Pazar, Şubat 5, 2023

Açlık sınırı, yoksulluk sınırı, asgari ücret ve sömürü gerçeği

Bir dizel motoru deposuna konulan yakıtın yettiği kadar çalışır. Bir çiftlik hayvanından alınabilecek et, süt, yumurta miktarı beslenmesiyle doğru orantılıdır. Toplumsal varlık olan ücretli emekçi motor mudur ki çalışma gücünün sınırları midesine giren besinin verdiği kaloriyle ölçülsün?  Buna barınma, sağlık, üreme maliyetlerini de ekleyerek “yoksulluk” hesabı yapanlar, işçiyle çiftlik hayvanı arasında fark gözetmediğinizin farkında mısınız?

***

Sağdan sola çeşitli sendikalar “açlık sınırı, yoksulluk sınırı” raporları yayınlıyor. Bunlar aynı zamanda “asgari ücret” tartışmalarının da zeminini oluşturuyor. Hesaplamalarda Hacettepe Üniversitesi Diyetetik Bölümünün hazırladığı kalori tabloları temel alınıyor. Sağlık Bakanlığının da katılımıyla, bu verilerden “Türkiye’ye Özgü Beslenme Kalıbı” çıkartılıyor. Çalışanların günlük ortalama kalori tüketimi ve bunları hangi gıdalardan alacakları belirlenerek, Asgari Ücret Tespit Komisyonu’na gönderiliyor. Komisyon, TÜİK verilerine göre listedeki malların fiyatları ve enflasyon oranı üzerinden asgari ücreti hesaplıyor. Hükümet günlük politikalarına göre bir karar alıyor. Tabi tüm bunlar milyonlarca proleterin işsiz, işçinin örgütsüz ve sarı sendikaların da marifetiyle burjuvaziye köle edildiği koşullarda yaşanıyor.

Örneğin Aralık ayında yayınlanan raporlara göre “açlık sınırının” 8 bin 130 lira olduğu duyuruluyordu. Kendi iddiasına göre aylık maaşı 25 bin lira olan Türk-İş Genel Başkanı Ergün Atalay, asgari ücret tartışmaları sırasında “7 bin 785 liradan azını kabul etmeyeceğiz” diye ortaya atıldı.  Oylarını arttırma telaşındaki hükümet ise Atalay’dan daha insaflı davranıp, net asgari ücreti “8 bin 506 lira 80 kuruş” diye açıkladı. Öte yandan hükümet bu artışın külfet olacağı kaygısıyla, çalıştırdığı işçi başına patronlara yaptığı ödemeyi 100 liradan 250 liraya çıkardı. Güya “istihdamı desteklemek” için. Oysa işçi ücretini peşin almıyor, çalışıp üretiyor ve patron sattığı üründen kazandığının bir bölümünü ücret olarak işçiye ödüyor. Yani patrona külfet olacak bir durum olmadığı gibi, işçi zaten ekmeğini taştan çıkartırken patron da onun sırtından kazanıyor. Ama olsun, seçim sath-ı mailindeyiz ve hükümete oy lazım…

Ücret tartışmalarının yanıltıcılığı

Uzun kalori hesaplamaları ve kuruşuna kadar ücret belirlemeleri, konunun büyük bir “ciddiyetle” ve “bilimsel” çerçevede ele alındığı izlenimi oluşturmak içindir. Bundan muratları, olayı kamuoyuna burjuvazinin bakış açısından sunmak. Böylece emekçinin ücreti, sahibine itirazda bulunamayan makine, hammadde ya da hayvan gibi herhangi bir üretim aracının kapitaliste maliyeti misali hesaplanıyor. Bu sırada işçinin yaşamını sürdürebilmesi için tek taraflı bir biçimde; “en az ne kadar kalori almalı, içine girebileceği en ucuz barınak hangisi, çocuğunun da hayatta kalıp işçi olabilmesi için kaç para lazım…” diye akıl yürütülüyor. Örgütsüz işçiler ve burjuvazinin dilediği gibi yönlendirdiği sarı sendikalar, taraf oluşturmuyor. Ve geniş bir sosyalist sol kesimin bu gerçeği görerek çalışanların örgütlenmesiyle ilgilenmeleri gerekirken, bunu bile yapmayarak üstelik Marks’tan da habersizmiş gibi davranıp ücret tartışmalarına katıldığını görüyoruz. Ücretli emek düzenine karşı olacakları yerde,  kalori ve enflasyon hesapları üzerinden ücret belirlemekle uğraşıyorlar.

Marks bize, değerin kaynağının emek olduğunu öğretir. Ancak değer gözle görülür bir şey değil, ekonominin işleyiş düzenini ortaya çıkartmak için yapılan bir soyutlamadır. Değerin somut hale gelişi ancak üretilen bir malda ve bunun için çalışırken tükenen bedende görülebilir. Tarih boyu toplumsal yaşamın yeniden üretiminde kullanılan her şey emek ürünüdür. Eskilerin mirası, yaşamaya uygun çevre, hep insan emeğinin ürünüdür. Örneğin elverişli iklim ve verimli topraklar üretimi kolaylaştırır ama emek yoksa çevre kendiliğinden ürün vermez. Emek ve üretim biçimleri toplumların tarihsel gelişimine göre değişirken, değeri emeğin ürettiği nesnel gerçeği değişmez. Köle ya da işçi farketmez, hem kendileri için gerekli olan nesneleri ve hem de efendilerinin zenginliklerini iş sürecinde harcadıkları emekle üretirler.

İş sürecinde üretilen değerin bir kısmı çalışanın yeniden işbaşı yapmasına yetecek ücret karşılığı emekçisine döner, kalanı üretim araçları sahibi olan efendiler arasında kâr, rant, faiz geliri olarak paylaşılır. Meta üretiminin toplumsal yaşama egemen olmadığı eski dönemlerde paylaşım genellikle mal üzerinden yapıldığı için, bunlarda somutlaşan değerin topluma nasıl dağıldığı açıkça görülebilirdi ama bugünün metalar dünyasında bunu çıplak gözle görmek çok zordur. Bunu tarihte ilk kez Marks, toplumsal yaşamın işleyiş yasalarını bilimsel biçimde ortaya koyarak göstermiştir.

Sömürünün kaynağı düşük ücret değil, artık değer üretimidir

Termodinamiğin “enerjinin korunumu yasası” olarak da bilinen birinci yasasına göre maddi bir sürece giren enerji toplamıyla çıkan enerji toplamı eşittir. Buna göre hayatta hiçbir şey yoktan var olmaz ve var olan şey yok olmaz, yalnızca başka bir şeye dönüşür. Bu iş süreci için de geçerlidir; üretilen değerin bir kısmı kullanılan hammaddelerin, aşınan makinelerin, yıpranan binaların vb. karşılığı olarak gider. Geriye çıplak olarak emekçinin ücreti ve kapitalistin kârı kalır. Emekçi ücretine karşılık gelen değeri, üretim sürecinde kendisi sağlar. Ancak bu süreçte kapitalistin kâr olarak aldığı payın karşılığı yoktur. Sanki kapitalistin kârı, havadan gelmiş gibidir.  Çünkü bu pay, üretime giren her şeyi karşılayacak kadar değerin elde edilmesinden sonra yalnızca kapitalistin yararına çalışarak üretilen değere denk düşer.

Marks tüm bu konuyla ilgili hesaplamaları “emek zamanı” üzerinden ve kafa karıştırmamak amacıyla-kapitalistlerin de ileri sürdüğü gibi-fiyatlarla değerleri eşit kabul ederek yapar. Böylece üretime girenlerin değerleriyle ürün olarak çıkanların eşit olmadığını ve kapitaliste kalan bir fazlalık bulunduğunu göstererek, buna “artık değer” der ve sömürünün kaynağı olarak tanımlar. (İstenirse bütün bu hesaplamalar kalori değerleri üzerinden yapılsın, durum değişmez. Emekçinin iş sürecinde harcadığı kalorinin bir bölümü her zaman kapitalistin artık değerini oluşturmaya gidecektir. Kalori üzerinden ücret hesabı yapmak, fiyatlarla değerleri eşit sayan bir yanılsamanın ürünüdür.)  Bilindiği üzere ücretli emeğin kendi de bir metadır ve bunun fiyatı olan ücret iş bittikten sonra işçiye ödenir, işçi evine gider. Ama ürettiği meta, mülkiyet ilişkileri çerçevesinde (=hukuk gereği)  kapitaliste kalır. Kapitalist sahibi olduğu ürünü ister zararına satsın isterse kâr etsin, sonuçta üretime giren değerden fazlası üretilmiş, bir artık değer elde edilmiştir; yoksa kapitalist neden bu işlerle uğraşsın ki?

Kapitalist açısından üretimin amacı, kendinin ileri sürdüğü gibi “toplumun gereksinimlerini karşılamak” ya da “işsize iş sağlayıp ekmek vermek” vs. değildir; yalnızca kâr etmektir. Bunu yoktan var edemez, maddî bir karşılığı olması gerekir. Karşılık yalnızca iş sürecinde ve işçinin kendi ücreti de dâhil bütün üretim girdilerini karşılayacak kadar çalıştıktan sonra ek bir çalışmayla sağlanır. Bir metanın maliyetini oluşturan ücret ve hammadde gibi girdileri karşılayana “gerekli emek”, kapitalistin kârının karşılığına ise “artı emek” denir. Üretimde harcanan emekle değer arasında doğrudan ilişki vardır ve bir metanın değerini belirleyen,  içerdiği toplumsal emek miktarıdır. Bu çerçevede daha çok emek harcanan metanın değeri, daha az emek harcanandan fazladır. Metaların değerleri, birbirleriyle karşılaştırıldıklarında görülür. Fiyatlar yalnızca bunların hangi oranlarda değiş tokuş edilebileceklerini gösterir. Dolayısıyla daha değerli olan metanın fiyatı, değeri daha az olana göre yüksek olacaktır. Fiyatlarla metaların değerleri arasında paralellik vardır ama belli bir metanın fiyatıyla değeri arasında herhangi bir ilişki yoktur. Bu nedenle üretim süreci sona erdiğinde kapitalistin elinde-eğer beceriksizin biri değilse-her durumda belli bir miktar artık değer kalır. Ama bunu kâra çevirip çevirmemek yalnızca kendine bağlı değildir. Çünkü metanın fiyatı diğer kapitalistlerle rekabet sürecinde belirlenir. Bu yüzden her kapitalist, piyasa dalgalanmalarına karşı kârını güvenceye almak amacıyla, her zaman en düşük maliyetle üretim yapmaya çalışır. Bu da kapitalistleri bir yandan kendi aralarında kıyasıya rekabete, diğer yandan işçiyi sürekli olarak en düşük ücretle çalıştırmaya iter. Dolayısıyla ister sendikaların talebiyle ister hükümetlerin belirlemesiyle olsun, ücret değişiklikleri piyasa çerçevesinde yapılan işlemlerdir. İşçilerin bu amaçla verdiği mücadeleler siyasi çalışmaya uygun zemin sağladığı ve bu yapıldığı ölçüde sınıf mücadelesine katkı oluşturur, bunun dışında kapitalist rekabetin bir parçası olarak kalır.

Sömürünün kaynağı düşük ücretler değil, artık değer üretimidir. Bu da işçiye yüksek ücret ödense bile, gerekli olandan fazla çalıştırarak sağlanır. İşçi, aynı zamanda yaşamak için ücretli emekçi olmaktan başka seçeneği bulunmayan bir proleter olduğu için buna razı olur. Benzer biçimde patron kâr etsin ya da etmesin, kapitalist üretim sürecinde artık değer üretilir. Ve bir adım daha ileri giderek belirtecek olursak: ücretli emeğin olduğu her yerde artık değer vardır, sorun bunun kapitalist egemenlik altında burjuvazinin yararına mı, yoksa proletarya diktatörlüğü altında toplumun yararına mı kullanıldığındadır.

Düşük ücretin sömürüye dolaylı katkısı

Ekonominin konusunu değer yaratmak oluşturduğu halde değer soyut bir kavram olduğu için günlük işlemlerde kullanılamaz. Bunun yerine, ekonomiyle ilgili her türlü işlem değeri temsil ettiği kabul edilen fiyatlar üzerinden yapılır. Bu da aslında soyut değer ifade eden bir metadan başka şey olmayan paraya gizemli anlamlar yüklenmesine yol açarken, gündelik ekonomide çeşitli karışıklıklara yol açar. Burjuvazi, fiyatlarla değerlerin farklı koşullarda belirlenmesinden kaynaklı bu karışıklıktan her zaman kendi lehine yararlanır. Örneğin çalışanların ücreti bir nedenle arttığında, hükümetler değişik yollardan enflasyonu arttırıcı politikalar izleyerek ücretlere yapılan zammı geri alabilir. Çünkü enflasyon karşısında sabit ücretten başka geliri olmayanlarla mülk sahipleri eşit değillerdir; fiyat artışı ücretlinin alım gücünü azaltarak yoksullaştırırken, mülklerin fiyatı enflasyonla birlikte arttığı için zenginin kaybı olmaz. Tersine, enflasyon karşıtı politikalar da burjuvaziye yarar sağlar. Hükümetler ücretleri dondurarak, denk bütçe ilkesine göre harcamalarını kısarak, büyümeyi yavaşlatarak ve “piyasa istikrarı yaratmak” adı altında burjuvazinin üst kesimleri yararına çalışırlar.

Hükümetlerin fiyatlar ya da vergiler üzerinden piyasaya müdahaleleri, zenginliğin el değiştirmesine yol açar. Bu yöndeki politikalarını 1) devletin genel çıkarlarına, 2) ekonomik güç sahiplerinin çıkarlarına ve 3) toplumdan nasıl rıza alacaklarına göre oluştururlar. Bu politikalar zenginlik yaratıcı değildir, yalnızca zenginliğin toplumun alt kesimlerinden yukarılara doğru aktarılmasına yarar. Çünkü zenginliğin kaynağı artı emektir. Gerekli emek iş sürecinde tüketilirken, yalnızca artı emeğin oluşturduğu artı değer kapitaliste kalır. Düşük ücretler sömürü kaynağı oluşturmaz ama dolaylı olarak sömürüye hizmet eder.

İnsan, savaş, işgal, doğal afet, ekonomik bunalım gibi çeşitli nedenlerle geçinme araçları elinden alındığı ve yaşamını sürdürebileceği başka bir olanağı kalmadığı için ücretli emekçi olmak zorunda kalır. Bu, ücretli emekçinin boğaz tokluğuna bile çalışmaya razı olmasının toplumsal koşuludur. Buna karşılık kapitalist de rekabet ve ekonomik bunalımlar gibi başka toplumsal koşullar nedeniyle sahip olduklarını kaybetme olasılığı yüzünden, işçiyi sürekli olarak en düşük ücretle çalıştırmaya uğraşır. Bu durum, tarafların kendi iradelerinden bağımsız olarak girdikleri üretim ilişkilerinin olağan sonucudur. Doğal olarak ücretler düştükçe çalışanın geçimini sağlaması zorlaşacak ve ücretini arttırmaya çabalayacaktır. Bunun da iki yolu vardır: ya mücadele ederek ücretini arttıracak, ya da fazla mesai yaparak daha çok ücret alacaktır. Ücretler zaten işçiler örgütsüz olduğu ve mücadele etmediği için düşüktür. Düşük ücretle daha çok çalışarak ücreti büyütmeye çalışmak, artık değeri büyütmeye yarar. Burjuvazi işçilerin çalışkanlığını överken, örgütsüz işçi fazla mesai yaparak, eve iş götürerek, ikinci bir işte çalışarak daha fazla artık değer üretir ve böylece bedenini daha çabuk tüketmiş olur.

Yüksek ücret daha az çalışmayı gerektirdiği için sömürüyü sınırlandırır ama kapitalistler çalışma koşullarını değiştirerek ya da hükümetler aracılığıyla hemen bunun önlemini alırlar. Yoksulluk, artık değer üretimini kolaylaştırdığı için kapitalist yaşamın ayrılmaz bir parçasıdır. Ücretler toplumsal koşullar çerçevesinde belirlenir. Nitekim bugün asgari ücretin 8 bin liranın üstüne çıkması milyonlarca emekçi için hiçbir anlam taşımıyor. Çünkü işçi hesabına yatırılan bu ücretin bir kısmını patrona geri ödüyor. Kâğıt üzerinde ne olursa olsun, gerçek asgari ücret 5- 6 bin liralar dolayında gerçekleşiyor. Yoksulluğun çaresi kalori hesabı üzerinden ücret tartışması yapmak değil, ücretli emek düzenini yıkmaktır. Bu bilinçle ve bunun için işçi ya da işsiz, bütün ezilenlerin örgütlenmesine yardımcı olmaktır.

Son Eklenenler