Çarşamba, Aralık 7, 2022

Zulüm makinesi İsrail’e karşı yaşasın İntifada!

İsrail polisinin Mescidi Aksa saldırısı ve gelişen olaylarla ilgili haberlerde 2014’ten beri en şiddetli çatışmaların yaşandığı duyuruluyor. BM’nin barış için görevli özel koordinatörü “tam ölçekli bir savaşa sürükleniliyor” diyor. Diplomatik numaralar ve “barış” çağrıları yapılması, dünyanın dört bir yanında İsrail elçilikleri önünde protestolar düzenlenmesi, iktidarın gazıyla sorunun bir “din çatışması” gibi sunulması; gerçekleri gizlemek ve İsrail zulmünü sıradanlaştırmaktan başka işe yaramıyor. Çünkü Filistin sorunu ancak olağanüstü durumlarda gündeme getirildikçe, diğer zamanlarda zulüm yokmuş izlenimi yaratılıyor. Gerçeği görmek için önce olayların hangi varoluş koşullarının ürünü olduğuna bakmamız gerekiyor. İkincisi; İsrail bir bayrağı, parlamentosu, uluslararası spor karşılaşmalarına katılma hakkı vs. var diye herhangi bir devlet gibi olduğu sanılıyor, bu yanlışı düzeltmeliyiz. Üçüncüsü; Filistin halkı yenildi ve eski günlerine geri dönemeyecek; geleceğin nasıl olacağına halkı temsil etmeye muktedir tek güç olan direnen evlâtları karar verecek. Ve biz, bu direnişin ezilen tüm halklar adına yapıldığını bileceğiz.

İsrail emperyalizmin eseridir

Tarihte “İsrail” diye devlet, “Filistin” diye ülke ve bölgede din, milliyet, toprak paylaşımı gibi herhangi bir gerekçeyle bugün yaşananlara benzer sorunlar yoktu. Daha ileri gidelim; yangın yerine dönen ve ortasında yıllardır sönmeyen ateş gibi Filistin sorununun yeraldığı bu coğrafyada Ürdün, Lübnan, Suriye, Irak, Suudi Arabistan gibi sınırları cetvelle çizilmiş ülkeler de yoktu. Burası da tıpkı Afganistan’dan Afrika’ya, Amerika’dan Asya’ya kadar olduğu gibi kapitalizmin eski sömürgecilikten emperyalist dünya düzenine geçtiği 1900’lerde karışmaya başladı ve sorunlar hem emperyalist güçler arası, hem de ezmeye çalıştıkları halklarla çatışmaları içinde yeniden üretilerek bugüne dek geldi. 

Bugün “Filistin” denilince İsrail’in bir parçası olan Batı Şeria ve Gazze şeridi anlaşılıyor. Oysa tersine, İsrail Filistin’in bir parçasıdır. Filistin toprakları Lübnan’ın güneyinden, Mısır’ın Sina Çölüne ve Ürdün sınırındaki Şeria Irmağından Akdeniz’e kadar uzanır. Bu yüzden ülkeyi tanımlarken “ırmaktan denize kadar” denir ve haritası bütün kurtuluş örgütlerinin sembollerinde yer alır. Bölgenin siyasi yapısı, İngiltere’nin sömürgesi Hindistan’a uzanan kara yollarını güvenceye alma ve Fransa’nın yeni sömürgeler ele geçirme amacıyla, dağılmaya başlayan Osmanlı topraklarını paylaşması sürecinde oluşmuştur.

İsrail’in doğuşu

1900’lerde Filistin’de yaşayan yaklaşık 400 bin kişinin 13 bin kadarı Yahudilerden oluşuyordu. Avrupalı Yahudiler İngiltere’nin de desteğiyle yöreden toprak satın alarak yerleşmeye ve yoksul Arap köylülerini topraklarından sürerek nüfusu değiştirmeye başladılar. Fransa ve İngiltere Sykes Picot anlaşmasıyla (1916) Doğu Akdeniz’i paylaşırken Irak ve Filistin İngiltere’de kaldı. Resmî olarak bir Yahudi devletinden ilk kez 1917 Balfour Deklarasyonunda söz edildi. İngilizler Arap dostlarını gücendirmemek için önceleri buna karşı çıksa da, 1922’de Milletler Cemiyeti kararıyla yöreyi sömürgeleştirdiler ve Romalılardan kalma “Filistin” adını verdiler. II. Emperyalist savaş sonrası İngiltere eski sömürgeciliği terk ederek yöreden çekilirken Yahudi nüfusu da önemli ölçüde artmıştı. 1948’de İsrail devleti kuruldu. İlk tanıyanlar, ABD ve SSCB oldular. ABD İsrail’in hamiliğini İngiltere’den devraldı. Böylece, ABD’nin desteği olmasa İsrail’in ayakta duramayacağı ve benzer biçimde İsrail olmasa ABD’nin Arap Yarımadasında tutunamayacağı, emperyalizm döneminin kan ve petrole dayalı en kirli işbirliği ortaya çıktı. Hal böyleyken İsrail’in her saldırısında BM’yi göreve çağırmak ve ABD’yi hedef almayan kınamalar,  anlamsızdır. 

İsrail komşularıyla 1948, 1956, 1967, 1973 olmak üzere dört büyük savaşa girdi ve hepsinden de galip çıkarak topraklarını genişletti. Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Gazze 1967 sonrası işgal edildiler. (Şu an Batı Şeria’da yaklaşık 3 milyon ve Gazze’de 2 milyon nüfusla sıkışıp kalmış halde yaşayan Filistinlilerin çoğunluğu, daha önce yaşadıkları yerlerden zorla sürülüp çıkarılmış olanlardır.) BM 1967 savaşı sonrası İsrail’in işgal ettiği yerlerden çıkması için 242 sayılı kararı aldı ama İsrail bunu dinlemedi. Yine BM’nin Kudüs’ün uluslararası statüsüyle ilgili kararına rağmen İsrail burayı 1980’de başkent ilan etti ve ABD 1995’de bu kararı onayladı. Büyükelçiliğini Telaviv’den Kudüs’e  2018’de, Trump döneminde taşıdı.  

İsrail, resmî politikası ülkeyi Yahudilerin dünyada en güvenli yaşayabileceği yer haline getirmek ve Yahudi nüfusu bir araya toplamak olan bir devlettir. Siyonizm, resmî ideolojisidir. Bu bütün Yahudilerce paylaşılmayan ırkçı bir düşüncedir. Siyonizm daha çok, Yahudi nüfusun 2/3’ünü oluşturan, kendilerini ülkenin kurucusu ve asli sahibi gibi gören Aşkenaziler (Avrupa kökenli Yahudiler) arasında destek bulur. Bunlar, “Seferadi”lere (1492 sonrası İspanya’dan göç edenlerle birlikte Doğu kökenliler) karşı ayrımcılık uygular. Seferadiler ve yanı sıra Tevrat’a bağlılığı savunan dindarlar, genellikle resmî görüşü eleştirirler. Bu çerçevede İsrail’de dünyanın en güçlü barış hareketlerinden biri yaşar.

Filistin direnişi

1956 yenilgisinin ardından Filistinliler diğer Arap devletlerinden ayrılarak, Yaser Arafat’ın öncülüğünde, laik ve ulusalcı çizgide kendi örgütleri olan El Fetih’i kurdular. Zamanla çoğu Marksist, başka örgütler de kuruldu ve hepsi birden 1964’de FKÖ çatısı altında birleşti. Arafat 1969’dan, zehirlenerek öldürüldüğü 2004’e kadar FKÖ’nün başkanlığını yaptı. Filistin, dünyanın her köşesinden gelen devrimcilerin eğitim alanına dönüştü. Türkiye’den giden birçok devrimci de Filistin’de eğitim gördü ve İsrail’e karşı savaşırken şehit düştü.

Arap ülkelerinin gerici yönetimleri FKÖ’yü rakip gibi görmeye ve İsrail işgalinden kaçıp topraklarına sığınmış Filistinli göçmenler üzerinde baskı kurmaya başladılar. Ürdün Kralı Hüseyin 1970’de tahtından indirecekleri kaygısıyla topraklarındaki Filistin kamplarına saldırarak “Kara Eylül” katliamını yaptı. Bunun üzerine Filistinliler Lübnan’a geçtiler ama burada da Suriye peşlerini bırakmadı. Hafız Esat FKÖ’yü denetimi altına almak için bir yandan kukla örgütler kurdurturken, diğer yandan İsrail’le örtülü ve Lübnan Falanjistleriyle açık işbirliği yaparak Filistin kamplarına saldırdı. 1976 Tel Zaatar ve 1982 Sabra-Şatila katliamlarında binlerce Filistinli öldürüldü. Bunun üzerine FKÖ karargâhını Tunus’a taşımak zorunda kaldı. Artan baskılar ve FKÖ içindeki yolsuzluklar ve 1979 İran İslam Devriminin etkisiyle Filistin direnişi İslamcıların etkisine girmeye başladı. Hamas ve İslami Cihat doğdu. 

Ancak “dost hançeri” Filistin halkının sırtından hiç eksilmedi. Örneğin bugün çatışmalarda güya Filistinlilerden yana davranan ve Gazze’ye heyet gönderip ateşkes için arabuluculuk yapan Mısır, İsrail her istediğinde Gazze’nin dünyaya açılan tek kapısı olan Refah sınır kapısını kapattı. Hamas’ın Suriye ve İran’la yakınlaşmasını önleyerek direnişin gücünü zayıflatıp kontrol altına almak amacıyla Katar ve Türkiye devreye girdi.

Filistinlilerin yenilgisi ve günlük yaşamın işkenceye dönüşmesi

Yaser Arafat’ın bağımsız bir devlet kurma vaadiyle kendisine dayatılan 1993 Oslo barış anlaşmasının imzalaması Filistin halkının yenilgisi oldu. Anlaşmaya göre Filistin topraklarının yüzde 77’si İsrail’e, kalanı Filistinlilere veriliyordu. Filistinliler aralarında doğrudan bağlantı olmayan topraklarda yaşamak zorunda bırakılırken, kurulacak devletin bir belediye kadar bile yetkisi bulunmuyordu.  Anlaşmadan yana olan El Fetih Batı Şeria’ya, reddeden Hamas, İslami Cihat, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi Gazze’ye çekildiler. 

Bugün Filistinliler 3 büyük kantona ve 22 gettoya bölünmüş halde yaşıyorlar. Buraların çevresinde 8-12 m. arası yükseklikte, 800 km uzunluğunda bir güvenlik duvarı var. Yaşam alanları arasında 44 tünel bulunuyor. Duvarda yüzlerce kontrol noktası, kuleler, araç ve işçi geçişi için ayrı kapılar, elektronik sensörler, kameralar var. Duvar çevresinde 30 ile 100 m arasında değişen güvenlik şeridi, ayak izlerini saptamak amacıyla kumluk düzlükler bulunuyor. Bütün bunlar yapılırken binlerce zeytin ağacı kesildi, tarlalar yok edildi ve köyler ortadan kaldırıldı. Duvar, verimli araziler ve su kaynakları Yahudi yerleşim alanlarında kalacak biçimde inşa edildi. Batı Şeria’daki suların yüzde 80’i Yahudi yerleşimcilere, kalanı Filistinlilere ait.  İsrail kullanmadığı ve Filistinlilerin yararlanacağı su kaynaklarını bilinçli olarak kirletiyor. Sürekli olarak ağır metal ve zehirli atık içeren suları tüketmek zorunda kaldıklarından, Gazzelileri sarı renkteki dişlerinden tanımanın mümkün olduğu söyleniyor.

Filistinlilerin tarlaları sık sık yakılıyor, yeterli sulama suyu bulamıyorlar yine de çalışabilecekleri bir tarla varsa,  evle tarla arası birkaç km. olması gereken yol güvenlik amacıyla dolambaçlı hale getirildiği için onlarca kilometreyi buluyor. Tüm kestirme geçişler tellerle çevrilerek Yahudilere ayrılıyor. İçteki ve uluslararası mahkemelerde bu hukuksuz uygulamalara karşı kararlar alınsa da, hükümetler uygulamıyor. Yahudi yerleşimcilerin silah taşıma hakkı olması ve bir Filistinliyi vurması ise ceza gerektirmeyen bir durum…

Güncel gelişmeler

Son seçimler 2006’da yapılmış ve Hamas kazanmıştı, o zamandan bu yana Filistinliler seçime gitmiyor. Mahmut Abbas yönetimi bu yılın başında, 22 Mayıs’ta seçim kararı almıştı ama İsrail devleti 1993 anlaşması çerçevesinde Doğu Kudüs’teki Filistinli seçmenlerin oy kullanmasını garanti etmesi gerekirken, etmedi. Bunun üzerine Abbas seçimi belirsiz bir tarihe ertelediğini açıkladı. 

Aynı günlerde polis, işgal altındaki Doğu Kudüs’ün Şeyh Cerrah mahallesinde Yahudi yerleşimciler için bazı Filistinlileri zorla evlerinden çıkartmaya çalışıyordu. Ev sahipleri direndiler ve başka yerlerden gelenlerle direnişçilerin sayısı arttı. 7 Mayıs’ta Filistinliler ve bazı Siyonist gruplar arasında gerilim başladı. Polis gaz bombaları ve plastik mermilerle Mescidi Aksa’da ibadet edenlere saldırdı. Olaylar büyüyünce, Gazze’den İsrail hedeflerine roket saldırıları başladı. Bu kez yaşananların öncekilerden farkı, Filistinlilerin yalnızca Batı Şeria ve Gazze’de değil ama İsrail yurttaşı olan Arapların yaşadığı kentlerde de eyleme geçmesiydi.

İsrail’in “demir kubbe” efsanesi çökmüş durumda, çok sayıda atıldığında roketlerin önemli bir bölümünü önleyemiyor. Gazze abluka altında ve dünyanın gözü önünde bir katliam yaşanıyor. Filistinliler her gün ağır ağır ve sessizce öldürülmek yerine,  direnerek ölüyorlar.  İsrail ve ABD ile kurdukları çıkar ilişkilerinden beslenen Türkiye, Katar, Mısır vb. ülke egemenleri Filistinlilerin dostu değildir. Kirli çıkar ilişkilerini gizlemek için yaşananları sürekli olarak “din çatışması” gibi gösteriyorlar. Oysa şu an farklı örgüt, inanç ve siyasetten Filistin örgütleri tek bir yumruk halinde İsrail zulmüne karşı direniyor. Bu yalnızca bugün değil, geçmişte de böyle olmuştu. Örneğin bir İsrail askeri ele geçirildiğinde, İsrail zindanlarındaki Filistinlilerle değiş tokuş yapmak için inanç ya da örgüt ayrımı yapılmıyor. 

Direnen Filistinliler yalnızca kendi halklarını değil, dünyanın bütün ezilenlerini temsil ediyorlar. Tüm gerici iktidarlar er geç yıkılacak, yaşasın intifada!

Son Eklenenler