Cuma, Aralık 3, 2021

Sudan’ın “Kırmızı Pazartesi”si

Gabriel García Márquez, edebiyat klasikleri arasında yer alan romanı “Kırmızı Pazartesi”de, çocukluğunun geçtiği kasabada yaşanan ve herkesin işleneceğini bildiği ama kimsenin önlemeye çalışmadığı bir cinayeti anlatır. İşte 25 Ekim Pazartesi günü Sudan’da ordunun siyasete müdahalesi de buna benzer bir durumdur. 2019’da Ömer Beşir dönemi sona erdiğinden beri elini ülke yönetiminden çekmeyen ve sivillerle koalisyona kerhen razı olan askerlerin her an bu gidişatı değiştirmesi bekleniyor ama yalnızca zamanı bilinmiyordu. Nitekim müdahaleden iki gün önce Hartum’a gelen ABD’nin Afrika Boynuzu Özel Temsilcisi Jeffrey Feltman yönetimdeki birçok kişiyle görüşmüş ve -kendi iddiasına göre- General Abdulfettah El-Burhan’ı geçiş programına saygı göstermesi için uyarmış ama ülkeden ayrılır ayrılmaz tersi olmuştur. Ordu baştan beri siyasetteki belirleyici konumunu sürdürdüğü için olayı “darbe” olarak tanımlamak doğru olmaz. Bu ancak Sudan’da geleneğe dönüşmüş bir siyaset anlayışı çerçevesinde, muhaliflerin kolay yoldan güç biriktirmek için iktidarla uzlaşma denemeleri yaparken ödedikleri küçük bir bedel olarak ifade edilebilir. Asıl büyük bedeli ise her zamanki gibi bugün de militarist düzene karşı sokakları dolduran ezilenler ödüyor.

Olay bizi şu nedenlerle ilgilendiriyor: 1) Başka toplumları izlemek yalnızca dünyayı değil, karşılaştırma olanağı verdiği için kendi toplumumuzu anlamayı da kolaylaştırıyor. 2) Sudan, ülkemiz egemenlerinin siyasi ve ticari çıkar peşinde gerici yapılarla ilişki kurup güç biriktirdiği yerlerden biridir. 3) Bu ülkede yaşananlar, bugünlerde bizde de moda olan ve acı çekmeden “demokratik bir toplum inşa etme” hayallerinin içinin ne kadar boş olduğunu gösteren derslerle doludur. Kısacası ülke ve toplum farklı ama öykü aynıdır.

Sudan

İngiltere ve Mısır’ın ortaklaşa sömürgeleştirdiği Sudan, emperyalizmin 2. Paylaşım savaşı sonrası eski sömürgeci yöntemleri terk etmesi doğrultusunda nispeten yumuşak bir geçişle, 1956’da bağımsızlığını kazandı. Bugüne dek 17 askeri darbe[1] yaşanan ülkede iç çatışmalar hiç eksik olmadı. Nitekim 1983-2005 iç savaşı sonucu ülke bölündü ve 2011 referandumuyla Güney Sudan kuruldu. Başlangıçtaki ülkenin kuzey bölümü olan bugünkü Sudan’ın nüfusu 44 milyon, genişliği 1 milyon 886 bin km2’dir. Kuzey ve doğusunda Sünni Arap, diğer bölgelerde çeşitli kabilelerden Animist ve Hristiyan Afrikalılar çoğunluktadır. Sömürgecilik döneminin mirası sınırlar kabileleri bölerek iç çatışmaları sıcak tutmak amacıyla çizildiği için, birçok Afrika ülkesi gibi Sudan’da da etnik sorunların sonu gelmez. Toplumda okuma yazma oranı yüksek, kadınları diğer Arap ülkelerine göre nispeten özgürdür. Zaten böyle olduğu kadın ve aydınların eylemlerin ön saflarında yer almasından da anlaşılır. Başkent Hartum, Mavi ve Beyaz Nil’in buluşarak Nil Nehrini oluşturduğu yerde kurulmuştur. Sulak alanlar ve ülkenin güneyi tarıma elverişlidir. Buna zengin petrol ve maden yatakları da eklendiğinde Sudan’ın neden emperyalizmin ağzını sulandırdığı anlaşılır.

Ömer el Beşir’in iktidara gelişi

Beşir; 1986 seçimi sonrası Sadık el Mehdi’nin başbakanlığında kurulan koalisyon hükümetine karşı, 1989’da yapılan bir darbeyle iktidar oldu. Sudan siyasetini anlamaya yardımı olacağı için olay üstünde kısaca duralım.

Koalisyonda Sadık’ın ılımlı İslamcı Ümmet Partisi, aynı zamanda Sadık’ın kayınbiraderi olan Turabi’nin Müslüman Kardeşler eğilimli İslami Cephesi ve aralarında iç savaşın sürdüğü güneyden gelenlerin de olduğu küçük partiler yer alıyordu. Sadık, 1985’te darbeyle devrilen Numeyri sonrası seçimde başbakan olmuştu. Dış borçlar ödenemez hale geldiği için, Sadık Dünya Bankası ve IMF ile kredi karşılığı neoliberal bir program uygulamaya başladı. Ancak İngiliz sömürgeciliğinden bu yana güçlü bir sendikal mücadele geleneği olan Sudan’da halk bu politikalara karşı sokaklara döküldü ve Sadık programdan vazgeçti. Bu sırada ülkede Numeyri döneminden kalma şeriat uygulamasının devam edip etmeyeceği tartışmaları da sert biçimde sürüyordu. Bu karışıklıkta Turabi’nin de desteklediği bir darbeyle Sadık devrildi. Ordunun üst kademeleri laiklikten yanaydı ve Turabi İslamcı olduğu için anlaşamıyorlardı. Turabi daha alt rütbede olan Beşir’le anlaşarak, darbe içinde bir darbeyle amacına ulaştı. Yeni yönetimde Beşir devlet başkanı, Turabi meclis başkanı oldular.

6 kasım 2009 Türkiye ziyareti AB nota verdi

Beşir, 30 yıllık diktatörlüğü süresince iktidarda kalmasını sağlayacak her olanağı kullandı ve düşmanlarıyla dost, dostlarıyla düşman olmaktan hiç çekinmedi. İlk yıllarda Turabi’nin girişimiyle Arap ülkelerinden gelenlerin vizesiz Sudan’a girmesine izin verildi ve ülke giderek radikal İslamcı çevrelerin çekim merkezine dönüştü. Bu doğrultuda 1991’de Hartum’da ilk “Arap İslam Halk Kongresi” düzenlendi.(Sonraki yıllarda da tekrarlanan bu kongrelere hemen tüm radikal İslamcı grupların temsilcileri katılıyordu.) Aynı yıl Suudi yönetimiyle arası açılan Usame Bin Ladin ülkeden ayrılarak Sudan’a yerleşti ve 1996’da ABD baskısıyla çıkartılana kadar burada kaldı. O günlerde Müslümanlığı benimsemiş olan Çakal Carlos (Salim Muhammed), 1994’te Fransa’ya teslim edilene kadar 1 yıl boyunca Sudan’da saklandı. Fas, Libya, Mısır gibi komşulardan gelen muhaliflere bazen kucak açıldı, bazen iktidardaki hasımlarına teslim edildiler. Tüm bu gelgitler sürecinde Turabi ve Beşir’in gerilimli birlikteliği, 1995’te Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’e Adis Ababa’da suikast düzenlenmesinden sonra bozuldu. Turabi suikastçıları destekleyici açıklamalar yapmış ve Sudan bu olay nedeniyle Arap dünyasından dışlanmıştı. Dünya Bankası ve IMF, ABD’nin Sudan’ı 1993’te “terörü destekleyen ülkeler” listesine almasından beri zaten kredileri kestiği için Beşir sıkıntılıydı. BM, suikast soruşturmasında işbirliğine girilmediği için uluslararası yaptırım uyguluyordu. Buna 1 yıl sora ABD’nin ekonomik yaptırımları da eklendi.  Beşir çareyi petrol gelirlerini arttırmak için Güney Sudan’a karşı acımasız bir savaş sürdürmekte ve her türlü muhalif eylemi şiddetle bastırmakta arıyordu. Turabi meclis aracılığıyla Beşir’in yetkilerini kısıtlayarak dizginleri ele geçirmeye kalkışınca, Beşir 1999’da meclisi feshederek Turabi’yi siyaset dışına itti ve ardından tutuklattı. Her seferinde son kez aday olduğunu açıkladığı göstermelik seçimlerle devrilene kadar devlet başkanı sıfatını sürdürdü.

Beşir’in devrilişine giden yol

İsyan Atbara’da iktidar partisinin binasının yakılmasıyla başladı

Sudan’ın güneyinde zengin petrol yatakları olduğu 1970’lerden beri biliniyor ama kabile çatışmaları ve ülke genelindeki karışıklıklar nedeniyle işletilemiyordu. Merkezi yönetimle güneydeki kabileler arasında 1955’ten beri süren iç savaş nihayet 1972’de barış anlaşması imzalanmasıyla sona erdi. Amerikan petrol şirketi Chevron, 1974’te bölgede arama izni aldı ve 1978’de zengin petrol kaynakları olduğunu keşfetti.[2] Ancak petrolün taşınması için gerekli altyapı olmadığından, şirket sondaj yapmakla yetindi ve ruhsat alanını genişleterek 1983’te yeni petrol yatakları buldu. Aynı yıl SPLA (Sudan People’s Liberation Army-Sudan Halk Kurtuluş Ordusu) kurulmasıyla iç savaş yeniden başladı. Ve SPLA’nın 1984’te şantiyeye saldırarak üç şirket çalışanını öldürmesi üzerine Chevron bölgedeki çalışmalarını durdurdu. Elindeki petrol arama haklarını 1992’de bir Sudan inşaat şirketine sattı. Ardından bu imtiyazların başka uluslararası şirketlere satılmasıyla, Beşir döneminde petrol yataklarının işletilmesinin önü açılmış oldu. Bu gelişme, Sudan tarihinde önemli bir dönüm noktası oluşturdu. Önce kuzey ve güney arasında gelirin paylaşımı amacıyla çatışmalar yaşandı, ardından uzlaşma yolları arandı ve petrolün Sudan’ın Kızıldeniz kıyısındaki limanı Port Said’den satılması için anlaşmaya varılarak bir boru hattı döşendi. Çin, petrol haklarının birçok kez el değiştirmesi sürecinde sahaların büyük bölümünü satın aldı ve 1999’da Sudan’ın günlük gereksinimini karşılayabileceği bir petrol rafinerisi inşa etti. Ülke ekonomisinin canlanması nedeniyle dışarıdan sermaye girişi arttı, diplomatik ilişkiler gelişti. ABD 2000 yılında uzun süredir kapalı olan elçiliğini açtı.

Ancak toplumun çoğunluğunu oluşturan yoksullar bu gelişmelerden yararlanamadılar. “Özelleştirme” programı sonucu kamu kaynakları iktidara yakın çevreler tarafından yağmalanıyor, eğitim ve sağlık başta olmak üzere kâr amacı güdüldüğü için kamu hizmetleri yoksullara ulaşmıyordu. Ülkenin batısındaki Darfur bölgesindeki Afrika kökenli birçok kabile bu gerekçeyle Beşir yönetimine karşı savaşmaya başladılar. Çatışmalardan etkilenen 3 milyona yakın kişi evlerini terk etti ve yaklaşık 300 bin kişi Cancavit çetelerince katledildi. Uluslararası Ceza Mahkemesi Darfur’da işlenen savaş ve insanlık suçları nedeniyle Beşir hakkında 2009’da yakalanarak tutuklanması için arama kararı çıkarttı. Petrol fiyatlarındaki düşüş ve 2011’de ayrılan Güney Sudan’daki kabileler arası iktidar savaşları sonucu azalan petrol üretimi gibi nedenlerden ülkenin ekonomik durumu kötüye gidiyor ve bedelini yoksullar ödüyordu. Beşir Cancavit çetelerini, protesto gösterilerine karşı da kullanıyordu. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudiler ekonomik yardımlarla Beşir’i ayakta tutuyor ve karşılık olarak Yemen’de Husilerle savaşa destek vermesini istiyorlardı. Beşir’i bu koşullarda yıkıma götüren isyan dalgasını öğrenciler başlattılar.

Öğrencilerin isyanı nasıl büyüdü?

19 Aralık 2018’de, Hartum’un kuzeyindeki Atbara kentinde bir grup Endüstri Okulu öğrencisi ekmek fiyatlarının aşırı artması yüzünden en ucuz ve başlıca gıdaları olan “ta’miye” (çeşitli yiyecekler katılarak yapılan bir tür dürüm) alamaz hale geldikleri gerekçesiyle sokağa çıkıp durumu protesto etmeye başladılar. Eylem kısa sürede kendiliğinden büyüdü ve Beşir’in “Ulusal Kongre Partisi”nin binasını yakmaya kadar vardı. Öğrenciler daha sonra bir treni ele geçirerek Hartum’a doğru ilerlediler. Böylece isyan bütün ülkeye hızla yayıldı.[3]

Öğrencilerin Atbara Hartum trenini işgali

Dindarlardan komünistlere kadar Beşir yanlıları dışında herkes katılsa da isyan belli bir siyasi önderlikten yoksun gelişiyordu. Bu süreçte avukat, doktor, veteriner, mühendis vb. meslek odalarından gelenlerin oluşturduğu SPA (Sudanese Professionals Association – Sudan Profesyoneller Birliği) isyana öncülük etmeye başladı. SPA 25 Aralık’ta parlamento önünde demokratik talepler içeren bir gösteri yapmayı planlarken halkın daha radikal tutum alması sonucu gösteriler başkanlık sarayı önüne taşındı ve Beşir karşıtı bir niteliğe büründü. Artık durumun düzeltilmesi değil, Beşir rejimine ait ne varsa yıkılması talep ediliyordu. Bu çerçevede SPA öncülüğünde 1 Ocak 2019’da bir “Özgürlük ve Değişim Bildirisi” hazırlanarak 100 kadar kurum tarafından imzalandı ve aynı adla bir çatı örgütü oluşturuldu. İktidar partisi dışındaki tüm partiler protestolara katılmasına rağmen halk hiçbirine güvenmiyor, bu yüzden nispeten siyaset dışı görünen SPA’yı izliyordu. Nedeni, komünistler dışında bütün partilerin değişik zamanlarda iktidara ortak olması ve yaşanan toplumsal sorunlardan sorumlu görülmeleri olabilir. Sudan Komünist Partisi’nin benzer ülkelere göre daha etkili bir konumda olması da bunu doğrular niteliktedir.

Ordu önceleri Beşir’in yanında yer aldı ve isyanı zorla bastırmaya çalıştı. Ancak oturma eylemleri ve barışçı protestoların Genel Komutanlık binası önüne de taşınması üzerine geri adım atmak zorunda kaldı ve 11 Nisan 2019’da Beşir’i iktidardan indirerek en kısa sürede seçime gitmek üzere yönetime el koyduğunu açıkladı. Ancak gösteriler sona ermedi ve 12 Mayıs 2019 günü (aynı zamanda Ramazan Ayının 8’iydi)  Hartum’daki Genel Komutanlık önünde devrimin sürmesi için eylem yapanlara ateş açılarak 2 kişinin katledilmesi yeni bir dönüm noktası oldu. SPA’nın çağrısıyla ülke çapında grev ve barışçı eylemler düzenlendi. 28-29 Mayıs’ta yapılan grevler, hayatı durduracak denli etkili oldu. Tutuklamalara, işkencelere ve birçok katliama rağmen isyan sürdü. 3 Haziran’daki protesto gösterileri sırasında açılan ateş sonucu 100 kişi yaşamını yitirdi. Bu süreçte Afrika Birliği, BM, birçok devlet devreye girerek taraflara müzakere çağrıları yapmaya başladılar. Nihayet 17 Ağustos 2019’da geçiş dönemi üzerinde uzlaşmaya varılarak, bir “Anayasal Bildiri” metni kabul edildi.[4]

Buna göre 11 kişilik bir “Egemenlik Konseyi” ve ayrıca konseyin belirlediği sivil bir başbakanın yönetiminde 20 kişilik bakanlar kurulu oluşturulacaktı. 39 aylık süreçte devlet kurumları yeniden yapılandırılarak seçime gidilecekti. Sürecin ilk 21 ayında konseye askerler,  geri kalan 18 ayda siviller başkanlık yapacaktı. Dolayısıyla önümüzdeki 17 Kasım’da konseyin yönetiminin sivillere geçmesi gerekiyordu. Kararlar arasında Beşir dönemine tümüyle son verilmesinin yanı sıra Beşir’den sonraki katliamların sorumlularının da soruşturulması yer alıyordu. Konsey başkanı Burhan, başbakan Abdullah Hamduk oldu. Ancak göstermelik işler dışında alınan kararlar uygulanmadı. Dolayısıyla konsey başkanlığının devri öncesinde sivillerin tasfiyesi beklenmedik bir durum değildi.

Kabine’de milli savunma ve içişleri gibi önemli bakanlıklar askerlerdeydi. Ordu buna rağmen sivil ortaklarının sınırlı yetkilerini zayıflatmak için sürekli çaba gösterdi. Bu doğrultuda, başbakanlık binası önünde yönetimin tümüyle askerlere bırakılması için gösteri yapanları el altından destekledi. Sayıları demokrasi yanlıları kadar olmasa da sokaklarda sık sık orduyu göreve çağıran gösteriler de yapılıyordu. Bunlardan biri de ülkenin doğusunda yaşayan ve ordu yanlısı tutum alan Beja kabilelerinin bir aydan uzun süredir Port Said limanına giden yolları kapatmalarıdır. Bu nedenle ülkeden petrol ihraç edilemediği gibi, temel ihtiyaç maddeleri de limanda bekletiliyor ve ekonomik sorunlar katlanarak artıyor, dolayısıyla eylemler sivillerin ülkeyi yönetemediği izlenimi yaratarak askeri bir yönetim oluşturulmasına hizmet ediyordu. Bu arada petrolün en önemli müşterisinin Çin olduğu da unutulmamalı.

Beşir’in devrilmesi sonrası isyancıların bir bölümü devrimin sürmesinden yana tavır alırken SPA’nın uzlaşmacı tutumunun da etkisiyle orduyla işbirliği içinde hareket edilmesi eğilimi ağırlık kazandı. Komünist Parti başlangıçta “Özgürlük ve Değişim Bildirisi”ni destekledi ve bu güçlerin bir bileşeni olarak çalıştı. Ancak Beşir döneminden kalma güçlerle görüşmeler yapılıp uzlaşma aranması üzerine 8 Kasım 2020’de topluluktan ayrıldı ve geçiş hükümetine karşı muhalif tutum takındı.[5] O zamandan sonra ilk kez, şu anki devrik Başbakan Hamduk’un çağrısı üzerine, geçtiğimiz 12 Ağustos’ta bir heyetle görüşme yaptı ve devrimin sürdürülmesi amacıyla bazı taleplerde bulundu. Partinin duruma ilişkin endişelerinde haksız olmadığı, ordunun başbakanı görevden almasıyla da doğrulanmış görünüyor.

Sonuç

Konseyin maddi ve manevi açıdan en büyük destekçileri, Suudiler ve BAE’dir. Müdahale nedeniyle ABD’nin bu yıl vermeyi taahhüt ettiği 700 milyon dolarlık yardımın ve IMF kredilerinin dondurulmasından kaynaklı maddî açıkları bu iki ülke karşılayacaktır. Yanı sıra, BAE ve Suudiler konseyle ABD adına da konuşacaklardır. Ama yeni yönetime destek vermenin de bir sınırı vardır. Sudan “demokrasiye geçme” vaadiyle tarihinin en büyük borç silme ve ertelemesini geçtiğimiz günlerde alarak, 50 milyar dolarlık bir yükten kurtulmuştur. Eğer vaatlerini tutmazsa, bu borç yeniden sırtına yıkılacaktır.[6] Bu arada Rusya ve Çin BM Güvenlik Konseyi’nin Sudan bildirisinin dilini yumuşatarak, Burhan yönetimini karşılarına almadıklarını göstermiş bulunuyorlar. [7] Çin, Sudan açısından yalnızca ekonomik değer ifade etmiyor, iç işlerine fazla müdahale etmeden Darfur sorunun çözümüne katkıda bulunmak gibi roller de oynuyor. Rusya ise 16 Kasım 2020’den beri Port Said’de bir deniz üssüne sahip.

Türkiye de olayı Çin ve Rusya gibi yumuşak bir tavırla karşıladı. Örneğin geçtiğimiz günlerde Tunus’ta hükümetin görevden alınışını “darbe” olarak nitelendirirken Sudan’daki gelişmelerden “endişe” duyduğunu belirtmekle yetindi. Bilindiği üzere Ömer Beşir hakkında uluslararası yakalama kararı olduğu halde birkaç kez Türkiye’ye ziyarette bulunmuştu ve iki ülke arasında Kızıldeniz’deki Sevakin Adası’nın Türkiye’ye tahsis edilmesi karara bağlanmıştı. Ancak Beşir’in devrilmesinden sonra ilişkilerin geleceği belirsiz görünüyordu. Önce 27 Mayıs 2021’de Sudan Egemenlik Konseyi Başkan Yardımcı Hamdan Dagalo’nun Türkiye’ye gelerek Fuat Oktay’la görüşmesi ve ardından Konsey Başkanı Burhan’ın 12 Ağustos’ta Ankara ziyaretinde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’la görüşerek 7 anlaşma imzalanması durumu değiştirdi. Buna göre Beşir döneminde yapılan anlaşmalar devam ediyor. Sudan, gelecekte miktarı arttırılmak üzere tarım amacıyla kullanması için Türkiye’ye 100 bin hektar arazi tahsis ediyor. Türk şirketlerinin Sudan’da 314 milyon dolarlık yatırımı var ve 2020 yılında toplam 480 milyon dolar ticaret yapmışlar, bunların arttırılması temenni ediliyor. Ayrıca Türkiye, Sudan ve Etiyopya arasında Nil’in kolu üzerinde yapılan “Rönesans Barajı”ndan kaynaklı sorunlara ilişkin arabuluculuk yapmaya hazırlanıyor.

Elbette bu ilişkiler bir anda ortaya çıkmıyor, uzun sürede altyapısı oluşturuluyor. Afrika hala sermaye yatırımları için kapitalizmin rekabetine açık bir yer. Dolayısıyla Türkiye gibi ülkelerin buraya mal ve sermaye ihraç fırsatı bulması mümkün oluyor. Sudan’a dönük bu girişimler Turgut Özal döneminde, 1996’da Hartum yakınlarında küçük bir hastane yapımıyla başladı. 2006’da Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlığı dönemindeki ziyaretiyle ilişkiler gelişti. Erdoğan’ın ikinci kez 2017’de Hartum’u ziyareti yeni yatırımların önünü açtı. Bu ilişkilerde kilit rol oynayan DEİK (Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu) 1985 ve TİKA (Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı) 1992’de kuruldular. Bazen iktidar propagandasının etkisiyle yeni bir durummuş gibi yorumlanan gelişmeler, gerçekte ülkedeki kapitalizmin 12 Eylül sonrası yaşadığı dönüşümün sonucudur. Türkiye Cumhuriyeti ve egemen sınıfları, küresel sermaye dolaşımı sürecinde üstlerine düşen rolü kapitalist hiyerarşi ve işbölümü çerçevesinde yerine getiriyor. Süreci, bu rolü en iyi oynayabileceklerin temsilcileri yönetiyor. Dolayısıyla bu doğrultuda geçmişte Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin tutuklama kararıyla aranan Ömer Beşir’i Ankara’da ağırlamak ne kadar geçerliyse, bugün ülkesindeki katliamların ve tecavüzlerin faili Cancavit çetelerini yönettiği bilinen Hamdan Dagalo’yu ağırlamak da aynı oranda geçerlidir. Ve ikincinin ilkine karşı darbe yapmış olması, kapitalizmin selametine katkıda bulunduğu sürece “demokrasi” açısından herhangi bir sakınca taşımaz.


[1] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-59057529

[2] https://www.hrw.org/reports/2003/sudan1103/10.htm

[3] https://longreads.tni.org/why-it-hasnt-fallen-yet-lessons-from-the-sudanese-revolution

[4] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/sudanda-gecis-donemini-baslatacak-anayasal-bildiri-anlasmasi-imzalandi/1558532

[5] https://www.yasanacakdunya.org/gecis-hukumetinden-cekilen-sudan-komunist-partisinden-hamduk-hukumetine-ultimatom-dusururuz/

[6] https://turkish.aawsat.com/home/article/3056911/sudan-hipc-giri%C5%9Fimi-tarihindeki-en-y%C3%BCksek-bor%C3%A7-indirimini-ald%C4%B1

[7] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/bmgkde-sudandaki-darbe-girisimine-kinama-rusya-ve-cinin-itirazina-takildi/2405896

Son Eklenenler