Cuma, Ekim 7, 2022

Solun seçim siyasetleri üzerine

Bu yazı yaklaşan seçimlerle ilgili bir değerlendirme değildir, geçtiğimiz günlerde açıklanan ve çeşitli sol siyasi öznelerin yer aldığı iki ayrı “seçim ittifakı” çerçevesinde, gelenekselleştirilen bir siyaset tarzına yanıtımızdır. Her ne kadar bu ittifaklar seçim ittifakı olmadıklarını altını çizerek iddia etse de, alışıldığı üzere bu kez de ufukta seçimin görülmesiyle çağrılar yapılmaya başlanmış, toplantıların ardından yuvarlak ifadeli ortak metinler çıkartılmıştır. Kimse kimsenin zekâsıyla alay etmesin, büyük oranda bayrak göstermekten ibaret seçim çalışmalarına hazırlanıldığı ortadadır. Bu seçim atlatıldıktan sonra, her zamanki gibi yine herkes kendi köşesine dönecektir.

Yanlış anlaşılmasın, sınırlı da olsa bir ferahlama sağlayacağından dolayı AKP’nin seçimi kaybetmesini önemsiyoruz. Kendi kaderini tayin için varlık-yokluk mücadelesi veren Kürt Özgürlük Hareketi’nin, başka siyasi gelişmelerde olduğu gibi seçimlerden de güçlenerek çıkmaya çalışması kendi açılarından meşrudur, iktidarın baskılarına karşı tutumlarını destekliyoruz, önceki seçimlerde de bu dayanışmamızı zaten ifade etmiştik. Ancak sol adına her seçim öncesi bir araya gelerek seçim kampanyası çalışmalarının siyasetin en önemli konusuymuş gibi gösterilmesini, daha da beteri amaç seçim iken buradan siyasal inşa gibi hedeflere gönderme yapılmasını ve hayatta karşılığı olmayan çağrılarda bulunulmasını kabul etmiyoruz.

Nasıl ki emekçi direnişlerinde alanda fotoğraf çektirip, bayrak sallayıp görüntü vermekten ibaret davrananlarla gerçek direnişçileri ve onlarla tüm imkânlarıyla dayanışanları ayırt ediyorsak, nasıl ki günümüzün toplumsal ve politik sorunlarına Marksist yaklaşımlar üretmek için yapılan derinlikli zihinsel faaliyetlerin eseri fikirlerle basmakalıp ezberleri birbirine karıştırmıyorsak; burjuvazinin egemenliğine rıza üretmek için düzenlediği seçim oyununa katılmakla, bunu devrimci bir siyasetin propaganda zeminine dönüştürmek arasındaki farkı da biliyoruz. Bugünlerde açıklanan ittifaklar tam da bu noktalarda kusurludur.

Türkiye solu dünyada fazla örneği görülmeyen bir biçimde, 60’lı yılların sonlarında Deniz, Mahir, İbrahimlerin yolunu açtığı ve ne kadar zayıf düşerse düşsün bugüne dek süren devrimci bir siyasi mücadele geleneğinin mirasçısıdır. Bunu kim, ne ölçüde sahiplenirse sahiplensin; bu ülkede devrimin asla parlamenter yoldan ve seçimlerle gerçekleşeceğini düşünmez, seçimlere ancak sağlaması muhtemel propaganda olanağı açısından değer verir. Elbette bugün ülkede devrimci bir hareketten söz edemeyiz ve herkes gibi bunun yaratılması için çalışmak bizim de önceliğimizdir. Bu da keyfe keder davranarak ya da baskılara boyun eğerek değil, hangi koşulların mirasçısı olduğumuzu bilerek yapılabilir. Dolayısıyla, esas olarak bugünkü durumumuzla mirasçısı olduğumuz ülkemizdeki devrimci geleneğin arasındaki açıyı göz önünde bulundurmalıyız. Devrimci tavrın, somut toplumsal mücadele, direniş ve örgütlenmelere yönelişle, adanmayla, odaklanmayla yaratılacağını biliyoruz. Bu çizgiyi savunuyoruz, hayata geçirmeye gücümüz doğrultusunda çalışıyoruz. Üstelik “mecliste bir vekilimiz olsa fena mı olur” diye açılan yolun da devrimci tavrın çürümesinde katkısının olduğunu son on beş yılda yaşayarak hep birlikte gördük. Bunlar olmamış gibi davranamayız.

Tespitimiz şudur: Güçsüzüz ve bu aslında sayımızın azlığından değil, var olan örgütlülüklerin izlediği siyasetlerden kaynaklanır. Ülkede madenlerde, OSB’lerde, AVM’lerde, fabrikalarda, ulaşım hatlarında, köy ve kentlerde talan edilen yaşam alanlarında, işçi-işsiz, genç-yaşlı, kadın-erkek tüm ezilen ve sömürülenler; somut çıkarlarını savunmak için bugün belki eskisinden daha fazla direniyor. Ancak ortada bir gerçek var ki, sol uzun zamandan beri bu direnişlere adeta karşı kıyıdan bakıyor ve onlara seslenmekle yetiniyor. Bu mücadelelerle sahici bir dayanışma ilişkisi kurmaya çabalamıyor. Sosyalist yaftasını yakasına asmanın kendini bütün bu zahmetli çabalara girmeden bu mücadelelerin temsilcisi haline getirdiğini sanıyor. Kaldı ki sömürü ve zulüm görünenlerden ibaret de değil, bu ülkenin hapishanelerinde 350 bine yakın mahkûm var. İşyerleri, okullar, medya, birçok ev ve genel olarak günlük hayat zaten hapishaneden farksız. Ve sosyalist sol bu kitlelerle kendini yeniden üretebilecek ilişkiler kuramama sorununu aşamıyor. Hatta böyle bir sorunun varlığının da farkında değil. Oysa hayata ezilenlerle aynı hizadan bakmak bile birçok çözüme gebe. Ama solun bu basit gerekliliğe ayak uydurması için dahi konforlu alanlarını terk etmesi, sözüyle eylemi arasında tutarlılık kurmaya çalışması ve devrimci siyasetin can bedeli yapıldığını hatırlaması gerekiyor.

Sol/sosyalizm/devrim adına seçimden seçime ortaya çıkıp cılız bir propaganda faaliyetinden ibaret işlerle uğraşmak belki bunu yapanların vicdanını rahatlatıyor ama zannettiklerinin tersine, güçsüzlüklerini arttırmaktan öte sonuç doğurmuyor. Ezilenler ve sömürülenler, mücadelelerinde yanlarında görmediklerinin sözünü duymuyor, dinlemiyor ve farkına varsa bile güvenmiyor. Milliyetçi muhafazakâr bir siyasal cendereye mahkûm edilmiş emekçi sınıfların her seçimde tekrarlandığı gibi sağın içinde sosyal adaletçi vurgular yapan akımlar aracılığıyla kapitalist devlete yeniden yedeklenmesi döngüsünü bu topraklarda sadece proletarya devrimciliği kırar, ana akım siyasi partilerden birine yanlamak kıramaz. Hayatın içinde gerçek bir zemin ve güç oluşturmadan seçimleri propaganda olanağı gibi kullanmaya çalışmak, burjuvazinin seçim oyununa figüran olmaktan başka bir anlam taşımaz. Bu da niyetlerden bağımsız olarak, bizleri devrimci hedeflerden uzaklaştırır. Egemen sınıf içindeki seçeneklerin kavgalarında birinden yana ortak olmak ile egemen sınıfa karşı devrim kavgası karıştırılamaz. Evet, her tür siyasal kavga bizi ilgilendirir, devrimciler güçleri oranında her türlü kavgaya müdahale etmeye, etkilemeye çalışır ama bu öz güçle ve bağımsız duruşla yapılır ve mutlaka egemenlerin o ya da bu fraksiyonunun etkisinden emekçilerin, ezilenlerin kurtarılması hedeflenir. Seçim kampanyaları esnasında reformist, oportünist kesimler bol keseden atılmış devrim, sosyalizm, antiemperyalizm sözcükleriyle ambalajlı propagandalarıyla sanki somut kitlesel mücadeleler içindelermiş gibi yapıp, işçi sınıfını, emekçi halkı ama en başta kendi çevrelerini aldatmaya çalışıyor. Devrimcilik ise seçim sürecinde her türden burjuvazi hilesinin teşhiri, halka söylenen her türlü yalanın açığa çıkarılması ve amansız bir sınıf savaşımını içerir; seçimlerde egemen sınıfın bir kesiminin zaferi gerçekleşirse her şeyin çok güzel olacağı yalanına ortak olunmasını içermez. Bununla birlikte umarız bu ittifaklardaki arkadaşlar bu seçimlerde hayalini kurdukları hedeflere ulaşırlar. Biz ise gerçeğin çölünde, tünel kazmaya devam edeceğiz.

Son Eklenenler