Salı, Aralık 6, 2022

Faşisti gösterip teknokrata ikna etmek

İtalya genel seçimleri en çok oyu alan Fratelli d’Italia[i] (FI) partisinin lideri Giorgia Meloni’nin medyatikliğinden dolayı bir süre gündemi meşgul etti. Meloni’nin Mussolini’ye dair hayırhah ifadeleri konuşuluyor ama bu partinin soyağacında düpedüz Mussolini’nin Faşist Partisi var. Yani bu partinin geçmişteki bölünmeleri, birleşmeleri, isim değişiklikleri, yeniden kuruluşları üzerinden öncüllerine gittiğinizde doğrudan Ulusal Faşist Partiye varıyorsunuz. Üstelik Meloni de lise öğrenciliğinden itibaren bu hareketin içinde, o zamanki adı farklı olan bir partiye de üye olarak, hem de liderlik pozisyonlarında bulunmuş bir isim. İnsanlar neye şaşırıyor anlamış değilim Faşizm Avrupalı bir ideoloji, Kızıl Ordu ve partizanlar ona okkalı bir tokat attı ama hareket küllense de sönmedi. NATO’nun kıta çapındaki kontrgerilla faaliyetlerinde yaşam alanı buldu. Eski canavarların yeniden dirildiği bugünlerde o da ayaklandı.[ii] Hillary Clinton pek çok ilerici neoliberali üzecek bir tespitle Meloni’nin seçimi için ne zaman bir kadın bir devletin başına geçse bu ileri bir adımdır dedi. Bir ara bu tespitini tevil eder herhalde önemli değil, önemli olan geçen haftanın yaygarasına kapılmayıp şu tespiti hatırlamamız. Küresel müesses nizamı, global zürefayı (polite society’yi) esas üzen 2018 İtalyan genel seçiminin sonuçlarıydı. Beş Yıldız ve Lega ilk iki parti olarak seçimden çıkıp hükümet kurduklarında yaşanan kâbus ancak 2021’de Mario Draghi gibi (egemen sınıf açısından) güvenilir, (egemen sınıf fraksiyonları arasında) tarafsız bir uzmana, bir teknokrata hükümet kurdurulduğunda yatıştı. Bu sonuçlar müesses nizamın tekrar kontrolü eline aldığını gösteriyor Clinton o yüzden rahat[iii], sonuçta İtalya’yı doksanlardaki temiz eller dalgasından egemen sınıf açısından hasarsız hatta çok karlı çıkarıp bugünlere getiren siyasal tahterevalli bu defa can sıkıcı komünistler bütünüyle etkisizleştirilerek yeniden kuruldu.

İtalya’nın yeni başbakanı aşırı sağcı Giorgia Meloni

Kazanan merkez sağ[iv] koalisyon Berlusconi’nin kurduğu seçim cephesinin aynısı, bir farkla: Berlusconi’nin Forza Italia’sı cephenin artık en büyük değil en küçük partisi; o zaman yuttuğu Alleanza Nazionale’den Berlusconi’nin partisine katılmayı reddedip kopan ama seçim işbirliğinden neredeyse hiç vazgeçmeyenlerin kurduğu FI’de en büyük parti. Berlusconi o zaman yeni otuz olan Meloni’yi Gençlik Bakanı yapmıştı, bugün Meloni seksenine merdiven dayayan Berlusconi’yi galiba Senato Başkanı yapacak. Hep benzer işler. On yıl önce de seçimlerde yüzde kırk beş civarı alıyorlardı, bugün de aynısını alıyorlar. Zaten o cepheye oy verecek seçmenin oyunu Berlusconi’ye değil de Meloni’ye verdiğinde bu kadar gürültü yapılmasını anlamak mümkün değil. Meloni neofaşist, Berlusconi ne? Dolandırıcı bir soytarı, Rusya’daki muadillerine oligark dediğinizden bir iş adamı. Seçimi kendisi kazanıp Meloni’yi bakan yapsa aynı ölçüde öfkelenilmeyeceği ortada. Şimdi ana akımda gördüğümüz telaşı anlamıyorum! Eğer konuşmalarına bakıp düzenimize çomak sokar mı diye endişelenen varsa, şöyle söyleyelim o gelenek Hitler’in kucağında 1943’te Salo Cumhuriyetini kurduklarından beri (kendilerine İtalyan Sosyal Cumhuriyeti diyorlardı) üst perdeden halkçılık yapmayı sever. Güneyden ilerleyen Müttefiklerin muzaffer olacağını anlayınca taraf değiştiren İtalya Kralı’nı hain ilan edip anti monarşist olduğunu birden hatırlayan Mussolini partisinin adını da Cumhuriyetçi Faşist Parti yapmıştı. O günlerden beri muktedirlere karşı bir jargonla konuşmayı severler. O söylem Meloni’nin değil içinden geldiği geleneğindir, içeriği de koftur.

Müesses nizam kontrolü tekrar ele aldı derken sadece sağı kastetmiyorum serbest piyasa ve rahipleri iki partililiğe bayılır; Demokrat Parti’nin ana muhalefet olması da en az sağ cephenin iktidar olması kadar önemlidir. Geçen seçimin galipleri darbelendi. İçinden çıktığı sağ koalisyona kuyruğunu kıstırıp dönen Lega’nın yanında Beş Yıldız’da üçüncü parti konumuna itilmiş durumda. Seçim haritasına baktığınızda kırsalda neredeyse bütünüyle ama şehirlerde de büyük ölçüde Mezzogiorno’nun[v] eski sol (en geniş anlamıyla) oyunu Beş Yıldız’ın devraldığı görünüyor. 2018’de birinci olan bu şekilsiz popülist topluluk transferler yoluyla güneyli bölgecilerden sosyalist sola her türden siyasal topluluğa bu dört yıl boyunca milletvekili kaybetti, bir önceki seçimdeki liderleri Luigi di Maio bile Demokrat Parti’yle ittifak içinde yer alabilmek için ayrı parti kurdu ve yüzde birin altında kalarak boyunun ölçüsünü aldı. Beş Yıldız ana akım siyasete karşı anti siyasete dayalı bir halk öfkesini taşıdığı ölçüde onu ana akımda tutmak isteyen liderleri kusacağı ortada ama eski sol oyların bu kadar siyaset karşıtı bir öfke taşımasının nedenini doksanlarda İtalyan solunda gelişen başka türden bir siyaset karşıtlığında yani teknokrat tapınıcılığında aramak gerektiği kanısındayım. Bu da bizi ana muhalefete yani Demokrat Parti’ye getiriyor.

Demokrat Parti’nin soy ağacında da İtalyan Komünist Partisi’nin (kendisi demeye dilim varmıyor) seksenlerin sonu doksanların başındaki çoğunluk eğilimi var. Bunlar komünist olmaktan vazgeçtikten sonra kendilerine Solun Demokratları dediler, bunların en mühim siyasi hedefi Soğuk Savaş dolayısıyla bir araya gelemedikleri merkezciler ve Sosyal Katoliklerle buluşmaktı.[vi] Nitekim doksanların bir başka siyasi mevtası da İkinci Dünya Savaşı’nın diğer önemli İtalyan siyasal aktörü Hristiyan Demokratlar olacaktı. Bu siyasal bloğu bir arada tutan Soğuk Savaş koşullarıyla birlikte bloğun kendisi de dağıldı. Sosyal liberallerin, yolsuzluk karşıtlarının ve sosyal adaletçi dindarların bir kısmı zaman içinde Solun Demokratlarında buluştu. Öyle ki parti adından solu attığı gibi Avrupa Parlamentosu’nda birlikte oturduğu Avrupa Sosyalist Partisi’nin adının da Sosyalistler ve Demokratlar diye değişmesinde ısrar etti. Sosyalist sözcüğünden çekinme bu durumda esas olarak teknokrat bir renksizliği vurgulamaktaki ısrarı ifade eder.

Hıristiyan Demokratların geri kalan kısmı bugün seçim sonuçlarına baktığınızda hala başarısız olduğu görülen merkezci bir alternatif oluşturmaya çalıştı, bir diğer kısım Berlusconi’nin kolaylaştırıcılığında bugünkü sağı oluştururken eski faşistleri de rehabilite etmiş oldular. Berlusconi’nin kolaylaştırıcılığı büyük ölçüde hiper siyasal bir biz ve onlar ayrımına dayanıyordu, 2006 seçim kampanyası sırasında oradaydım Berlusconi Lenin Stalin diyerek Solun Demokratlarına saldırıyordu oysa karşısındaki başbakan adayı İKP ile hiçbir alakası olmayan Hoca (il Professore) gerçek bir teknokrat (ve hiç kuşkusuz çok iyi kalpli bir insan) Romano Prodi’ydi. Prodi’nin Solun Demokratları tarafından desteklenen programı dönemin ekonomik ortodoksisi doğrultusunda ve AB yörüngesinde ülkeyi idare etmekten ibaretken Berlusconi her konuda halkı taraflaştırmaya uğraşıyor yani siyaset yapıyordu. İtalya güneyinde ciddi az gelişmişlik sorunları olan iktisaden dengesiz bir ülke, bugünlerde iktisat fakültelerinde ya da Hukuk ve Siyaset Bilimi fakültelerinde moda düşünceler bunlar, biz de böyle yönetilmeliyiz ve cahil değilseniz bu da tartışılacak bir şey değildir diyerek ülkeyi yönetmeye kalktığınızda bir süre sonra refahtan giderek daha az pay alan kesimlerin size sırtını dönmesi normaldir. Aynı ölçüde siyaset yapmayı tercih eden bir siyasal liderliğin bu seçmenle ilişkiyi sıcak tutma sorununu daha az yaşaması da normaldir. Nitekim Brexit kampanyası yapan Tory politikacı Michael Gove’un ana akım medya muhabirinin kendisine niye uzmanlar tersini söylerken AB’den çıkışı savunduğunu sorduğunda söylediği gibi “bu ülkenin” (ve bence her ülkenin) “insanları uzmanlardan bıktı”[vii] sözünün gösterdiği basit bilgeliği küçümsememek gerekir. Gelir dağılımının bozulup küresel yoksulluğun arttığı Michigan’ın sanayisizleşmiş kentlerinden o fabrikaların taşındığı Rio de Janeiro favelalarına yayıldığı bu dönemde uzmanların, teknokratların hala Platon’un filozof kralları misali çıkarsız bilgeler gibi yutturulmak istenmesi inanılır gibi değil.

Sözün özü İtalya seçimlerinde Draghigiller kaybettiyse bu iyidir, Meloni ve şürekâsı geçmişteki ve gelecekteki bir problem, o problemle mücadelenin yolu başka Draghilerin peşine takılmaktan ya da onların arasında müttefik aramaktan geçmiyor. Emekçileri ve ezilenleri bazı soyut değerler etrafında değil kendi somut çıkarları etrafında taraflaştıracak, son otuz yılın “solculuk” tarihiyle de özeleştirel bir hesaplaşma içine girmekten çekinmeyecek bir siyasete ve kimliğe dönüşmüş mağduriyetler manzumesi olmanın ötesine geçen siyasal bir programa[viii] ihtiyaç var. Düşmanın bizim değerlerimizi benimsemeyen sıradan öfkeli insanlar değil genelde sakince sağduyu ve ılımlılıktan bahseden ama vahşi sonuçları olan iktisadi, sosyal ve diplomatik siyasaları benimsemekten hiç çekinmeyen uzmanlar ve onların iplerini elinde tutanlar olduğunu anlatan bir siyaset. Eksik olan bu. Colin Crouch’un deyimiyle “zombi neoliberalizmin” hayata tutunmak için son numarası (ama elde son kalan olmadığına eminim) faşisti gösterip teknokrata ikna etme oyununu ancak bu bozar.


[i] Fratelli d’Italia İtalya milli marşının halk arasındaki adı aynı zamanda marşın ilk sözcükleri bir nevi Korkma Sönmez Partisi.

[ii] İtalyan milli marşının ikinci kıtası da Italia s’e desta yani “İtalya ayaklandı”dır.

[iii] “Solcu” okur üzülmesin Hillary muhakkak o sözlere açıklama getirip yüreklerinize su serpecektir. Emin olun Kolektif Batı dimdik ayakta ve faşizme zinhar karşıdır.

[iv] Ben demiyorum Atlantikçi propaganda aygıtı Wikipedia ve beni esas üzen La Repubblica cento destra ifadesini kullanıyor.

[v] Lazio bölgesi hariç Roma’nın güneyinde kalan bütün İtalya’ya verilen isim.

[vi] Bugünden baktığımda bu eğilimin sadece İtalya’da değil bildiğim başka bir ülkede de olduğunu ama o ülkenin çoğunluk eğilimlerinin İtalyanlar kadar dürüst ve kendi reformizleriyle barışık olmadığını düşünüyorum.

[vii] Bu anekdotu Wolfgang Streeck’in çok sevdiğim şu makalesinden aktarıyorum https://newleftreview.org/issues/ii104/articles/wolfgang-streeck-the-return-of-the-repressed bunun Türkçesi Metis Yayınlarından çıkan Büyük Gerileme derlemesinin içinde yayınlandı.

[viii] İtalyan solunun alanda çalışmak noktasında bu işler bazen butik dahi olsa hiçbir eksiğinin almadığını ifade etmek isterim, bu bakımdan siyaset eksikliğine ve çeşitli mağduriyet alanlarını alt alta zikretmeye dayalı bir tarzın ötesinde bir siyasi programın yokluğuna vurgu yapıyorum.

Son Eklenenler