değiştirme gibi usulsüz, hukuksuz müdahalelerle iş cinayetlerinde hayatını kaybeden ve yaralanan işçilerin ve hak arayan ailelerinin aleyhine döndürülmektedir.

Bu hukuk dışı, siyasal müdahaleler sonucunda iş cinayetleri davalarında yargı ve özellikle yüksek yargı eliyle tüm işverenlere, patronlara bir tür yargısal muafiyet tanınmakta, cezasızlık kültürü yerleştirilmektedir. Onlarca, yüzlerce işçinin hiçbir kusurları olmadan, ekmeklerini kazanma yolunda çalışırken iş cinayetleri ile katledilmesine karşın, sınırlı olarak sadece alt düzey işveren vekillerinin ve bir nevi işçi pozisyonunda çalışan mühendislerin ve iş güvenliği elemanlarının yargılanmasına izin verildiği gibi, kamusal görevlilerin yargılanmasına ise hiçbir şekilde izin verilmemektedir. Zevahiri kurtarmak amacıyla sınırlı şekilde yargılanmasına izin verilen sorumlulara da bırakın hapis cezasını, 24 takside bağlanan para cezaları verilmektedir. Siyasal iktidarın hukuk dışı müdahaleleriyle görünüşü kurtarma amacıyla izin verilen bu iş cinayeti yargılamaları sonucunda yüksek yargı tarafından onanarak takside bağlanmış para cezalarıyla adeta işverenlere, parasını taksitle ödediğiniz taktirde istediğiniz kadar işçiyi katledebilirsiniz mesajı verilmektedir. Ülkenin son 25 yıllık iş cinayeti siciline bakıldığında işverenlerin de bu mesajı gayet iyi aldığı görülmektedir.

İşçinin sendikasız olması veya sarı sendikanın etkin olması, işçinin temel yaşam hakkını korumasının önünde büyük engeldir. Güvenliksiz işlerde, köle düzeninde, emeğinin karşılığını alamayan, iş güvenliği olmadan, canı pahasına çalıştırılan ve iş cinayetinde öldükten sonra ailelerine de hak arama yolları kapatılan işçilerin, örgütlenmesi, kendi sendikasını kurması zorunludur. Ancak tek başına sendika örgütlenmesi de iş cinayetlerini önlemeye yetmez. Unutulmamalıdır ki Soma Katliamı’nın yaşandığı ocaktaki tüm işçiler sendikalıydı ancak işverenin emir eri olmuş bir sendika, üyesi işçilerin aleyhine çalışan bir sendikaydı. İş cinayeti davalarına da tüm işçilerin, sendikaların sahip çıkması ve birlikte mücadeleyi örgütlemesi şarttır. Yargı artık her aşamada siyasi iktidarın doğrudan müdahalesine açık haldedir ve buna karşı mücadele etmek hepimizin görevidir. 

Son Eklenenler