Cuma, Aralık 3, 2021

Yeşil kuşaktan yeşil kapitalizme Afganistan

Taliban Afganistan’da ikinci kez iktidarda. Konuya ilgimizin nedeni dünyayı yorumlamak değil, değiştirmek. İktidarın da ekonomik ve siyasi çıkarları doğrultusunda paralel bir ilgisi var. Dolayısıyla Afganistan’a ilişkin alacağımız her tutum,  iktidar karşısındaki konumumuzu da ifade ediyor. Afganistan’ın tarihsel mirası ve dünya konjonktürü koşullarında yaşanan durumla nasıl bir ilişki içinde olduğumuzu ortaya koymaya çalışacağız.

Afganistan neden önemli?

Elbette haritayı açıp ülkenin jeostratejik önemi üzerine hikâyeler anlatabilir,  değerli mineraller ve işletilmeyen petrol yatakları hakkında bazı bilgiler verebiliriz. Ama bu Afganistan’ı adeta sahipsiz arsa gibi gören emperyalist bir emlakçı ağzıyla konuşmaya benzer.  Marksistler bir ülkeyi, yurt edinen halkının gözüyle görmelidir. Her halk için yurdu paha biçilmez değerdedir. Zaten böyle düşünmüyor ve elinden alınmaya kalkışıldığında yurdu için savaşmıyorsa o halk yaşamayı hak etmiyor demektir.

Afganistan tarih boyu Pers, Büyük İskender, Moğol, Çarlık Rusyası, İngiliz İmparatorluğu ve ABD öncülüğünde NATO işgallerine direnmiştir. İşgalciler er geç ülkeyi en az coğrafyası kadar sert halkına terk ederek, güvenli bir uzaklığa çekilmek zorunda kalmışlardır. Direncin dayanağı toplumun işleyiş düzenidir. Ekonomik kaynakları sınırlı birçok toplum gibi Afganistan’da da şiddet toplumsal yaşamın yeniden üretiminde önemli bir yer tutar. Bu çerçevede toprağa ve aşirete bağlılığın toplumun tek ortak değeri olan dinden önce geldiği söylenebilir. Yerel güçler arasında çok sık çatışmalar yaşanması ve bunlardan güçlü çıkanların hızla ittifaklara girerek merkezi otorite oluşturmaya yönelmesi, böyle bir toplumsal yapı içinde gerçekleşir. Ancak güç otoriteyi oluşturmanın tek belirleyicisi değildir; bunun için aşiret temsilcilerinden oluşan Loya Jirga’nın onayını da almak gerekir. Ülke tarihi boyunca bu işleyişin tekrarlandığı süreçlerde, hemen tüm devlet başkanlarının silah zoruyla iktidara geldiği ve yine darbe ya da suikastlarla aynı yollardan gittiği görülür. Merkezi yönetimler birçok nedenden dolayı toplumda şiddet kullanmayı tekelinde toplayamadığı için, kolayca güçlü rakiplerle karşı karşıya kalırlar. Afgan toplumu parçalı yapısı yüzünden dışarıdan çabuk nüfuz edilen ama kolay yönetilemeyen bir özelliktedir. Yerel güçler aralarındaki rekabetten üstün çıkmak için bir yandan sürekli yardım ararlar, diğer yandan bunu bulduklarında korumak için kolay saf değiştirirler. Bu yapı günümüzde emperyalizmin desteğiyle haraç, yağma, yardım ve eroin ticaretinden elde edilen gelirler üzerinden sürüyor. Siyasi güçlerin içe ve dışa karşı döner testere gibi çalıştığı bir ortamda, yeni Taliban yönetiminin de bundan payını alacağını tahmin etmek zor değildir.

Ülkede resmî sayım yapılmadığından nüfusun 35-40 milyon arası olduğu tahmin ediliyor. Yarıya yakını Peştun,  yüzde 15’i İran’a yakın dağlık bölgelerde yaşayan Şii Hazaralar, kalanı genellikle kuzey bölgelerindeki Tacik, Türkmen ve Özbeklerden oluşuyor. Bugünlerde kuzeydeki etnik gruplara dayanan silahlı güçlerin Taliban’a karşı, Ahmed Şah Mesud’un oğlu Ahmed Mesud’un komutası altında Penşir Vadisinde toplandığı belirtiliyor. Bu bir isyan mı yoksa pazarlık girişimi mi henüz belirsiz.

Müslümanlıktan söz edildiğinde aklımıza hemen Araplar geliyor. Oysa nüfusu 1 milyar 600 milyon dolayındaki dünya Müslüman halklarının ancak beşte biri yakın coğrafyamızda, kalanı Asya ve Pasifik bölgesinde yaşıyor.  Afganistan, yaklaşık 500 milyon Müslümanın yaşadığı Hint Altkıtasının yaylalarında yer alan ve hareketli bir ülke. Küresel güçlerin Afganistan’a ilgisinin önemli bir nedeni, bu nüfusu kontrol etme isteğiyle ilintili.

Kısa Afganistan tarihinin “yeşil kuşak” projesine bağlanışı

Günümüz Afganistan’ının kuruluşu 1747’de Peştun aşiretlerinin onayıyla Emir ilan edilen Ahmed Şah Durrani’nin tahta geçmesine dayandırılıyor. Taht kavgaları da dahil, yöre tarihinin belirleyicisi; Hint Altkıtasını 1600’lerden itibaren sömürgeleştirmeye başlayan İngiltere ile diğer sömürgeci güçler ve bölgedeki ezilen halklar arasındaki çatışmalardır. Bu sırada Afganistan, okyanusa inmeye çalışan Çarlık Rusyası ile sömürgesi Hindistan’ı korumaya çalışan İngiliz imparatorluğunun rekabet alanıydı ve işgal edilmesi zor olduğu için tampon bölge gibi kullanılıyordu. Afganistan’a birkaç kez giren İngiltere son işgalinde güneye ulaşmanın tek yolu olan Hayber Geçidinin Hindistan’da (bugünkü Pakistan) kalmasını sağlayan ve Peştunları ikiye bölen “Durand Hattı” sınır anlaşmasını Afgan yönetimine kabul ettirdi (1893). Ancak sonraki yönetimler anlaşmayı tanımayarak, itirazlarını sürdürdüler. İngiltere 2. Emperyalist savaş sonrası sömürgeciliği bırakırken olumsuz sonuçları bugüne dek süren son bir oyun oynadı ve bölgedeki Müslümanlara Pakistan’da mı yoksa Hindistan’da mı yaşamak istediklerinin sorulduğu referandumda Afganistan’ı devre dışı bıraktı. Bunun üzerine Peştunlar ister istemez Pakistan’ı seçerek, Afganistan’da kalan Peştunlarla bölünmeyi onaylamış oldular. Afganistan 1950’de bu anlaşmayı yürürlükten kaldırsa da sorun aşılmadı. Pakistan, Afganistan’a dönük politikalarında Peştunların birliğini savunanlara karşı tutum almayı önde tutuyor. Afganistan’daki birlik yanlıları ise genellikle İslami yapılar aracılığıyla Pakistan siyasetine müdahale ederek etkilemeye çalışıyor. Önümüzdeki süreçte Pakistan –Taliban arası ilişkilerde bu konu belirleyici olacaktır. Ve bütün bunlara bir de, yine sömürgecilik döneminden miras kalan Keşmir sorunu ekleniyor:

Keşmir Pakistan-Hindistan arasında yeralan, referandumla kendi kaderini tayin etmesi kararlaştırılmış ama iki ülkenin uzlaşmaz tutumları nedeniyle bir türlü referanduma gidilemeyen, Hindistan’a bağlı, özerk yönetime sahip bir bölgeydi. Ancak Hindistan’ın ceberut Başbakanı Narendra Modi 5 Ağustos 2019’da Keşmir’in özerkliğine son vererek, sorunun katmerlenmesine neden oldu. Bugün Keşmir’de Pakistan’a bağlanmayı savunan Leşkeri Tayyibe ve Hindistan’a bağlanmak isteyen Hinduların yanı sıra bağımsızlıkçılar da  yer alıyor. Taliban’ın Keşmir’le ilişkileri var. Çin, Pakistan’a yakın politikalar izleyerek Hindistan’la çatışmaya varan gerilimler yaşarken, eski Afgan yönetimiyle arası iyi olan Hindistan Taliban’la çatışmaya hazır halde bekliyor. Taliban, kördüğüme dönüşmüş bu gelişmeler karşısında Keşmir’in ülkelerin iç sorunu olduğunu ve karışmayacağını belirtiyor.

1919’da bağımsız Afganistan devletini kuran ve ilerici fikirleriyle tanınan Emanullah Han’ın ülke tarihinde önemli bir yeri var. Lenin’le mektuplaşıyor. [1] SSCB ve Afganistan birbirlerini tanıyan ilk devletler oluyorlar. Emanullah Han Türkiye’yi ziyaret ederek Atatürk’le de iyi ilişkiler kuruyor. 1929’da darbeyle iktidardan uzaklaştırılıyor. Yeni yönetim Sovyetlerle ilişkisini sürdürmekle birlikte Batı’ya yakın politikalar izliyor. 1937’de Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında İngiltere himayesinde Sadabad Paktı imzalanıyor. Türkiye Afganistan ordusunun eğitimi ve devlet örgütlenmesine yardım ediyor. Ancak 1952’de NATO’ya girmesinin ardından Afgan subayları ve teknik elemanlar SSCB’de eğitim almaya başlıyor. [2] Soğuk savaşın başladığı bu yıllarda Türkiye Pakistan’la yakınlaşırken;  Sovyetler, Afganistan ve Hindistan’la iyi ilişkiler geliştiriyor.

Bu yıllarda Türkiye’de “Komünizme Karşı Mücadele Dernekleri” adı altında örgütlenen dinci çeteler 6. Filoyu protesto eden devrimci demokrat gençlere saldırıyor ve “Kanlı Pazar” benzeri olaylar yaşanıyor. Dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay mevcut okulları “anarşi yuvası” gibi nitelendirerek imam hatipleri övüyor ve  “devletin kilit mevkilerine yerleştireceğimiz kişileri bu okullarda yetiştireceğiz” diye demeçler veriyor.  12 Mart darbesi gençliğin öncülüğündeki direnişi durduramıyor. ABD Başkanı Jimmy Carter’ın güvenlik danışmanı Zbigniew Brzezinski 1977’de ortaya attığı “Yeşil Kuşak” projesiyle dünyadaki benzer gelişmelerin fikir babalığını yapıyor. Türkiye’den Pakistan’a uzanan hat üzerindeki ülkelerde Müslümanlık antikomünist amaçlarla yeniden örgütleniyor. Bunun bir parçası olarak,  bağımsız siyasetler geliştiren Pakistan Başbakanı Zülfikar Ali Butto 1977’de darbeyle iktidardan uzaklaştırılıyor ve 2 yıl sonra idam ediliyor. Ziya ül Hak yönetimi altında Pakistan giderek dinin ağırlık kazandığı bir ülkeye dönüşüyor. Ancak 1979’daki İran İslam devrimi ABD karşısında konumlanarak işleri bozuyor. Zaten Vietnam’da yenilen ve küresel kapitalizmin içinden geçtiği bunalımın olumsuz sonuçlarıyla baş etmekte zorlanan ABD daha büyük kayıpları göze alamayarak,  Türkiye ve Pakistan’ı hegemonyası altında tutmaya dönük politikalara ağırlık veriyor. SSCB de, “kapitalist olmayan yol” politikaları eşliğinde bir dizi tarafsız ülkeyi yanına çekmeye çalışıyor ve bu çerçevede Afganistan’daki etkinliğini arttırıyor. “Yeşil Kuşak”, Afganistan’ı da içine alacak biçimde ABD öncülüğünde örülüyor…

Afgan tarihinde Marksistlerin yeri

Bugün Afganistan’dan bahsedilirken 1979’da SSCB tarafından işgal edilmesi sonucu ülkenin yakılıp yıkıldığı, buna direnen Mücahitlerin ülkeyi kurtardığı, emperyalist güçlerin ise yalnızca Mücahitlere yardım ettiği söyleniyor. Amerikancı, dinci ve komünizm karşıtı propaganda amaçlı bu anlatımlar nesnellikten uzaktır. Ne o yıllarda ne de bugün, konuyu nesnel biçimde düşünmeyi kolaylaştıracak bilgi ortaya konmadığını söyleyebiliriz. Bunun nedenlerinden biri, Afgan-Sovyet ilişkilerine Marksistlerin de önyargılı bakmasıdır. Bu çerçevede Sovyet yanlıları yaşananları tümüyle olumlayıcı, Çin yanlıları ise reddeden düşünceler ortaya koymuşlardır. Bu tartışmaların günümüzde önemi kalmasa da, sürmekte olan antikomünist propagandaya karşı bazı gerçekleri hatırlatmak gerekiyor.

Sovyetler Afganistan’la 1920’lerde emperyalist ablukayı kırmak ve Afganistan’daki ilerici Emanullah Han yönetimine destek vermek için eşit ve olumlu bir ilişki kurmuştur. Ancak 1960’lara gelindiğinde, bu tür ilişkilere ABD ile hegemonya rekabeti ve SSCB’nin amaçları arasına yeni nüfuz alanları edinmek de eklendi. Bu nedenle Afganistan’la ilişkilerin ilk dönemiyle son dönemi arasında farklar bulunduğu düşünülmelidir.

Afganistan solunun kaynağı, 1965’de kurulan “Afganistan Demokratik Halk Partisi” (ADHP)’dir. Sol düşünce kentlerde, öğrenci ve aydınlar arasında yaygındır. Sovyetlerde eğitilen subay ve devlet personeli sosyalizm yanlısıdır. Ancak okuryazarlık ve seçime katılma oranının yüzde 10’lar düzeyinde olduğu bir ülkede bunlar yeterli olmaz.[3] Üstelik solun parçalı yapısı, etkili bir siyasi önderlik oluşturmayı zorlaştırır. Sovyet çizgisindeki ADHP, sekter “Halkî” ve ılımlı “Perçem” fraksiyonlarına bölünmüştür. Bu partinin dışında kalan Maocu grupların durumu da farklı değildir. Nisan 1978’de Davud Han yönetimi bir darbeyle devrilir ve askerler iktidarı ADHP’ye verirler. Partinin sekter kanadı yönetimi ele geçirerek, halkın tepkisini çeken sert bir toprak reformu ve kalkınma programı uygular. Halkî fraksiyonu dışında kalan solcular ve liberaller baskı altına alınır, birçoğu öldürülür. Benzer hesaplaşmalar fraksiyonun içinde de görülür ve Hafızullah Emin tek söz sahibi haline gelir. Bu sırada eğitim, sağlık, altyapı eksiklerinin giderilmesi ve tarımda bazı iyileştirmeler yapılsa da, bunlar zorbalıkla yapıldığı için sempatiyle karşılanmaz. Emin yalnız iktidarını Pakistan ve ABD’den destek alarak güçlendirmeye çalıştığı sırada, 24 Aralık 1979’da Sovyet askeri müdahalesiyle iktidardan indirilir ve öldürülür. Yerine, ADHP’nin ılımlı kanadından olan Babrak Karmal getirilir. Ve böylece Afganistan’ın SSCB tarafından işgali başlamış olur.

İşgalin benzerlerinden farkını teslim etmek gerekir. Amaç Emin’in ülkeyi kaosa sürükleyen sert tutumunu önlemek ve halkın desteğini alacak ılımlı bir yönetim oluşturmaktır. Ancak işgal işgaldir ve yabancı askeri üniforma her zaman halkın açık hedefidir. Sovyet güçleri 1989’da çekilir, rejim üç yıl daha direnir ve Kabil 1992’de mücahitlerin eline geçer. Kamu malları ganimet olarak yağmalanır, devlet işlemez hale getirilir, mücahit grupları kendi aralarında çatışarak toplumun çöküşünü hızlandırırlar. Sovyetlerin çekilmesiyle birlikte ABD de Afganistan’la ilgilenmeye son verir ve ülkeyi kendi kaderine terk eder. Yani bugünkü geri çekilmenin benzeri geçmişte de yaşanmıştır…

Taliban değişti mi?

Benzer soru iktidarının ilk yıllarında AKP’ye de sorulur ve onlar da kabul görmek için nasıl değiştiklerini yana yakıla anlatmaya çalışırlardı, aynı durum bugün Taliban için de geçerli. Taliban inancın yanına bir akıl koymaya çalışıyor. “Afganistan toprakları başka ülkelere saldırı için kullanılmayacak. İntikam alınmayacak. Kadınlar şeriata uymak kaydıyla kamusal alanda yer alabilecek…”  Takiyye mi yapıyor? Eğer cihadı sürdürecekse evet, bu meşru bir savaş hilesidir. Ama emirliğini kurmak istiyorsa yapamaz; çünkü bunun için bir ülke, cemaat, dolayısıyla toplumsal yaşamı sürdürmeye yeterli üretim gerekir. Taliban’ın samimiyetini davranışlarına ya da inancına bakarak anlayamayız. Sorun değişmek isteyip istememesi değil, istese bile bunu yapıp yapamayacağıdır. Öngörüde bulunabilmek için, konuyu bizi de kuşatan toplumsal varoluş koşulları içinde düşünmeye çalışalım.

Taliban 1994’de Kandahar’da doğdu ve 2 yıl içinde güçlenerek Kabil’e girip iktidarı aldı. Deneyimli ve iyi eğitimli kadrolara sahip onlarca İslamî örgütün arasından çıkarak ve üstelik iktidar bunlardan bazılarının elindeyken,  kısa sürede güçlenebilmek için toplumun desteği gerekir. Molla Ömer bunu, mücahit gruplarının sürekli aralarında çatıştığı ve her türlü suçun işlendiği bir ortamda gerçekleştirdi. Medrese öğrencilerinin desteğini almasında ise, “bacha bazı” geleneğini yasaklamasının büyük etkisi olduğu düşünülmelidir.  Oğlan çocuklarına kadın elbisesi giydirerek oynatılması ve taciz edilmeleri, Afganistan’da yaygın bir gelenektir.[4] Küçük yaştaki medrese öğrencileri de bu geleneğin kurbanları arasındadır. Rivayete göre Kandahar’da bir oğlan çocuğu için çatışan iki mücahit komutanına müdahale etmesi, Molla Ömer’i özellikle medrese öğrenicileri arasında efsane haline getirmiştir. “Taliban” (=talebeler) sözü öğrencilerin güçlü desteğinden kaynaklanır.

Taliban 1996’da iktidarı ele geçirişinin ardından toplumu dini kurallara göre yönetmeye çalıştı, büyük tepki gördü ve 11 Eylül saldırılarının ardından ABD tarafından El Kaide’ye yataklık ettiği gerekçesiyle, 2001’de zorla iktidardan uzaklaştırıldı. Bunun üzerine dağlara çekilerek uzun bir gerilla savaşına girişti. Tarık Ali ayrıntılı bilgiler verdiği yazısında Afganistan işgali boyunca 775 bin ABD askerinin görev yaptığını, bunların 2 bin 448’i öldürülürken 20 bin 589’unun yaralandığını belirtiyor.[5] 100 binden fazla sivil, 66 bin Afgan askeri ve 51 bin savaşçı hayatını kaybetti.

ABD’nin çekilmesinin arkaplanı

Savaşlar kapitalizm için gelir sağlayıcıdır ve çıkartmak için gerekçe bulmak zor değildir. Kabil’de öğretim üyeliği yapan Cevat Sultani röportajında bu gerçeği şöyle ifade ediyor: “Ortadoğu’yu ateşe verdiler. Bakın Dubai’de Musul kentinin yeniden imarı için bir toplantı yaptılar. O toplantıda Musul’un yeniden imarı için 130 milyar dolara ihtiyaç olduğunu belirttiler. Sizce bir yıl içerisinde viran edilen bu şehrin imarı için kullanılacak malzemeler Irak’tan mı temin edilecek? Hayır yabancı şirketler ve yabancı piyasalar bunu yapacak danışmanlarından tutun da en temel malzemelerine varıncaya kadar. Bir cümleyle savaş ekonomisi, kapitalist krizi dizginleyen bir ekonomidir.”[6]

ABD Afganistan’dan ne kamuoyuna verilmiş sözleri yerine getirmek, ne de zayıfladığı için çekilmiyor. Emperyalizmin sürekli yeni mezar kazıcıları üreterek mutlak anlamda gerilediği doğrudur ama bu, zayıf düştüğü için geri adım attığı anlamına gelmez. Savaşlar, bunalım dönemlerinde sermayeye dönüştürülemeyen fazlalığı savaş sanayine yatırarak sermaye dolaşımını canlandırmaya ve bu sanayinin ürünleriyle birlikte birçok yapıyı yok edilerek yeni yatırımlara alan açmaya yarar. ABD bir taşla üç kuş vurmayı amaçladığı yeni bir projenin arefesinde Afganistan, Irak ve Suriye’deki güçlerini geri çekiyor. Haziran başlarında İngiltere’de yapılan G 7 toplantısında da duyurulduğu üzere önümüzdeki yıllarda “yeşil kapitalizm” uygulamalarına büyük yatırımlar yapılması planlanıyor. Bunlar bir yandan eldeki sermaye fazlasını eritmek için fırsat yaratırken, diğer yandan emperyalizmin yoksul halkların gözünde uğradığı prestij kaybını gidermeyi ve yanı sıra, yükselen tehlike Çin’in önünü kesmeyi amaçlıyor. Artık savaşa ve bombaya daha az para harcanacak ve yoksul ülkelere dönük altyapı yatırımlarına önem verilecek. Böylece hem buralardaki radikalleşmenin önüne geçilecek, hem de gelişmiş ülkelere dönük göç dalgaları durdurulacak. IŞİD, El Kaide gibi uluslararası örgütler buna engel, Taliban gibi ülke yönetimleri ise değil…

ABD’nin geri çekilişi ani sayılmaz, uzun süredir planlanan ve duyurulan bir davranış. ABD mutlaka biliyordur ama dünya açısından yeni olan, Afganistan’da bir emirlik kurulması. Türkiye’nin ısrarla Afganistan’da kalmak isteyişinin nedeni de bununla ilgili olmalı. Örneğin Türkiye’nin uzun süredir devlet kurmak ve ticari ilişkilerini geliştirmek için yatırım yaptığı Somali’de de benzer bir emirlik kurulur ve ABD buna yol verirse ne olacak?

Afganistan Emirliği ABD’nin stratejisine ters düşmüyor. Hemen tüm İslamcı çevreler Taliban’ı selamlarken, IŞİD şu sözleri boşuna söylemiyor: “ İslam hukukunu uygulamaktan çok uzak olan bu ‘yeni Taliban’, İhvan modelinin başarısızlığından sonra Haçlıların İslam Devleti’ne karşı savaşında sadece yeni bir araçtır. Gerçekte olan, tıraş olmuş bir tağutun sakallı biriyle değiştirilmesinden başka bir şey değildir”. [7] Ve Taliban bunun karşılığını Kabil’deki Puli Çarki hapishanesinden IŞİD hariç tüm mahkumları salarak ve IŞİD’in Horasan İslam Devleti lideri Ömer Horasani’yi idam ederek veriyor. ABD Orta Asya’dan çekilirken, tıpkı İngilizlerin bir zamanlar yaptığı gibi geride kolayca yönetmeyi planladığı birçok sorun bırakıyor. Avucunda tuttuğu seçeneklerle, Yeşil Kapitalist projelerini uygularken istediği gibi oynayabilir. Üstelik en büyük rakibi Çin’in burnunun dibinde…


[1] SOVYET ASKERİ MÜDAHALESİNDEN ÖNCE SOVYETLER BİRLİĞİ-AFGANİSTAN
İLİŞKİLERİ (1919-1979) – Ulaş Töre SİVRİOĞLU

[2] Yüzyıldan Günümüze Kadar Afganistan’ın Jeostratejik Önemi – Hüseyin ŞEYHANLIOĞLU

[3] Afganistan hakkında geniş bilgi edinmek için, bizim de yararlandığımız şu makaleye bakılabilir: https://www.teorivepolitika.net/index.php/yazarlar/item/1078-afganistan-da-marksist-i-ktidar-deneyimi

[4] Afganistan Bağımsız İnsan Hakları Komisyonu’nun bu konudaki raporlara şuradan erişilebilir: https://www.refworld.org/cgi-bin/texis/vtx/rwmain?page=search&skip=0&query=bacha%20bazi&coi=AFG

[5] https://newleftreview.org/sidecar/posts/debacle-in-afghanistan

[6] https://yenidunya.org/basindan/18698/cevad-sultani-afgan-cihadi-bir-arap-amerikan-projesiydi

[7] https://www.gazeteduvar.com.tr/cihatcinin-dusu-hts-taliban-pakistan-turkiye-ekseni-makale-1532646

Son Eklenenler