Cuma, Aralık 3, 2021

Tas değişiyor bizimki aynı hamam

İsmi süper olsa da kendisi pek de süper olmayan ligimizin 10. Haftasına kadar geldik. Bu sezon ne mi değişti? Açıkçası değişen hiçbir şey yok. Bizim için aynı tas aynı hamam…

Yıllardır futbol sohbetlerinde sorduğum bir soru vardır. Futbolun beş öğesini kötüden iyiye doğru sıralasanız Türkiye’de bu nasıl olurdu? 

  1. 1- Yöneticiler 2- Hakemler 3- Teknik Direktörler 4- Taraftarlar 5- Futbolcular

Farklı futbol takipçilerinden pek çok görüş dinledim fakat en kötü iki sıranın değiştiğine neredeyse hiç şahit olmadım. Hakemler ve yöneticiler büyük çoğunluğa göre ilk iki sırada yer alıyor. 

Kelli felli iş insanlarının çıkıp da kronikleşmiş sorunlardan bahsettiklerine bakmayın. Bunların öncelikli sorumluları yöneticilerdir. İddia ettikleri gibi takımları sürekli olarak hem en güçlü hem de en mağdur olamaz! Böyle bir iddia her şeyden önce düz mantıkla çelişiyor. Ülkedeki futbol takımlarının neredeyse tamamını, medya ilgisi, siyasi ilişkiler kurabilme fırsatları, transferlerden yağmaladıkları rant ve kişisel çıkarları uğruna finansal bir bataklığa çevirdiler. Buruda alınan her başarısız sonucun ardından, siyasette sıklıkla görmeye alıştığımız ‘dış güçler’ edebiyatının arkasına sığınanlar da yine aynı yöneticiler. Geçtiğimiz hafta yine bunun çarpıcı örneklerinden birini yaşadık. Trabzonspor – Fenerbahçe maçında takımı istediği sonucu alamayınca konuyu birkaç tartışmalı hakem kararına bağlayan başkan Ali Koç zehir zemberek açıklamalarla Türkiye futbolunun kronikleşmiş sorunlarına savaş açtığını ilan etti. Aynı gece taraftarları havalimanına davet ederek camiadan destek istedi. Kronikleşmiş sorunların sonunda hedefe konması çok olumlu bir gelişme. Tek problem bu çıkışı daha önce 6 sene yönetim kurulu üyesi son 3 senedir de başkan olarak Fenerbahçe camiasının başında bulunan ve aynı zamanda Türkiye’nin en varlıklı ailesinin, yani bu düzenin kurucularından birinin yapıyor olması. Açıkçası bu çıkışlar aklı başında insanlara komik ve riyakârca geliyor. 

Benzeri bir durum hakem camiası ve Merkez Hakem Kurulu için de geçerli.  MHK başkanlığına, temcit pilavı gibi önümüze sunulan eski hakemlerin, biri geliyor biri gidiyor. Bu hafta yine MHK başkanı istifa etti yerine kim bilir hangi eski yüzü getirecekler. Son on yılda tam dokuz kere MHK başkanı değişti. Altı farklı eski hakem kendi aralarında gide gele bu görevi üstleniyorlar. Elbette ki değişen hiçbir şey olmuyor. Zaten bu şekilde bir şeylerin değişmesi de mümkün değil. Hakem en başta oyun için bir kolaylaştırıcı unsur olarak görmeliyiz. Hakemlik neredeyse futbolcular kadar yoğun bir fiziksel performansla icra edilen bir iş. Yüksek nabızda, saniyelik olayların değerlendirilmesi ve kararlar verilmesini gerektiriyor. Bir futbolcunun yaptığı pas hatası için ya da isabetsiz bir şutu nedeniyle mesleğini bırakması ne kadar saçmaysa, bir hakemin de hatalı bir kararı nedeniyle mesleğinden edilmesi o kadar saçma. Futbol değişik odakların, çeşitli gerekçelerle bize dayattığı gibi bir ölüm kalım meselesi değil; bu bir oyun. Hakem hataları da istesek de istemesek de bu oyunun doğal bir parçası. Bizde ise hakemler, isimlerinin maçları yönetmek için açıklandığı andan itibaren öyle bir baskı altına alınıyor ki sağlıklı düşünerek sahaya çıkmaları imkânsızlaşıyor. Hal böyle olunca sahada performans sergilemeye çalışan hakem ister istemez sahaya bir ön yargı ile çıkıyor. Kararlarında bir şeyler kanıtlamaya ya da bir yanlış kararını bir diğer yanlış karar ile telafi etmeye çalışıyor. Belli ki ne sportif performansları ne de eğitimleri yeterince denetlenmiyor ve geliştirilmesi için gerekli çalışmalar da yapılmıyor. Zira öyle hatalı ve çelişkili kararlar veriyorlar ki objektif kriterler ile onları bu yaratılan suni baskıya karşı korumak da çok zor. Bir de yine Türkiye futbolunun karanlığı içerisinde inatla keyfi şekilde uygulanan VAR protokolü meselesi var. Bazı maçlarda, hakemin verdiği bazı kararların, Riva’daki VAR merkezinden orta hakemin kulağına fısıldanan ayrıntılar sayesinde verildiği açıkça anlaşılıyor. Oysa FIFA’nın uluslararası VAR protokolü hangi konularda VAR’ın devreye girebileceğini ayrıntılı şekilde düzenliyor. Birileri kendilerince hakemleri korumak amacıyla, bazı pozisyonlarda hakemlere kurallara aykırı biçimde dışarıdan ‘yardım ediyor’. Eğer böyle yapılacaksa, maçı Video Hakemin yönetmesi çok daha mantıklı. Senelerdir pek çok farklı kulüp tarafından farklı maçların sonunda dile getirilse de VAR kayıtlarının açıklanması talebi her nedense bir türlü karşılık bulmuyor. Bence sorunun çözümünde ısrarla üzerinde durulması gereken en önemli talep bu kayıtların her maç sonu kamuoyu ile paylaşılması olmalı. Zira ben ortada planlı bir komplodan ziyade beceriksizlikler bütünü olduğuna inananlardanım. Bu talep beceriksizlikle yüzleşme ve şeffaflık anlamında bizi bir adım öne taşıyacaktır. Nitekim sorunun asıl çözümü tüm yapının demokratik ve bütün kulüplerin ekonomik açıdan şeffaf olmasıyla mümkün. Hatta öyle olduğunda bile hatalar yapılacaktır ve ancak görmezden gelinerek, kendi haline bırakılarak belki bir dengeye ulaşması beklenebilir.

Diyeceğim o ki 10 haftadır yine Türkiye liginin kalitesiz futbolunu kısır tartışmaların sosuna bulanmış biçimde izlemeye devam ediyoruz. Buradan bakınca bir şeyler değişecekmiş gibi de gözükmüyor. Oysa dünyanın geri kalanında futbol üzerine düşünmeye değecek bir dönüşüm sürecinden geçiyor. Bir kısmı Avrupa Süper Ligi tartışmalarının temellerini de oluşturan bir değişim dalgası, oyuna doğru yaklaşıyor. 

Dönüşümün saha içerisinde ilk örneklerini teknik direktörlerin oyun üzerindeki etkisindeki muazzam artış olarak görmeye başladık. Artık oyunun içerisinde her bir pozisyonun ve topa sahip olunan her bir saniyenin değeri çok daha fazla. Basit bir taç atışı bile üzerinde derin analizler yapılan ve hücum setleri yazılan bir nümayişe dönüşüyor. Teknik direktörler sahanın her bölgesine, oyunun her anına ilişkin ayrıntılı planlar hazırlıyorlar. Bu anlamda futbol giderek Amerikan futboluna ya da basketbola benziyor. Pandeminin sebep olduğu sıkışık takvimde, oyuncuları sakatlıktan korumak amacıyla maç içerisinde oyuncu değişikliği yapma hakkının 3’ten 5’e yükseltilmesi kuralı bazı liglerde kalıcı hale geldi. Antrenörlere oyun sırasında mola alma hakkı verilmesi sıkça tartışılırken sıcak havalarda oynanan maçlarda verilen su molaları teknik molalara dönüşüyor. Bu konuda ilginç bir çıkış da geçtiğimiz günlerde Almanya’dan geldi. Bayern Munih’in 34 yaşındaki teknik direktörü Julian Nagelsmann yaptığı açıklamada: ‘Amerikan futbolu, futboldan teknolojik olarak çok daha gelişmiş durumda. Örneğin oyun kurucuların koçlarını duymak için kulaklıkları var. Ve buna futbolda da kesinlikle ihtiyacımız var. Futbol artık geleneğin arkasına saklanmaktan vazgeçmeli’ dedi.   

Oyunun oynanış biçiminde yaşanan bu değişiklikler oyuncular açısından ise muazzam bir makineleşme anlamına geliyor. Futbolculardan beklenen atletik performans artık insanüstü sınırlara ulaştı. Her sezon daha fazla antrenman daha fazla maç yapmaları ve her seferinde daha kusursuz performanslar sergilemeleri bekleniyor. Oyuncular bu anlamda büyük bir baskı ile mücadele ediyorlar. Hem zihinsel beklentiler, antrenörlerinin talimatlarına uymaları ve planlanana sadık kalmaları hem de bunları fiziksel olarak da kusursuz biçimde sürdürmeleri isteniyor. Bu aynı zamanda bireysel yaratıcılığın azalması, Maradona benzeri oyuncular yerine sürekli olarak en risksiz pası veren makineleri izlememiz anlamına geliyor. Zira endüstrinin bugün geldiği noktada ortada dönen milyon dolarlar var. Her bir pozisyon çok önemli ve ‘serseri’ bir topçunun topla kafasına göre çalımlar atmaya çalışırken heba edemeyeceği kadar değerli. İşte bu yüzden Messi için türünün son örneklerinden biri deniyor. Bizim gibi o driplinglerden sanatsal bir tatmin hissi yaşayan futbol severler için ise oyun giderek daha sıkıcı bir hal almaya devam ediyor.

Elbette bu futbolun dönüşümünden bir rant beklentisi içerisinde olan FIFA, UEFA ya da Avrupa Süper Ligi gibi organizasyonlar için problem değil. Aksine onlar tartışmaya başka bir açıdan yaklaşarak maç sürelerinin kısaltıldığı ve kronometrenin durdurulduğu yeni bir oyun düzeni hayal ediyorlar. Bu şekilde futbolcular açısından beklenen atletik performans yakalanırken yeni nesil seyirciler açısından da izlemesi daha kolay, yoğunluğu daha yüksek ve ilginin daha yukarıda tutulduğu bir TV yayın öğesi yaratma hedefindeler. Bu amaçla son önerileri de Dünya Kupası’nın iki senede bir düzenlenmesi oldu. Bu da daha geniş kitlelere daha hızlı tüketilebilir futbol içeriği üretmek ve satmak haricinde bir amaç taşımayan kapitalist bir proje. Arkasında hangi yayıncı kuruluşların ya da bahis şirketlerinin olduğu ayrı bir yazıya bile konu olabilir.

Tüm bunlar aslında futbolu kazanma odaklı bir endüstri kültürünün ve oyunu tüketilecek / satılacak bir meta olarak görmenin kaçınılmaz sonuçları. Bizler ise ligimizin kısır tartışmalarının içine düşmeden bu dönüşümü tersine çevirecek yöntemler üzerine kafa yormalıyız.

Son Eklenenler