Çarşamba, Aralık 7, 2022

Fransa’da genel seçimler üzerine: Kırın kaybedenleri ile kentleri çevreleyen emekçiler bir araya getirilebilir mi?

Fransız genel seçimlerinin hem ilk hem ikinci turunun sonuçları hem de bu sonuçların meclise yansıması, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oluşan üçe bölünmüş tablonun bir başka konfirmasyonu oldu. Çok kaba hatları ile hunharca basitleştirerek anadilinde ifade edersek Les Bobos, Les Fachos ve Les Prolos.[i] Bu kaba basitleştirme bu yazının amacı açısından iş görür. Zaten Macron da durumu, yani seçimlerdeki bölünmeyi, böyle ifade etmiş ve iki aşırı uç karşısında merkezi kendisinin temsil ettiğini ifade etmişti. Buna karşı Sosyalist Partinin NUPES bloğuna girmesine çok içerleyen merkezci eski Sosyalist Partili ağır toplar bu durumu çağrıldıkları haber programlarında, Macron’a da kendilerinden ayrıldığı için darıldıklarından, Fransa siyasetinin üç aşırıcılık tarafından teslim alındığına işaret ederek kendi şanlı günlerini hayırla yâd etmişlerdi. Üçüncü aşırıcılıktan kasıtları Tarık Ali’nin bir kitabının da adı olan ve o kitapta bahsettiği Aşırı Merkez. Bu siyaset, Ali’ye göre, Blair ya da Clinton türü merkez sağ ve merkez solun bir ortalaması olan ne şiş yansın ne kebap anlayışıyla ortalamacı[ii] bir program benimsemek yerine Washington Konsensüsü[iii] ya da Maastricht ya da Kopenhag kriterleri gibi belgelerde ortaya konan neoliberal küreselleşmenin alametifarikası sayılabilecek siyasa kümelerini sofuca benimseyip uygulamaya çalışıyor. Bu tanım[iv] kimi çevrelerde herhalde kavramın açıklayıcılığından değil de çekiciliğinden yaygın kullanılıyor.

Bu bölünmede herkes kendilerinin halkın, ulusun ya da sessiz çoğunluğun sağduyusunu temsil ettiği kanısında ötekini ise aşırılıkla suçluyor. Bu onların siyaset oyunu geçelim, esas bakılması gereken oy tabanlarıdır. Marine Le Pen’in partinin başına geçtiğinden beri küreselleşmenin kaybedenlerini babasından miras neofaşist siyasi organizasyonun çevresine toplarken söz konusu örgütlülüğün çehresini de bu doğrultuda makyajladığını böylelikle klasik güney Fransa küçük mülk sahiplerine dayalı tabandan doğu Fransalı kırsal muhafazakâr seçmenlere ve kuzey Fransalı sanayisizleşmiş küçük ve orta boy kasabalara uzandığını eski yazılarda vurgulamıştım.[v] Marine Le Pen bu bakımdan ana akım siyaset biliminin popülist sağ diye tanımladığı siyasal hareketin çok başarılı bir uygulayıcısıdır. Son seçimde Batı Fransa kırsalında bile neoliberal küreselleşmenin kaybedenlerine ulaşmış görünüyor, böylece mecliste kuvvetli bir grup kurabilmiş oldu.

NUPES, boboların[vi] bütün şeytanlaştırma çabasına rağmen kent yoksullarına ve kentli geleceksiz okumuşlara dayalı tabanını korudu, sonuçta oy veren seçmenin üçte biri onları destekledi. Bununla birlikte bu kesimlerden sandığa küsmüş olanların yoğun bir biçimde oy kullanmasını da sağlayamadılar.  Fransa’da yarı başkanlık sistemine geçildiğinden beri genel seçimler halk gözünde önem kaybetmiştir, buna rağmen altmışların başında her dört kişiden biri genel seçimlere katılmıyorken bu oran günümüzde her iki kişiden birinin dahi altına düşmüştür. Özellikle son on beş yılda meclisin bir işe yaramadığı zaten partilerin de halk yararına bir şey yapmayacağı düşüncesi gençlerde ve yoksul kesimlerde kök salmaktadır. Aslına bakılırsa mesela Sarı Yelekliler protestosu bu nedenle herhangi bir siyasi markayla bağ kurmamaya özel önem vermişti. Tam da bu yüzden bir aylık kampanya sırasında NUPES bu seçimlerin Macron’u durudurmakta çok işlevsel olacağını anlatarak oy toplamaya çalıştı. Bu noktada amaçlarına ulaşamamış gözüküyorlar. Seçime katılmama özellikle gençlerde yine çok yüksek kaldı.

Üstelik kırsal öfkelilere de bazı yerelde çok köklü adayların bunu becerebildiği istisnalar dışında, ulaşamadıkları ortada. Bu durumu Mélenchon’a laf sokma fırsatını hiç kaçırmayan FKP liderlerinden Fabien Roussel seçimden hemen sonra NUPES’un önemli bir eksiği olarak vurguladı. Sadece kentli seçmene hitap ederek bir siyaset savunamayız anlamında konuştu. Aslına bakılırsa bu sorun Britanya’da Jeremy Corbyn liderliğini de örselemişti. Brexit seçimin konusu olmadığında, mesela 2017 genel seçimlerinde, hem kentli geleceksiz eğitimli gençleri hem de sanayisizleşmiş orta boy kasabalarda yaşayan neoliberal küreselleşmenin kaybedenlerini aynı siyasi programın arkasında bir araya getirerek parlak bir zafer kazanan Corbyn bundan iki sene sonra Brexit müzakereleri seçimin temel konusu olunca bu koalisyonu bir arada tutamamış ve kendisine parti liderliğine mal olan ağır bir seçim yenilgisi yaşamıştı.

Brexit örneği açıklayıcı çünkü bu öfkeliler ve eğitimli geleceksizler koalisyonu mevzuu neoliberal küreselleşmenin iktisadi politikaları olunca bir arada tutulabiliyor ama konu yaşam tarzı tercih ve alışkanlıkları, toplumsal etik ve ahlaki kaygı ve kavrayışlar, Atalantikçi Küreselleşmenin önde gelen resmi ya da özel kurumlarına güven ya da güvensizlik olunca bunları bir arada tutmak enikonu zorlaşıyor. Bununla birlikte kaybedenler bloğunda zayıf da olsa bir geçişkenlik hala var ve bu bloğu bir arada tutmak hiçbir biçimde mümkün değildir diyemeyiz. Rakamlara bakalım, Fransa’da birinci turda adayı elenen seçmenin ikinci turdaki tutumunu araştıran IPSOS bu üç blok arasında çok az geçirgenlik olduğunu buldu (giderek Le Penciliğe yaklaşan eski merkez sağın seçmeni hem Macron’a hem Le Pen’e yönelmiş ama onların durumu istisna). Kendi bloğundan aday kalmayan seçmen büyük oranda evde oturmuş. Geçmişten gelen Faşizme karşı Cumhuriyetçi set anlayışıyla Le Pencilerin karşısında kim varsa ona oy veren orta yaş ve üstü bir miktar “ılımlı” NUPES seçmeni var ama tersi Macroncularda ya da eski merkez sağda yok. Bunlar sol ve sağ “aşırıları” eşit derecede itici buluyor. Neoliberal küreselleşmenin, sonuçlarının ve onun uluslararası kurumlarının sorgulanmasını asla kabullenmiyorlar. İlginç rakam şu kendi adayı kalmayan Le Pen seçmeni yüzde elli ikisi evinde oturuyor ama yüzde otuzu da Macrona karşı NUPES adayına oy veriyor. Üçte bire varan azımsanmayacak bir geçirgenlik.

Bu geçirgenliği kuvveden fiile çıkarmak ancak bu arada sağcılığa pabuç bırakmamak ancak siyasetle mümkün. Fransa genel seçimlerinde bunun örneğini ararsak, iki elin parmaklarını geçmeyecek örnekler arasında, kuzey Fransa’da Somme ilinin birinci seçim çevresinden iki dönemdir seçilen François Ruffin’e bakmamız gerekir. Ruffin, Macroncular tarafından açıkça adı verilerek bu solcuların Le Pencilerden farkı yok örneği diye saydığı isimlerden. Kendisi, 2011 baharında Atinadaki Syntagma Meydanından Madrid’deki  Puerta del Sol meydanına özellikle Avrupa’nın Güneyi ayağa kalktığında Fransa’daki hareketin öne çıkan birisi. Fransızların kullandığı faşist değil öfkeli (faché pas facho) şiarıyla, dönemin anaakım siyasal söylemlerini, “uzman” görüşlerini sorgulayan herkesin aynı şeytanlaştırma kabına doldurulmasına karşı çıkan isimlerden.

Ruffin’in seçim çevresi büyük ölçüde Amiens kentini kapsıyor kırsal sayılamayacak bir bölge, fakat cumhurbaşkanlığı seçimlerinde burada Marine Le Pen’in birinci çıktığı unutulmamalı. Ruffin burada mensubu olduğu Boyun Eğmeyen Fransa hareketinin lideri Mélenchon’dan açık ara daha fazla oy alabildiği için seçimleri kazanıyor. Bu bölgelerde küreselleşmenin kaybedeni olan insanlara hitap etmeye çalışmanın öneminin altını çiziyor ve metropol soluna dönüşmeye karşı yoldaşlarını uyarıyor. Metropol solu olmak ne demek? Bence bu neoliberal küreselleşmeden son tahlilde memnun olmaktan farklı olarak (buna liberal ya da burjuva sol diyebiliriz) ilerici kentli değerleri bir İsmailağa tebliğcisinin Beyoğlu’nda alkol alanlara vaaz vermesi gibi dayatıcı bir şekilde farklı değerleri olan insanlara empoze etmeye çalışmaya ya da bu yolla onları dışlamaya dayalı bir tarzın adı. Bu türden ahlaki pozisyon alışları siyasal olana ikame etmek günümüzün solcu modalarından. Yanlış anlaşılmasın bu öfkelilerin onlara ulaşacağız diye siyasal tutum ve tavırlarının, mesela aşı karşıtlığının, görmezden gelinmesi ya da görecelileştirilerek herkesin doğrusu kendine gibi oportünist bir yaklaşımın benimsenmesi anlamına gelmiyor. Sadece şunu demek isterim, ben Feuerbach üzerine üçüncü tezden eğitim şart gibi bir Cem Yılmaz klişesi anlaşılamayacağı kanısındayım. Bize benzemeyen insanlarla sınıf düşmanına karşı mücadele ederken hem tarihsel materyalizmin bilgisine sahip olduğunu düşünenlerin, hem de birlikte kavga verdiğimiz bize benzemeyenlerin dönüşeceğini ve bizler açısından ancak böylesi toplumsal ve politik mücadeleler içinde olmanın devrimci pratik olarak görülebileceğini okuyorum Marx’ın orijinal ifadesinden. Geri kalanı yani kendi doğrularımızı bize benzemeyenlerin üstüne “kusmak” tebliğciliktir.

Benzeri bir tartışma ABD solunda da var. Sadece yoksul beyazların değil kırsalda yaşayan Hispaniklerin de Trump ve benzeri figürlerin peşinden gitmesini anlamlandırmaya çalışanlar bazı “solcularca” bir nazbol vorteks oluşturmakla suçlanıyor. Yani Nazilerin ve Bolşeviklerin bir araya gelerek bir heyula oluşturması. Kendi yankı odası dışıyla ilişki kurmaya itirazda bu kadar uç noktaya gitmese de kimi ana akım siyaset bilimcilerin ifade etmeyi sevdiği gibi popülist liderlerin peşine takılan yoksul ve emekçilerin hepsinin ahlak anlayışları, yaşam tarzları, toplumsal inançları, etik değerleri ne olursa olsun düşman olarak kodlanamayacağı fikri kimilerine saçma geliyor. Oysa yukarıda bahsettiğimiz ittifakı yani neoliberal küreselleşmenin kaybedenleriyle geleceksiz eğitimlileri yan yana getirmenin başka bir yolu yok. Bir tarafın etik değerlerini, yaşam tarzını diğerlerine ahlaki bir pozisyonla dayattığı değil de sınıf düşmanına karşı ortak siyasal mücadelelerin inşası ve bunun sonucunda birlikte dönüşümün hedeflenmesine dayalı bir siyasal strateji ancak bu birlikteliği sağlayabilir gibi geliyor.

Fransa seçimlerine dönersek Macron’a ikna olan ilericilere değil de Macron’dan kaçıp Le Pen’e sığınanların hiç değilse bir kısmını geri kazanacak ortak somut mücadeleler sosyalizm davasını bir vadede tekrar somut bir siyasal hedefe döndürebilecek gibi gözüküyor. Tüm mızmızlanmalarına, reform önerilerine rağmen son tahlilde Atlantikçi tek kutupluluktan ve neoliberal küreselleşmeden memnun (genelde de bir ölçüde kazançlı) olanlar hayat tarzları toplumsal inançları bizlere ne kadar benzerse benzesin devrimci bir politik hat açısından müttefik sayılamaz. Oysa Le Pen, Trump benzeri figürlerin sahte yerleşik nizam karşıtı jargonunda yüreği soğuyanlar başka bir dünya çağrısına kulak verebilir, kuşkusuz bu çağrının sadece programatik değil aynı zamanda eylemli olması gerekir. Geri kalan siyasi faaliyet ya tebliğcilik ya da farklı kesimlerden seçilmişlerle kanaat önderlerinin birbiriyle itişmesinden ibarettir. Bu düzeni o türden işler anlamlı bir biçimde geriletemez.


[i] Ben bu ifadeyi ilk kez Mediapart’da iki haftada bir program yapan ve Usul ile Ostpolitik mahlaslarını kullanan iki delikanlıdan duydum. Yani burjuvalar (Macronculuk ve hempaları), Faşistler (Le Penciler ve diğer yabancı düşmanı sağ), Proleterler (geçen yazıda bahsettiğimiz NUPES bloğu)

[ii] Tabi ben basitleştirmeden bir şeyi anlamayı ya da anlatmayı beceremem oysa iyi sosyal bilimciler mesela Colin Crouch bu siyasetin özellikle ucuz krediler yoluyla düşük gelir gruplarının alım gücünü koruma siyasetine dayalı ekonomik boyutuna özelleştirilmiş Keynesçilik (Privatised Keynesianism) diyordu. Ortalamacılık gibi ne idüğü belisiz kavramlar kullanmamıştı.

[iii] Washington Konsensüsü aslında seksenlerde Washington DC’de mukim küresel finansın üç patronundan (IMF, Dünya Bankası ve en önemlisi Amerikan Hazine Bakanlığı) borç para almaya çalışan ülkelere yapısal uyum teranesiyle dayatılan her zamanda detayları birbiriyle aynı olmayan siyasa kümesine kimi akademisyenlerin taktığı isimdir. Oysa Maastricht ve Kopenhag kriterleri AB’nin başı sonu belli anlaşma metinleri.

[iv] Yeri gelmişken Aşırı Merkez’in Tarık Ali’nin standartının altında bir çalışma olduğu kanaatini taşıdığımı söyleyeyim. Programın kendisi neoliberal küreselleşmenin ihtiyaçları açısından bir şablondur sadece. Belki uygulayıcılarının tıpkı din savaşlarında ya da Haçlı Seferlerinde insan kesen fanatikler gibi müfrit olduğunu söylerseniz size kulak veririm, ne de olsa bu süreçte batı dışı toplumlara demokrasi getirmek için Yugoslavya, Irak, Afganistan, Libya ve Yemen’de milyonlarca insanın ölümüne sebep oldular.

[v] Vurgulamıştım diyorum ama ana akım siyaset biliminde dahi Lipset ve Rokkan’ın klasik bölünme yaklaşımından hareketle Liesbet Hooghe ve eşi Gary Marks’ın 2018 tarihli çalışmalarında neoliberal küreselleşmenin kaybedenleri ve kazananları arasındaki ayrımın Batı Avrupa siyasetini etkilediğini ifade etmişlerdi. Aslında öncesinde Hutter ve Kriesi’nin derlediği Political Conflict in Western Europe’da da benzer bir yaklaşım vardır.

[vi] Fransızcada burjuva sözcüğünün alaycı bir kısaltması olan bu ifadeyi kullanmaya devam ediyorum, yukarıdakinden farklı olarak burada sadece bir sosyal tabanı değil, la gauche bobo (bizdeki sol liberal gibi) dahil siyasi akımları kastetmek istedim.

Son Eklenenler