Cuma, Haziran 14, 2024

Ölmeyi unuttum – Tithi Bhattacharya

İsrail’in Gazze’deki soykırım operasyonu sürüyor. Gün geçtikçe ne yazık ki katliamlar da sıradanlaşıyor. E-komite sitesinde bu sıradanlaşma durumunun parçası olmamak için elimizden geldiğince Filistin’deki soykırımın, emperyalist siyonist projenin farklı veçhelerine bakmaya çalışan düşünce ve analizlerle okuyucuyu buluşturmaya devam ediyoruz. Bu amaçla askeri açıdan bir başarı elde edemeyen, zaten amacı da bu olmayan, esas hedefi “nihai çözüm” için Filistinli bedenleri katleden yerleşimci kolonyal devletin biyopolitikasına dair bir değerlendirmeye yer veriyoruz. İyi okumalar.


Filistin’deki yaşamın toplumsal yeniden üretiminin düşündürdükleri

Bugün, İsrail’in Filistin halkına karşı 7 Ekim’de başlattığı soykırımın 167. günü. Hamas’ın 7 Ekim’deki saldırısından önce dahi birçok medya kaynağı 2023 yılını, Batı Şeria’daki Filistinliler için “kayıtlara geçen en ölümcül yıl” olarak nitelendiriyordu. İsrail güçleri o yıl Batı Şeria’da 395 Filistinliyi öldürmüş, yerleşimciler ise 9 Filistinlinin daha ölümünden sorumlu tutulmuştu. Bu tür cinayetler doğrudan yaşamın sona ermesiyken, İsrail hastanelere ve okullara yönelik saldırılar gibi diğer şiddet biçimlerini sürdürmekte, bu da Filistinlilerin yaşam üretme çabalarını engellemektedir. Filistin’de ilan edilen bir savaş, kendi halkına karşı yavaş ve süregelen bir savaşın mekansal ve zamansal olarak tırmandırılmasıdır.

Bu makalede, toplumsal yeniden üretim teorisi (SRT) merceğini kullanarak, Filistinlilerin yaşamının (politikalar yoluyla) kesintiye uğratılmasının veya (şiddet yoluyla) yok edilmesinin siyonist projeye içkin olduğunu gösteriyorum. Sonuç olarak, mevcut şiddet döngüsünde İsrail iki tür toplumsal yeniden üretim kapasitesini hedef alıyor: okullar ve hastaneler gibi toplumsal yeniden üretim kurumları ve gelecek nesil, yani çocuklar. İsrail hem yaşamı hem de gelecekteki yaşamı yeniden üretme yeteneğini ortadan kaldırmak istiyor. Dolayısıyla ateşkes sadece temel bir talep olabilir. Filistin’de yaşamın serpilmesi öldürmeye bir son verilmesinden daha fazlasını, Marx’ın türsel varlığın gerçekleştirilmesi olarak düşündüğü şeyi gerektirir. Filistin direnişinin yok edilemez yaratıcılığı, türsel varlığın ne anlama gelebileceğine ve hatta ne anlama gelmesi gerektiğine en açık şekilde ışık tutuyor.

Yaşam üretmeyi Marx yoluyla yeniden düşünmek 

Toplumsal Yeniden Üretim1 feministleri, insanların kendilerinin devamlılığını sağlamak ve ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla doğayı dönüştürmeye çalıştıkları çoklu yolları tanımlamak için yaşam üretme ifadesini kullanmışlardır. Bu kavramı, siyonist şiddetin hem doğrudan hem de dolaylı düğüm noktaları arasındaki karşılaştırmaları, bağlantıları ve duygusal sonuçları anlamak için kullanıyorum. Askeri saldırı ile Filistinlilerin yaşamının askeri yöntemlerle kontrol altına alınması arasındaki sürekliliğinin doğruluğunu teyit etmek için, Filistinlilerin toplumsal yeniden üretim kapasitelerinin istikrarsızlaştırılmasından, savunmasız hale getirilmesinden ve yok edilmesinden başlamalıyız. Yaşam üretme, bir kavram olarak, bize düğümler arasındaki analitik bağ dokusunu sunar.

Marx, 1844 tarihli Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları’nda bizi yabancılaşmış ve yabancılaşmamış emek arasında dikkatli bir ayrıma götürür. İlk emek biçimi, kapitalist yönetim altında “işçiye dışsal” hissedilirken, ikincisinde insan bizzat “hayat-etkinliğini isteminin (iradesinin) ve bilincinin nesnesi yapar.”2 İnsanlar olarak biz düşünceli varlıklarız: (bir örümceğin yaptığı gibi) emeğimizle birleşmiyoruz. Çok sayıda Marksist, insanların doğaya müdahalesi sonucu ortaya çıkan ürünlerden bahsederken yiyecek, barınak ve benzerlerine odaklanır. Gelgelelim Marx, yaşam üretmenin bu çıplak gerekliliklerini sınırlı örnekler olarak görmüştür. O halde, sınırlayıcı olmayan anlamda yaşam üretme nedir?

Marx bu eserinde manevi kelimesini yirmi iki kez kullanır. İnsan emeğini, “bireysel faaliyetin tüm doğal, manevi ve toplumsal çeşitliliğinin tezahür ettiği”3 bir faaliyet biçimi olarak ifade eder. Onu en çok etkileyen insan emeğinin düşünceye dayalı ve evrensel niteliğidir; sadece “acil fiziksel ihtiyacın egemenliği altında” değil, “fiziksel ihtiyaçtan bağımsız” olduğumuzda da çalışırız, böylece “yalnızca ve gerçekten… özgürlükten dolayı [üretiriz].”4

Marx’ta, kapitalist çalışma rejimleri aracılığıyla yaşam üretme ile özgürlük koşulları altında yaşam üretme arasındaki ayrım sürekli bir tema olarak karşımıza çıkar. Marx, kapitalizm altında mevcut olan biçimsel özgürlükleri ve bunların altında gizlenen özgürlükten yoksunluğu ve yabancılaşmayı tartışmak için Hegel aracılığyla Aristotelesçi bir çerçeve kullanmıştır. Liberal kuramcılarla özgürlüğün koşulunun tarihsel olduğu ve daha ilk aşamalarında bile yaşam üretmenin çıplak gerekliliklerine dayanması gerektiği konusunda hemfikirdi Marx. Bu nedenle “özgürlük alanının” gerçekten “yalnızca zorunluluk ve dışsal çıkarlar tarafından belirlenen emeğin sona erdiği yerde”5 başladığını savundu.

Marx’ı takip ederek yaşamak (kapitalizmin biçimsel özgürlük koşulları altında ama emeğin yabancılaşmasıyla bir yaşam üretme biçimi) ve serpilmek (türsel varlığımız içinde olan bir yaşam üretme) arasında açık bir ayrım yapabiliriz.

Marx’ta bu ayrım çok keskin olsa da, kapitalizme bağlı günlük yaşamda, benim serpilme olarak adlandırdığım şeyin bir parıltısını yakaladığımız da açıktır. Yabancılaşmış emek, işçiye dışsal bir güç tarafından dayatılan emekse, yabancılaşmamış emek hem özgürce seçilen hem de işçinin kendisi tarafından belirlenen emektir. Sistematik yabancılaşmanın genel bağlamı içinde, hâlâ bitkilerimizi/hayvanlarımızı/çocuklarımızı besliyor, sanat yapıyor ve harika seks yapıyoruz – tümü görece özgürlükle katıldığımız emek biçimleridir. Grundrisse‘de Marx, müzik bestelemeyi “gerçekten özgür emek” olarak adlandırır; [buna göre müzik] “en büyük çabayı” gerektirir ve “aynı zamanda fazlasıyla ciddi bir iştir.”6

Dolayısıyla, Filistinli feminist şair Rafeef Ziadah, “Biz Filistinliler her sabah dünyanın geri kalanına yaşamı öğretmek için uyanıyoruz” diye yazdığında, bunu yaşam üretmenin politikasının yakıcı bir teorileştirmesi olarak okudum. Filistin’de, hem yaşamak hem de serpilmek anlamında yaşam üretmenin ne olduğunu keşfetmeye yönelik bir çağrı olarak okuyorum.

Nakba ve yaşam üretme

İsrail, Filistinli yaşama karşı üç geniş strateji uyguluyor: sınırdışı etme, nesilleri kasıtlı olarak öldürme ve Filistinlilerin doğurganlığını kontrol etme. Yerleşimci sömürgecilik, siyonizmin bu biyopolitik projesini analitik bir çerçeve olarak açıklasa da, SRT ve onun geniş kapsamlı yaşam üretme kavramı, siyonist devletin Filistinlilerin sadece hayatta kalmasını değil, insan olarak kalmaktan alıkoymaya çalıştığı çok sayıda yolu belgelememize olanak tanıyor.

Jasbir Puar’ın parlak kavramı zayıflık burada işimize yarayacaktır. Siyahların ve Filistinlilerin yaşamına dair dokunaklı bir çalışma aracılığıyla Puar bize bedensel kapasitenin ekonomi politiğine dair bir teorileştirme sunuyor. Puar’a göre, baskıcı devlet mekanizmaları ölüm ve zayıflığı birbirleriyle üretken bir ilişki içine sokar. Devletler ölümün tek tedarikçisi olma hakkını saklı tutarlar, ancak Puar Filistinlileri öldürmemenin “ölümden insani bir şekilde kaçınmak” değil, daha ziyade “onları sistematik olarak ve tamamen zayıf kılmak” için bir hamle olduğunu gösterir, bu “sakat bırakma hakkının biyopolitik bir kullanımı ve ifadesidir.” Bu sürekli bir şekilde zayıf kılma, karmaşık toplumsal şiddet ve işgal ilişkileriyle mekanı ve zamanı birbirine bağlayan “boğucu bir güç rejimi” yaratır.7

Puar’ın zayıflık kavramı, yaşam üretmenin hizmetindeki kurumların sakatlanması anlamını da kapsayacak şekilde genişletilmelidir. Bu anlam, Puar’ın “altyapısal savaş”larını ya da İsrail’in altyapıya saldırısını “şekillendirilebilir bir insani çöküşün biyopolitik düzenlemesinin temel, hatta merkezi bir bileşeni” olarak tartıştığında zımni olarak mevcuttur. Omar Jabary Salamanca tarafından yapılan çalışmayı temel alan yazar, İsrailli politikacı Dov Wiesglass’ın İsrail politikasını “bir diyetisyenle randevu” olarak tanımlamasına yönelik atfı tekrarlıyor. “Filistinliler biraz zayıflayacak ama ölmeyecekler.”8

Burada yakalamayı umduğum şey, yaşam üretmeye yönelik bu saldırının, bu boğucu gücünün ve bu incelmenin sürekliliğidir.

Doğum farkı

İsrail’in yerli Yahudi nüfusu için ise tam tersi bir biyopolitik yaklaşım tahsis edilmiştir. İsrail 1948’den bu yana sayısız kurumunda çocuk doğurma yanlısı politikaları kutsal kabul etmiş, doğum oranının artmasını sağlayan maddi ödüller ve komiteler aracılığıyla bir üreme rejimi oluşturmuştur. Sigrid Vertommen ve Nira Yuval Davis gibi eleştirel teorisyenler, diğerlerinin yanı sıra, çeşitli girişimleri takip etmişlerdir: On çocuklu annelere verilen 1949 Kahramanlık Ödülü, Doğumu Teşvik Fonu ile 1968 Demografi Merkezi ve daha yakın zamanda 2002 İsrail Demografi Konseyi.9 Meira Weiss da benzer şekilde, tarihsel olarak “bedensel bir devrim” yoluyla “yeni bir toprak için  bir yeni halk yaratmayı” amaçlayan siyonizmdeki derin öjenik damara dikkat çekmiştir. Bu politikalar sonucunda ortaya çıkan ideal Yahudi bedeni “eril, Yahudi, Aşkenaz, mükemmel ve sağlıklı” olarak tanımlanmıştır, Weiss’ın “seçilmiş beden” olarak adlandırdığı beden.10

Bu arada, İsrail’deki tüm annelerin doğum izni ve büyük bir kısmının da doğum ödeneği alma hakkı vardır. Tel-Aviv yurttaşları şehirden “yeni anneleri şımartmasıyla tanınan” bir şehir olarak bahsediyor. Şehir kafelerinde “sanat ve el sanatları, fizik tedavi ve masaj, emzirme ve uyku klinikleri gibi günlük ‘Anne ve ben’ etkinlikleri” düzenleniyor. Bu serpilmenin bir parçası olarak İsrailli Yahudi çocuklara, dünyada beşinci sırada yer alan (hem ABD hem de İngiltere’nin önünde) bir okul sisteminde ücretsiz kamu eğitimi almayı güvence altına alıyor. 

Bugün, siyonist biyopolitikayı, biri doğurganlık ve annelik, diğeri de fetal teşhis etrafında kümelenen iki geniş teknoloji şekillendiriyor. Yardımcı Üreme Teknolojileri (ART) başka yerlerde son derece pahalıyken, İsrail’de ücretsizdir. İsrail parlamentosu 2010 yılında kadınların maddi tazminat karşılığında yumurtalarını bağışlamalarına ve böylece kısır kadınların yumurta bağışı talep etmelerine olanak tanıyan tartışmalı Yumurta Bağışı Yasası’nı kabul etti. Gelgelelim, yasada yapılan değişiklikler, yumurta hücresini bağışlayan ve alan kişinin aynı dine mensup olmasını şart koşmakta, dolayısıyla Yahudi bir kadının Müslüman, Hıristiyan ya da Dürzi bir kişiye yumurta hücresi bağışlamasını ya da tam tersini imkansız kılmaktadır.

İkinci teknoloji seti ise gebe kaldıktan sonra ortaya çıkıyor. İsrailli Yahudi kadınlar doğumun tıbbileştirilmesi ve fetüsün izlenmesi konusunda dünyada başı çekmekte, yüzde 60’ı doğum öncesi tanı testlerine tabi tutulmaktadır. İsrailli ebeveynler, tavşan dudağı gibi küçük bedensel “bozukluk” durumlarında bile kürtajı tercih ediyor ve Weiss’ın “İsrail’in doğurganlık takıntısı sadece nicelik değil nitelik de içeriyor” yorumuna yol açıyor.

İsraillilerin yaşamlarını üretmelerinin toplumsal yeniden üretimi elbette yalnızca doğum teknolojileriyle sınırlı değil. Tüm bir toplumsal altyapı ve devlet altyapısı İsrail yaşamının serpilmesini sağlarken, Filistinlilerin yok edilmesi/zayıflatılması için tasarlanmıştır. Zayıf kılma yöntemleri tarihi Filistin boyunca çeşitlilik gösterir. Filistin’in kasıtlı olarak farklı kontrol rejimlerine bölünmesi, tanınmayan bu topraklardaki Filistinlilere her gün şiddet uygulanmasını garanti eder ve Noura Erakat’ın değerlendirmesine göre, “İsrail “Batı Şeria’da sıkıyönetim, Doğu Kudüs’te idari hukuk ve tarihi Filistin’de medeni hukuk yoluyla yapmaya çalıştığını Gazze’de savaş yoluyla gerçekleştirmeye çalışmaktadır.”11 İsrail’in stratejileri, farklı şekillerde ve tam da bu farklılık nedeniyle birbirini tamamlayarak, Filistinlilerin yaşam üretmeleri için başvurdukları asli  yolları kontrol ederek onların serpilmesini zorla engellemektedir.

Birleşmiş Milletler ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlar, kalkınma dedikleri, benim de serpilme olarak adlandırdığım şeyi- değerlendirmek için belirli ölçütler kullanıyorlar. Gıdaya, temiz suya, barınmaya, sağlık hizmetlerine ve eğitime erişim en yaygın değerlendirme kayıtları olarak kullanılıyor. Filistin’de bunların her birine erişim sömürgeci teknolojiler aracılığıyla üretiliyor. Dahası, bu kayıtlar bir tür “liste” oluştursa da, hepsinin içine oturduğu çerçeveyi oluşturan İsrail’in genelleştirilebilir operasyon modeline dikkat çekmek istiyorum. Başka bir deyişle, İsrail, mekanı ve insanları, sömürgeci gücün büyümesini ve pekişmesini sağlayan belirli şekillerde organize etmektedir.

Yaşamak mı, serpilmek mi?

Sömürgecilik karşıtı çalışmalar bize peyzajların, doğayı sadece insan emeğinin mekânı olarak değil, aynı zamanda bir düşünce ve hayal gücü kategorisi olarak da üreten politikalardan oluştuğunu öğretti. Filistin’de balığın yerini düşünelim. Balığın tadı ve kokusu Filistin tarihinin hücresel mimarisinde yer alır. Dereotu, sarımsak ve acı biber bu tarihi duyulara emanet ederken, halk hikayeleri bu tarihi Balık Kralı’nın hikayelerine dokur. Ancak Gazze’yi kucaklayan sular ne tarafsızdır ne de sömürgeci çerçevelerden uzaktır. Balıkların çoğu denizin en az dokuz mil açığındayken, Gazzeli balıkçıların sadece altı deniz mili ya da daha az açıkta avlanmalarına izin veriliyor. Okyanuslar, çöller, kayalar ve balıklar, Filistinlilerle ancak İsrail’in kontrolü aracılığıyla ilişkilendirilebiliyor, böylece her şeyden önce Elizabeth Povinelli’nin sömürgeci gücün “jeontolojileri” olarak adlandırdığı şeyi yaratıyor.12

İsrail, 1967 yılında Filistinlilerin izin almadan yeni bir su tesisi inşa edemeyeceğini belirten bir kararname yayımladı. Bu tür izinlerin alınması hâlâ imkansız, dolayısıyla Filistinlilerin kuyu açması ya da pompalar döşemesini engelleniyor. Vadisinde Hazreti Muhammed’in en güvenilir sahabelerinden bazılarının gömülü olduğu Ürdün nehri, sularına erişimleri engellendiği için artık Filistinlilerin yaşam üretme pratiğinde bir yara işlevi görüyor: işgal altındaki Batı Şeria’da 180’den fazla kırsal Filistin topluluğunun suya erişimi yok.

Gazze’de durum daha da vahim, içme suyu “deniz kadar tuzlu.” Ayrıca, İsrail 2007’den bu yana Gazze’deki Filistinli çocukları IDF’nin deyimiyle “açlık diyetine” tabi tutuyor. Gazzeli çocukların yaklaşık yüzde 80’i günde 1 dolardan daha az bir gelirle hayatta kalıyor ve sonuç olarak, devam eden kuşatma nedeniyle yeterli kaloriye erişimleri azaldığı için önemli bir kısmı her gün açlık çekiyor.13

Kontrol noktaları arazileri bozdukça, birçok Filistinli çocuk en yakın okula ulaşmak için uzun mesafeler kat etmek zorunda kalıyor. Arap okullarına, İbranice eğitimden (öğrenci başına) ortalama yüzde 40 daha düşük kaynak ayrılıyor. 2018 yılında, İsrail Knesset’i, Arapçayı resmi dil statüsünden çıkaran Ulus-Devlet Yasası’nı kabul ederek Arap çocuklarını ekzofonik14 bir hayat yaşamaya zorladı.

Filistinliler bu nedenle kendi anavatanlarında durmaksızın yerinden edilmiş olarak yeniden üretiliyor. Yollar bile ırksal dışlamayı yasalaştırıyor ve güvence altına alıyor. Araç plakalarının rengi hareketliliği belirliyor: Filistin plakalı araçların, sürücünün kimliğine bakılmaksızın İsrail yollarına girmesine izin verilmiyor. Apartheid duvarı ve çok sayıda kontrol noktası, bozulmuş araziler üzerinde çılgın bir meşruiyet labirenti oluşturuyor; İsrail devletiyle her temas noktasında Filistinli, hukuki ve duygusal açıdan bir yabancı olarak yeniden üretiliyor.

Toplumsal yeniden üretime yönelik bu farklı politikalar çarpıcı sonuçlar doğuruyor: Yahudi ailelerin yüzde 40’ına kıyasla Arap ailelerin yarısından fazlası 2020 yılında yoksul olarak kabul edildi. Burada, sömürge ilişkisinin durağan olmaktan ziyade üretken ve doğurgan olduğunu vurgulamak istiyorum. Kendini yalnızca yasalar ve devlet politikaları aracılığıyla değil, tüm toplumsal bedenin sistematik bir şekilde bölümlere ayrılması, düzenlenmesi ve kuşatılması yoluyla yeniden üretiyor.

“Ölmeyi unutmak”

İsrail bugün küresel kapitalizmin özünü ifade etmektedir. Devletin hegemonik olmayan kontrole bağlılığı, Filistin’in ekolojisini zehirlemesi ve demokrasinin çoğu biçimini açıkça reddetmesi, burjuva biçimlerinden arındırıldığında kapitalizmin sistemik özünü yansıtıyor. İsrailli-Yahudi yaşamının serpilmesi, Filistinlilerin toplumsal bünyeden atılmasının ötesinde bir amaç ve işlev daha içeriyor. Bu serpilme -güzel caddeler, iyi sulanmış çimler- İsrail toplumunun Batı’yı yakından taklit etmesini sağlıyor, böylece uygar Batı’ya karşı barbar Doğu’nun eski oryantalist mecazlarını tekrarlıyor. Bu tür bir özdeşleşme aynı zamanda Batı’yı İsrail’in yaşam üretme tarzına karşı daha taraftar kılıyor; Batı’nın hesap defterlerinde İsrail yaşamının değeri Filistinlilerin üzerinde yükselmeye devam ediyor.

Bu makalede, Filistin’deki yaşam üretme altyapılarının neden benzersiz ve yoğun bir şekilde politik olduğunu ve İsrail yaşamının serpilmesinin Filistin yaşam üretme pratiğinin zayıflamasıyla nasıl ilişkili olduğunu göstermeye çalıştım. Ursula K. Le Guin’in “Omelas’ı Bırakıp Gidenler” adlı kısa öyküsü bu şiddetli ilişkiselliği örnekler. Öyküde, hayatın tüm yurttaşları için mükemmel ve cömert olduğu masalsı bir şehir olan Omelas’la tanışırız. Gelgelelim, Omelas’ın bir sırrı vardır. Şehirde gömülü olan bu toplumun tek gaddarlığı, sürekli sefalet ve aşağılanma içinde tutulan bir çocuktur. Omelas’ın sakinleri yeterince büyüdüklerinde, serpilmeleri hakkındaki bu gerçek onlara anlatılır ve çoğu bunu ihtişamları için gerekli bir fedakarlık olarak kabul eder; bazıları Omelas’tan uzaklaşır, ancak çoğu kalmayı seçer. Gazze’ye giden yardım kamyonlarını engellerken sevinen İsrailli sivillerin görüntüleri, Le Guin’in içgörüsünü yeniden konumlandırmalı ve geleneksel sömürgeci şiddet anlayışını sarsmalıdır.

Fakat Omelas ile yapılan bu karşılaştırma İsrailliler için oldukça geçerli olsa da, Filistinlilerin durumunu temsil etmekte kesin olarak başarısızdır, çünkü Filistinliler bu kurgusal çocuktan çok uzaktır. Bunun yerine, bu makalede başladığımız Marx’ın türsel-varlık tanımına en çok yaklaşan halktır. 

Güney Afrikalı militan Barry Vincent Feinberg bir keresinde “Filistinli şairlerden alışılmadık derecede çok sayıda şiir geldiğini” gözlemlemişti. Feinberg’in yorumuna yanıt veren Filistinli bir şair “halkımın hiçbir zaman mahrum bırakılmadığı tek şey, hayal kurma hakkıdır” demişti. Sözkonusu yüz yıllık sömürgeci şiddete rağmen Filistin yaşamının sıradışı ama tutarlı bir özelliğidir.

Filistinli şairin sözleri, diğer birçok şairinki gibi parlak bir çelişki barındırıyor. Bir yandan Filistin sanatı, Filistinlilerin toplumsal bedenden/bedenin içinden şiddetle kovulmasını/kontrol edilmesini anlatırken, diğer yandan bu sanatın zayıflatma koşullarında var olması Filistinlilerin sürgün edilmesine karşı bir reddiyedir. Filistinlilerin yaşamlarının sanat ve gündelik yaşamdaki bu tür ifadeleri, Marx’ın müziğin “gerçekten özgür emek” olduğu  ve bu tür emeklerin kapitalist yabancılaşma içinde ve ona rağmen sürekli bir tema oluşturduğu iddiası üzerine düşünmemizi sağlamalıdır.

Bugün Filistin’in, kapitalizm içinde bu bastırılamaz insani basıncın gerçekleşmesini sağladığını iddia ediyorum. Marx’ın zamanındaki köle isyanları ve 1960’larda Vietnamlıların direnişi gibi,  bugün Filistinlilerin mücadelesi, kendi mücadelelerinin ya da insanlıklarının Filistinlilerin mücadelesinde dile geldiğini gören ezilenlerin geniş bir kesiminde yankı bulmasının nedeni budur.

Siyonist sömürgeciler Filistinli insanlığın gücünü çok iyi biliyorlardı. General Moshe Dayan bir keresinde Fadwa Tuqan’ın bir şiirini okumanın “yirmi düşman komandosuyla yüzleşmek” gibi olduğunu söylemişti. Tuqan Filistin’den böyle bahsediyordu:

kalbi hızla çarpan toprağımız, 
devam eder atmaya ve dayanır 
dayanılmaz olana.
tepelerin ve rahimlerin
sırlarını saklar. Başaklarla ve palmiyelerle
filizlenen bu toprak, özgürlük
savaşçısı da doğuran topraktır.
Bu toprak, kızkardeşim, bir kadındır.
(Fadwa Tuqan, Hamza)

Filistin’in bu “hayali” elbette (şiir ya da müzik bestelemek gibi) biçimsel yaratıcı enerjilerin ötesinde, bir geri dönüş, anavatan ve tarih hayalidir; dolayısıyla bu “hayali” sürdürmek için bir dizi amaca yönelik bilinçli emeğe işaret eder. İnsanın tam anlamıyla serpilmesini amaçlayan bu tür “rasyonel” emek, özünde insanlığın türsel varlığıdır. Bertell Ollman, Marx’ın “genel olarak insan doğası”nı tanımlamaya en çok yaklaştığı noktanın, “bir türün tüm karakteri… yaşam etkinliğinin niteliğinde bulunur; ve özgür, bilinçli etkinlik insanın türsel niteliğidir”15 dediği yer olduğunu belirtir. Sürekli, vazgeçmeden, kendilerine karşı yapılan her türlü girişime rağmen “özgür, bilinçli etkinlik” göstermeye devam eden bir halka ne diyebiliriz? Başka bir zaman ve mekanda onlara isyan eden köleler ya da direnen Vietnamlılar diyorduk. Bugün, hiç şüphesiz, onlara Filistinliler diyoruz. Ya da sürekli şiddete ve mülksüzleştirmeye rağmen, insanlığın temel içgüdüsünü, özgür olmanın ne olduğunu ifade etmeye devam eden bir halk. Mahmud Derviş’in sözleriyle:

Bir kadın asker bağırdı:
Yine mi sen? Öldürmemiş miydim seni?
Dedim ki: Öldürdün beni 
Ama unuttum ölmeyi, tıpkı senin gibi. 

(Mahmud Derviş, “Kudüs”)

Çeviren: Nalan Kurunç
Özgün Metin: I Forgot to Die


  1. Toplumsal Yeniden Üretim kavramı için: https://feministbellek.org/toplumsal-yeniden-uretim/ (Ç.N.) ↩︎
  2. Karl Marx, 1844 El Yazmaları, Çev: Murat Belge, Birikim Yayınları, İstanbul, 2013., s.81. ↩︎
  3. A.g.e. ↩︎
  4. A.g.e. ↩︎
  5. Karl Marx, Capital: A Critique of Political Economy, Volume III, trans. David Fernbach (Harmondsworth: Penguin 1992), 958. ↩︎
  6. Karl Marx, “Grundrisse” in David McLellan, ed., Karl Marx: Selected Writings (Oxford: Oxford University Press, 1977), 368, vurgu özgün metinden. ↩︎
  7. Jasbir Puar, The Right to Maim: Debility, Capacity, Disability (Durham and London: Duke University Press, 2017), 108, 135. ↩︎
  8. A.g.e. ↩︎
  9. Annelik ödülü, hükümetin ödülü talep edenlerin çoğunlukla Filistinli anneler olduğunu fark etmesi üzerine 1959 yılında kaldırılmıştır. Bakınız, Daiva Stasiulis ve Nira Yuval-Davis, eds. Unsettling Settler Societies: Articulations of Gender, Race, Ethnicity and Class (Londra: Sage Publications, 1995); Sigrid Vertommen, “From the pergonal project to Kadimastem: A genealogy of Israel’s reproductive-industrial complex,” Biosocieties 12, no. 2, 2017: 282-306. ↩︎
  10. Meira Weiss, The Chosen Body: The Politics of the Body in Israeli Society (Stanford, California: Stanford University Press, 2002), ss. 1–4. ↩︎
  11. Sai Englert, Michal Schatz, Rosie Warren eds. From the River to the Sea: Essays for a Free Palestine, (New York: Verso, 2023), 13. ↩︎
  12. Elizabeth Povinelli, Geontologies: A Requiem to Late Liberalism (Durham, North Carolina: Duke University Press, 2016). ↩︎
  13. Dr. Ghannam Hashem Said and Zahriyeh Ehab’ı alıntılıyor, “Gaza’s Kids Affected Psychologically, Physically by a Lifetime of Violence,” Al Jazeera, Temmuz 31, 2014. ↩︎
  14. Exophonic (eng.): bir kişinin anadili olmayan bir dilde (genellikle yaratıcı) yazı yazma pratiğini ifade eder. (Ç.N.) ↩︎
  15. Bertell Ollman, Alienation: Marx’s Conception of Man in Capitalist Society (Cambridge: Cambridge University Press, 1977), 109. ↩︎

Son Eklenenler