Pazartesi, Mayıs 23, 2022

Yayın ihalesi işportaya düştü

Son haftalarda futbolumuzun gündemi yayın ihalesi. Kimilerine göre Türkiye futbolu için gelinen nokta denizin bittiği yer. On yıllardır çeşitli çıkar gruplarının yağmaladığı futbol kulüplerimiz ekonomik olarak da yönetilemez hale geldiler. Normal bir ülkede olsak süper ligde katılım gösteren kulüplerin neredeyse hepsinin iflaslarını açıklamış olmaları gerekirdi. Çeşitli finansal hülle yöntemleri ve örtülü devlet fonlaması ile bir süre daha idare ettiler ancak gelinen noktada artık hayatın gerçekleri ile yüzleşmek kaçınılmaz.

Kulüplerin toplam gelirlerinin yaklaşık %80’nini naklen yayın gelirleri oluşturuyor. Zaten batak haldeki kulüplerin bu gelirleri de azaldığında hayatta kalmaları olanaksız gözüküyor. Nasıl bir düşüşten bahsediyoruz? Kabaca rakamlarla 2017 yılında yıllık 500 milyon dolar karşılığında anlaşılan yayın haklarının, önümüzdeki sezon için değeri en fazla 150 milyon dolar olarak öngörülüyor. Ki bu güncel döviz kurlarına göre yapılmış bir hesap. Ancak anlaşma Türk lirası üzerinden yapıldığı için süregelen kur krizinde bu rakam çok daha aşağılara düşecek. 

Kaybın büyüklüğünü bir örnekle açıklayacak olursak. 150 milyon dolar takımların kazanacağı toplam para. Geçtiğimiz günlerde Galatasaray Başkanı Burak Elmas, Rademel Falcao transferinin sarı kırmızılı kulübe maliyetinin yaklaşık yıllık 10 milyon doları bulduğunu açıkladı. Önümüzdeki sezonlar için milyonlarca doları bulan maaş bütçeleri, banka kredi borçlarının vadesi gelen ödemeleri ve kulüp yönetimlerine çöreklenmiş çıkar gurupları göz önünde bulundurulduğunda bu seferin varış noktası iflastan başka bir yer olamaz.

Buraya nasıl geldik? 

Aslında 2000 lerin başından beri dolar bazında incelendiğinde yayın ihaleleri yıllık 130-140 milyon dolar civarında gelirler getiriyordu. 2010 yılından sonra ise pazar çeşitli etmenlerle şişirildi. Önce canlı yayınlanan ihalede açık artırım usulüyle 320 milyon dolar seviyesine çıkıldı sonraki ihalede ise Katar ile kurduğumuz ‘stratejik ortaklığın’ bir parçası olarak doğrudan cumhurbaşkanının yayıncı kuruluştan ‘rica ettiği’ imaları ile senelik 500 milyon dolar seviyesine ulaşıldı. Gerçi bu rakam kulüplere ödenmedi. Türkiye’nin kur krizine girmesinin ardından yayıncı kuruluş defalarca indirim istedi. Herhangi bir yaptırımla karşılaşmaksızın ödemeleri yarım yamalak yaptı ya da geciktirdi. Rica ile yükselen gelir elbette tehdit ile düştü. En sonunda yeni ihale tarihi geldi çattı ve anlaşılan bu sefer o ‘rica’ da edilmiyor ya da edilemiyor.

Peki buraya gelmemiz normal değil mi? 

Hızlıca bir değerlendirme yapacak olursak bu noktaya gelinmesi çok normal.

Öncelikle ligimizin kulüpleri, futbol dünyası gözünde finansal olarak güvenilmez batık yapılar.  Yabancı kulüpler buraya sattıkları oyuncuların bonservis bedellerinin ödenmesinde taksit bile yapmak istemiyorlar.

Satılacak ürün ligin yayın hakları yani oyunun kendisi. Bu lig Avrupa’nın yüzdesel olarak topun oyunda kalma süresi en düşük liglerinden biri. Zaten topun oyunda kaldığı sürede de ne taktik ne de teknik bir güzellik vadediyor. Nitekim buradan İngiltere’ye transfer olan oyuncular, orada top taca çıksın diye dua ediyorlar.

Zaten ligimiz Avrupa’nın genç yeteneklere en az süre veren ve en az oyuncu yetiştiren liglerinden biri

Bunlara paralel olarak Avrupa kupalarında boy gösteren takımlarımızın ekseriyeti ilk ya da ikinci turlarda başarısız sonuçlarla turnuvalara bir bir veda ediyor.

Bütün bu başarısızlıkların gerekçesini sorarsanız maç sonlarında kaybeden takımların yöneticilerini dinlemeniz yeterli. Kendileri, birkaç haftada bir basın toplantısı düzenleyerek ligin nasıl kapalı kapılar ardından dizayn edildiğini, suç örgütlerinin yuvalandığı ve yönlendirdiği bir lig olduğunu ima edip taraftarları dekoderlerini iade etmeye çağırıyorlar.

Futbol federasyonu her sezonun başında ve hatta ortasında yabancı oyunculara ilişkin yeni bir kural uyduruyor.

Takımlarımızda ‘yöneticiler sosyal medyada ilgi çekmeye çalışacağına, çamur haldeki saha zeminini düzeltsinler, üst üste 2 pas yapamıyoruz’ demek zorunda kalan oyuncular takımdan atılıyor.

Tüm bunların etkisiyle stadyumlar genelde boş, çeyrekten az kapasite ile seyircileri ağırlıyor. Ceza evi parmaklıkları gibi kapılardan defalarca üstünüz aranarak maç izlemeye giriyorsunuz ve büyük vaatlerle aslında bir bankayı zengin etmek için getirilen Passo lig sistemine tabiisiniz ama her maç tribünlerde küfür, şiddet ve sahaya atılan yabancı maddeler ligimizin vazgeçilmez birer parçası. Bunları yapanlar da herhangi bir yaptırımla karşılaşmıyor. Zaten bunları yapan yandaş taraftar gruplarının biletlerinin çoğunu da kulüp yöneticileri alıyor.

Bu taraftar grupları kimi zaman hoşlarına gitmeyen medya mensuplarına tehdit ve saldırılar da düzenleyebiliyorlar ama bunda şaşırılacak bir şey yok çünkü bu ülkede medya mensupları yeri geldiğinde milli takım kaptanının bile fiziki saldırısına maruz kalabilir.

Hızlıca bir özet yaptım. Tamamı yaşanan gerçekler. Fark ettiyseniz çoğu zaman, oyunun en basit kurallarını bile uygulamaktan aciz lig hakemlerimizden bahsetmedim. Zira onlar da geçtiğimiz hafta bir başka fiyaskonun mağduru oldular. Sezonun ortasında Merkez Hakem Kurulu’nun atanmış başkanı, ‘tamamen benim inisiyatifim ve kararımla görevlerine son verdim’ diyerek ligde görev alan 13 hakemi doğru düzgün bir sebep bile belirtmeden meslekten uzaklaştırdı. Her şeye rağmen bu hakemlerden biri de birkaç ay içerisinde üst üste 3. Dünya kupasına katılarak dünya tarihine geçmesi beklenen bir hakemdi. Ama haklarını yemeyelim geçen hafta 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günü etkinlikleri çerçevesinde Futbol Federasyonumuz büyük bir lütufta bulunarak tam üç kadın hakemi müsabakalarda 4. Hakem olarak görevlendirerek günün anlam ve önemine vurgu yaptı. 

Hepsini alt alta sayınca şaka gibi değil mi?

Şimdi bir de diğer taraftan düşünelim. Bu ihaleye girecek yayıncı kuruluşlardan birinin yöneticisi pozisyonunda olsaydınız, siz bu ligin yayınlanması için kaç para verilmesini uygun görürdünüz? Karar verirken dikkate almanız gereken tek konu ‘yukarıdan gelen ricalar’ olup olmadığı. Kimse halkın ulaşabileceği bir bedelle kaliteli bir içerik üretip üretmediğiniz konusunda sizi sorgulamayacak. İhalenin şartnamesinde böyle maddeler bulunmayacak. Hatta bu konu tartışmanın gündemi bile olmayacak…

Son Eklenenler