Salı, Temmuz 5, 2022

Türkiye’nin Euro 2020 yolculuğu – Kelebek ömrü gibi turnuva

Euro 2020’de grup aşamalarının yavaş yavaş sonuna geliniyor. Fransa, Belçika, Hollanda ve İtalya oynadıkları güzel futbolla beğenilirken daha mütevazı kadrolarıyla organize takımlar görüntüsü veren Çekya ve Makedonya da izleyenlerin sempatisini kazandı. Turnuvanın başında beklediğimiz üzere dengeli kadrolara sahip pek çok takım futbol severlere keyifli bir turnuva yaşatıyor.

İçinde Türkiye’nin de bulunduğu A grubunda ise maçlar tamamlandı. İtalya ve Galler gruptan çıkan takımlar olurken, oynadığı 3 maçta kalesinde 8 gol görüp 1 gol atabilen ve puan alamayan Türkiye sonuncu oldu. Korkacak bir şey yok vatandan, milletten eksilen bir şey olmadı. Altı üstü bir oyun oynandı ve Türkiye kaybeden taraftaydı. Maçı yayınlayan TRT spikerlerinin bahsettiklerinin aksine takımın vatan savunurmuş gibi falan değil, keyifle spor yapmak için oynaması yeterliydi. Başarısız olunduğu çok açık ama kahrolmaya gerek yok. Ülkemizdeki spor kültürü ve futbol iklimi adına dersler çıkartıp devam etmek gerekiyor, hepsi bu.

Biraz kamuoyuna kulak kabarttığımızda büyük beklentilerle ekranların başına geçen pek çok futbolseverin büyük bir hayal kırıklığı yaşadığını görüyoruz. Spor kamuoyunda eleştiriler özellikle teknik direktör Şenol Güneş üzerinde yoğunlaştı. Öyle bir hava oluştu ki sanki harika bir futbol ülkesinde aniden milli takımın başına atanan bir hoca takımın bütün oyununu bozdu ve katıldığı Avrupa Şampiyonası’nda bu sonuçlara sebep oldu.

Son söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Şenol Güneş’i ya da bazı oyuncuları suçlamak, futbolun tepesindeki oligarşiyi aklamaya yarar. Evet, Şenol Güneş bir antrenör performansı olarak vasat bir sınav vermiştir. Evet, pek çok hatalı karar bunda etkili olmuştur ama Türkiye futbolunun yapısal sorunlarını da teknik kadronun ya da oyuncuların üstüne yıkarak çözüm aranamaz.

Plansızlığı en iyi özetleyen ise şuydu: Gruptaki son maçın 62.dakikasında hiç varlık gösteremediği performansının ardından oyundan alınmak üzereyken İrfan Can Kahveci şansının da yardımıyla güzel bir gol attı. Hemen golün ardından kenarda oyuncu değişikliği tabelası kalktı ve İrfan’ın numarası yandı. Sonra nedenini hiç anlamadığımız şekilde tabeladaki numara değiştirildi ve İrfan oyunda kaldı. Özetle anlık sonuçlar bu ülkenin futbol kültüründe o kadar önemli ki oyundan bağımsız olarak şans eseri atılan bir gol bile oyunda kalmak için yeterli oluyor.

Bir plana bağlı kalmadan, oyun kültürü ve alışkanlığı yaratmadan sahaya çıkıldığında; tek tek oyuncular ne kadar yetenekli olursa olsun iyi sonuç almak tamamen rastlantılara bağlı kalıyor. Geçen maç girdiği pozisyonları değerlendiremeyen rakibiniz bu maç daha iyi konsantre olup pozisyonları gole çevirirse sahadan siliniyorsunuz. Milli takımın açık sorunu da buydu. Uygulamaya çalışılan bir plan olmadığı için oyuncular sahada öylesine dolaşıyor gibiydi. Aslında bu sadece futbolun değil ülkedeki tüm kurumsal yapıların da sorunu. Doğru ilkelere dayanan bir yapılanma ve planlama yok.

2020 Avrupa Şampiyonası da uzun zamandır hazırlanıldığı söylenen bir turnuva. Nitekim, öncesinde basında yaratılan ‘müthiş geçen kamp dönemi’ söylemi de bu yöndeydi. Başta yönetenler olmak üzere yapılan hamaset dolu açıklamalar da bu atmosferi besledi. Ancak günün sonunda hiçbir hazırlığın doğru yapılmadığı belli oldu. Türkiye milli takımı diğer tüm takımlardan bir hafta erken toplandı. Bu amaçla lig bir hafta erken bitirildi ve zaten sıkışık fikstür daha da sıkıştırıldı. Milli takım en uzun kamp yapan takım oldu. Buna rağmen bireysel anlamda oyuncular ne fiziksel ne de zihinsel olarak hazırdı. Diğer yandan teknik ekibin de hazırlanmadığı görüldü. Taktiksel olarak hiçbir hazırlık yapılmadığı takımın oyunun hiçbir evresinde ve sahanın hiçbir bölgesinde önceden hazırlanılmış bir planı olmamasından belliydi. Nitekim, sahada oyun içerisindeki gelişmelere hızla tepki veremeyen bir takım ve teknik ekip vardı. Futbol fena halde hayata benzeyen bir takım oyunudur. Bireysel potansiyelinizin hiçbir önemi yok. Takım olarak birlikte hareket etmediğiniz sürece kazanamazsınız.

Elbette herkesin ülkesinin tüm turnuvalara katılmasını, hepsinde final oynamasını, kazanmasını istemesi anlaşılabilir. Peki ama Türkiye bunu gerçekten hak ediyor mu? Hakem tartışmaları ve kısır sataşmalardan öteye gidemeyen, kalitesiz futbolu kural haline getirmiş bir ligde, senelerdir oyuncu yetiştirmeyen alt yapı sistemiyle bir futbol düzeni kurulmuş. Şans eseri ve bireysel çabalarla yurt dışına gidip kariyerini kurtarmaya çalışan bir grup genç futbolcunun bir araya gelmesi haricinde ortaya kurumsal bir yapı koymayan, ne saha içinde oyun olarak ne de saha dışında ekonomik olarak ‘sürdürülebilir’ olmayan bu futbol ikliminin ülkesi hayal edilen başarıları yakalamayı gerçekten hak ediyor mu? Bu düzende başarısızlık kural başarı ise istisna hatta mucizedir. Dolayısıyla mevcut başarısızlığın yalnızca teknik direktör veya birkaç oyuncuya yüklenmesi de haksızlıktır.

Türkiye futbolunun en başta müdahil olan siyasetçilerden başlayarak topyekûn bir ‘feda’ sürecini başlatması gerekiyor. Federasyonun, liglerin ve kulüplerin idari yapıları, alt yapı tesis ve eğitim sistemleri, antrenör/eğitmen yetiştirme stratejileri, sporcular için planlanan akademik ve sportif gelecek ve hatta izleyicilerin spora bakışları bilimsel, adil ve katılımcı ilkelerle sıfırdan ele alınmadan Türkiye’nin hayali kurulan spor/futbol ülkesi olması mümkün değil. Spor kamuoyunun kendini daha fazla kandırmadan bu konular üzerine çalışmaya ve dönüştürmeye başlaması gerekiyor. İşte o zaman turnuvanın en genç takımından gelecek için daha umutlu bahsedebiliriz. Bizlere düşen de kafamızı bu yönde çalıştırmak çünkü tartışmaya her alandan katkı verilmesine çok ihtiyaç var.

Bitirirken yaşanan tatsız bir olaya da değinmek gerek. Güzel futboluyla ümit vadeden Danimarka’nın 10 numarası Christian Eriksen‘in başına gelenler. Maç esnasında kalp krizi geçirdiği sonradan anlaşılan oyuncu ilk yarının son dakikalarına doğru aniden yere yığıldı. İlk müdahalesi saha içinde yapılırken takım arkadaşlarının hassasiyetle çevresinde oluşturduğu çember korku dolu anlarda etkileyici bir dayanışma göstergesiydi. Bu üzücü olay sporcu sağlığı sorununu bir kez daha gündeme getirdi. Sıkışık takvimlerde üst üste antrenmanlar, lig, kupa, Avrupa kupaları, milli takım maçları derken adeta bir robot gibi hiç durmadan sahaya sürülen oyunun asıl paydaşları olan oyuncuların sağlığını kimse düşünmüyor. Bu olay rastlantı olarak görülerek üstü kapatılmamalı, sebep olabilecek tüm faktörler ayrıntılı şekilde değerlendirilerek dersler çıkartılmalı. Neyse ki ucuz atlatıldı, sporcunun sağlık durumunun iyi olduğuna ilişkin haberler gelmeye başladı. Daha birkaç ay önce Avrupa Süper Ligi tartışmaları çıktığında ‘paradan önemli şeyler’ olduğunu söyleyen UEFA‘nın, Eriksen’in hastaneye kaldırılması ile tatil edilen Danimarka – Finlandiya  maçının hemen aynı gün oynanması yönünde takımları zorlayan tavrı ise onların ‘paradan önemli’ dediği şeyin insan hayatı olmadığının göstergesiydi. Ne demişler ‘show must go on’(gösteri devam etmeli). UEFA da bu yönde davrandı.

Son Eklenenler