Cumartesi, Ocak 28, 2023

Bölgesel asgari ücret: Patronlar neden istiyor, işçiler neden karşı çıkmalı?

En az 7 milyon işçinin temel geliri olan ve tüm sektörlerdeki işçi ücretlerinin maaş zammı oranını etkileyen 2023 yılı asgari ücreti 8 bin 506 TL olarak belirlendi. Şubat ayında ellerine geçecek “zamlı” maaşın yüksek enflasyon ve temel maddelere gelen fahiş zamlar karşısında şimdiden kuşa dönmesine işçiler tepkili. Ancak bu tepki, işçi sendikalarının asgari ücret tartışmalarına daha baştan hazırlıksız, örgütsüz girmesinden ötürü çok cılız. Öyle ki Türkiye’nin en çok üyesine sahip konfederasyon Türk-İş pazarlığı en düşükten -7 bin 785 TL- açarak sermaye tarafgirliğinde sınır tanımazken işçilerin olası tepkisinin de yanında olmayacağını göstermiş oldu. Tepkiler neticesinde sınırı 9 bin Lira’ya çıkarsa da Bakanın sendikalar 8 bin üstünde zam istemedi iddiasının asılsız olmadığını düşündürmeye ve de ‘devlet babamız’ işçisini daha çok düşünür imajını çizmeye yaradı.

Öbür taraftan DİSK sıkça asgari ücretin medyan ücret haline geldiğini vurgulamasına rağmen talebini 13 bin 200 TL açıkladı. Dönem mücadeleyle daha fazla hak koparma dönemiyken sırf rahatları bozulmasın diye asgari bir mücadele programı ortaya koymadan hem de. Sol-sosyalistler ise çok uzun zamandır toplumsal tabanda gerçekliklerini yitirdiği için etkisiz kaldı. Böylesi bir atmosferde yönetenler en ufak dirençle karşılaşmadan milyonlara bu sefalet ücretini reva gördü. Bu madalyonun bir yüzü, diğer yüzü bizim de bu yazıda üzerinde durmak istediğimiz asgari ücretin, bölgesel asgari ücret bağlamıyla, nasıl parçalanmaya çalışıldığıdır. Ancak bundan önce Türkiye’de asgari ücret gelişimine kısaca değinmek faydalı olabilir.

***

Hepimizin bildiği üzere hangi sektörde çalışırsa çalışsın yasa gereği sigortalı bir işçinin alması gereken en düşük ücret asgari ücrettir. Asgari ücret ilk olarak 1951 yılında mahalli komisyonlar -yani belli bir yer için yerel otoriteler (belediye başkanı, vali, belediye encümeni vd), işçi ve işveren temsilcileri, sendika temsilcilerinin katılımıyla oluşan komisyonlar- yoluyla uygulanmaya başladı. Bu mahalli komisyonlar ilden ile, sektörden sektöre değişik asgari ücret saptayabiliyor, mahalli komisyonların kararlarına itiraz ancak Çalışma Bakanlığı’nca kurulacak kurulla mümkün oluyordu. Daha sonra 1967 yılında mahalli komisyonlar kaldırılarak yerine merkezi bir komisyon getirildi ve asgari ücret ulusal ölçekte 6 bölge esasına göre belirlendi. O dönemde Meclis’te bulunan Türkiye İşçi Partisi’nin Anayasa Mahkemesi’ne başvurusu sonucunda, bölgesel asgari ücret uygulamasının eşitlik ilkesine aykırı bulunmasıyla iptal edildi. İptalden sonra 1974 yılında ilk kez ülke düzeyinde asgari ücret belirlenmeye başlandı, bununla birlikte, 1989 yılına kadar tarım ve sanayi sektörleri için farklı asgari ücret uygulamasına devam edildi. 1989 yılından günümüze ulusal ölçekte ve tek tip olarak asgari ücret belirleniyor.

Ne var ki son yıllarda bölgesel asgari ücret tartışmaları tekrar gündeme getirilerek patron örgütleri tarafından bu uygulamaya dönülmesi için hükümete çağrılar yapıldı. Bu çağrılardan biri geçtiğimiz yıl Aralık ayında İstanbul Ticaret Odası (İTO) Başkanı Şekib Avdagiç tarafından şöyle dile getirildi:

“Nasıl Türkiye yatırım teşvikleri konusunda bölgelere ayrılmışsa, asgari ücretin de bölgesel belirlenmesi gerektiğine inanıyoruz. İstanbul’daki asgari ücretle, 5-6’ncı teşvik bölgesindeki asgari ücret aynı olmamalı. Zira yerli ve yabancı nüfusun yoğunluğu ile birlikte talebin bu denli yüksek olduğu bir şehirde çalışanın alım gücünü, şirketlerimizin rekabetçiliğini korumak gerek. Özellikle barınma ve iki-üç vasıta ile sağlanan ulaşım gibi hususlar asgari ücretlinin yükünü artırıyor.”[1]

MÜSİAD kurucularından olan Avdagiç’in sözlerinin meali ise; ulusal asgari ücret patronlara ayak bağı, bu ayak bağından bizi kurtarın, işçinin maaşına, kıdemine, primine biz keyfimize göre karar verelim, ne işçi itiraz edebilsin ne de sendika… Alt metinde bunları söylerken kılıf olarak işçinin alım gücü, barınma, ulaşım gibi sorunlarını öne sürüyor. Oysa saydığı sorunların temelinde sermayenin çıkarları doğrultusunda uygulanmış ekonomi-politikalar yatıyor. O, sonuçları nedenmiş gibi göstererek faili gizlemeye çalışıyor.

Ancak net bir şekilde gerçeği ortaya koymak gerekir: Bugün yaygın bir şekilde bölgesel asgari ücret tartışmalarına da referans edilen enflasyon sorununun kaynağı kötü ekonomi yönetimi değil, enflasyonun sermayeye para transfer aracı olarak görülmesidir. Ülkeyi yönetenler enflasyonla mücadele etmiş olsa bölgeler ya da gelir grupları arasında bu denli uçurum ve eşitsizlikten söz edilmeyebilir.

Öte yandan İstanbul’daki hayat pahalılığının diğer illere nazaran daha çok artışı, 2018 döviz krizi ve pandemiyle oldu. Hatırlanacak olursa onun öncesinde, enflasyon oranının bu kadar yüksek olmadığı zamanlarda, İstanbul’da yaşam bugünkü kadar zor ve maliyetli değildi. Bugün İstanbul’daki barınma maliyetinin artması da, sözde konut stoku sorunu da inşaat şirketlerini daha çok zengin etmek için hayata geçirilen rant odaklı kentsel dönüşüm ve yatırımlar dolayısıyladır. Burada, çözüm, bölgeler arası farklı ücretlendirmeyle değil, barınma, ulaşım, gıda gibi sorunları bütün olarak görüp, bu sorunlara kaynaklık eden ekonomi-politikten vazgeçmekle mümkündür. Bu açıdan mevcut şartlarda asgari ücreti bölgelere parçalamak yalnızca sermayenin işine yarar, biz işçi ve emekçilerin değil.

Hatta bölgesel asgari ücret uygulamasına geçilmesi işçiler açısından; kazanılmış hakların tek tek kaybedilmesi, ücretlerin daha da düşürülüp insanlık dışı çalışma ve yaşam koşullarının dayatılması, ayrımcılığa uğranması, farklı bölgelerden işçilerin birbirine düşman kesilmesi, zaten zayıf olan sendikal örgütlülüğün darmadağın edilmesi ve zorunlu emek göçünün yaşanması anlamına gelecek birçok sorunu beraberinde getirecektir.

Kaldı ki bölgesel asgari ücret yıllardır türlü yollarla ve fiili olarak zaten uygulanıyor. Nasıl mı? Bunlardan biri, Anadolu kentlerinde çok yaygın bir şekilde çalışanların maaşları banka üzerinden asgari ücret tutarında ödenip elden bir kısmı geri alınarak. Daha işe alım sürecinin başında koşulan bu şartı binlerce kişi geçim derdi ve acil iş ihtiyacı nedeniyle kabul ediyor veya hâlihazırda çalışırken patronun türlü bahanelerle asgari ücret zammı kadar zam yapmamasına karşı işsiz kalma korkusuyla itiraz etmiyor. Bir diğeri, işçiler adına açılmış maaş hesap kartlarına patronun el koyarak her ay bu kartlara ödenen maaşları çekip işçilere elden daha az maaş ödemesi. Bu sayede işçiye elden daha az maaş öderken devletin patronlara sağladığı asgari ücret teşvikini de almış olur. Tekstil atölyelerinde, özel okullarda, mağazalarda, bürolarda ve daha birçok işyerinde vaziyet böyle…

Somut örnek olarak, resmiyette her ikisi de asgari ücretli gözüken İstanbul’daki tekstil işçisi ile Antep’teki tekstil işçisinin eline geçen para aynı miktar değil. Antepli patron, kentteki sığınmacıların varlığını da fırsata çevirerek kölece çalıştırma hakkını kendinde görür, ya da personel maliyetlerini azaltmak için kayıtsız çalıştırmaya yönelir, böylelikle hem devletten vergi kaçırır hem de işçinin emeklilik hakkından çalar. Başka bir örnek, inşaat sektöründe, İstanbul’da Finans Merkezi şantiyesinde çalışan ile Karadeniz illerindeki bir müteahhidin projesinde çalışan işçi arasında aldıkları ücret bakımından fark vardır. Müteahhit, denetimin azlığından da yararlanarak olabildiğince ücretleri kısmak için yukarıda bahsedilen iki hileden birine kolaylıkla başvurur. Diğer taraftan İstanbul’da gidilmedik şantiye, kapısının önünde direnmedik holding bırakmayan İnşaat -İş gibi bir sendikanın varlığı da İstanbul’daki inşaat işçilerinin haklarının güvencesidir.  

Fiili bölgesel asgari ücret, verilen örneklerde olduğu gibi her zaman bölgelere göre işçilerin daha az kazanmasıyla ilgili değil, bazen de bedavaya daha fazla çalışması anlamına gelebilir. Örneğin İzmir Kınık’ta salça fabrikalarında kadın işçiler zorunlu mesaiye kalarak günde 14-15 saat çalışır ama 8 saat çalışmış gibi asgari ücret ancak alır. Kırsalda yaşarken domates üreticiliğinden toplayıcılığına ve nihayet fabrika işçiliğine geçen kadınlar açısından şartlar ne kadar vahşi olursa olsun çalışmak yeğdir. Çünkü eskisi gibi tarımla geçim ya da madende çalışan eşin tek maaşıyla geçim mümkün değil, ailede çocuklar dâhil herkes çalışmak zorundadır.

Fazla mesainin ödenmemesi İstanbul’da da sık karşılaşılır fakat Anadolu kentlerinde hâkim ilişki biçimi olarak neredeyse kural haline gelmiştir. İstanbul’da ‘modern’ taşeron iş ilişkileri buralarda ağalık, dayıbaşılık, aşiret, tarikat ilişkileri formunda devam eder ve bu ilişkiler işçinin daha çok çalışmasına da daha az kazanmasına da rıza göstermesine yarar.

Bu uygulamalar düpedüz patronların yasayı dolandırması, asgari ücreti parçalaması ve işçi haklarının gaspıdır. Bunu devlet de, patronlar da, sarı sendikalar da bilir ancak büyük bir uzlaşı içerisinde sömürü çarkları döndürülür. Bu çarkları kırma gücü ve iradesi işçilerin örgütlü gücündedir. Sermayenin yasal pürüzlerden kurtularak işçileri daha serbestçe sömürme arzusunu engelleyecek olan da, fiili uygulanan bölgesel asgari ücret uygulamasını defedecek olan da budur. Son olarak yüzyıllardır çok ağır bedeller ödenerek kazanılan “eşit işe eşit ücret” ilkemizden vazgeçmeyeceğiz, asgari değil herkes için insanca yaşam mücadelesini büyüteceğiz.


[1] T24 Haber sitesi, https://t24.com.tr/haber/ito-baskani-avdagic-ten-bolgesel-asgari-ucret-onerisi,1082231

Son Eklenenler