Salı, Eylül 27, 2022

“Protestoculuk” üzerine

Türkiye solunda seyrek de olsa olumlu gelişmeler var. EMEPli arkadaşlar mücadeleci bir sınıf aydınını önemli bir sorumluluğa getirdiler. Ercüment Akdeniz’in işçi hareketine dair tespit ve analizlerini her zaman dikkatle takip ediyoruz, son 1 Mayıs değerlendirmesinde de “emek ve demokrasi mücadelesinin son yıllardaki ana karakterini ‘protestoculuk’ oluşturuyor” tespitinin ardından bunun önemli ama eksik bir tarz olduğunu ifade ediyor. Kuşkusuz Türkiye’de sınıflar mücadelesinin aktörlerinin kullandığı tarz, taktik ve stratejilerinin eksiklikleri say say bitmez ‘protestoculuk’ diye imlenen eylemler de bunun istisnası değildir; ama bu eylemleri yani işyerinin hemen dışında yapılan eylemleri işyerinin içinde hala çalışan işçiler tarafından yapılan eylem ve örgütlenme faaliyetiyle karşıtlaştırarak tanımlama ve analiz etmenin yanıltıcı olduğunu düşünüyoruz. Böylesi bir sahte zıtlık hem işçi örgütlülüğünün ve buna yönelik mücadelenin güncel sorunlarını anlama ve anlamlandırma noktasında yanlış yönlendiricidir, hem de böylesi bir noktadan hareketle geliştirilecek örgütlenme ve mücadele taktik ve stratejilerinin sonuç alıcı olması mümkün değildir.

Biz kavramların tarihsel somut bağlamları içinde anlamlandırılmadan yapılan tüm analizlerin mesnetsiz olduğu kanaatindeyiz. Böyle yapılmadığında keyfekeder soyutlamalarla tarihsiz bir biçimde tanımlanan kavramları genel geçer çoğu zaman da ahlaki temelli ilke ve normlar çerçevesinde mahkûm etmek kolay oluyor. Gelin protestoculuk diye imlenen, özellikle son beş yılda özellikle örgütlü solun önemli kesimleri giderek daha fazla Kadıköy’e sıkışmışken Anadolu’nun dört bir yanında neredeyse her OSB’nin önünde, maden havzasında ortaya çıkan ve yoksulluğu, sömürüyü yeniden Türkiye’nin gündeminin üst sıralarına ve de düzen muhalefetinin söyleminin tepesine taşıyan, bu spontan kitle seferberliğini tarihsel bağlamına oturtalım.

Türkiye’de sendikal hareket Bretton Woods çerçevesinde gelişen küreselleşmenin ikinci dalgası esnasında kökleşti. Bu dönem ellili yılların ortasından itibaren yerli sermayenin Demirdöküm gibi ithal ikameci sanayi kuruluşlarını, devletin ise yaygın olarak özellikle bunların hammadde ve enerji ihtiyacına yönelik KİTleri kurduğu dönemdir. O parametrelerde Türkiye’de bir sendikal mücadele geleneği oluşmuştur, milli tip iş kolu sendikaları ortaya çıkmıştır. Bu dönem doksanlarda özellikle gümrük birliğine girilmesiyle kesin olarak bitti ve Türkiye de neoliberal küreselleşmenin dünyasına adım atmış oldu. Sanayi üretiminin küresel düzeyde parçalandığı, ama aslında küresel tedarik zincirleri yoluyla dünyanın neredeyse her coğrafyasının büyük bir küresel montaj hattının parçaları olarak üretim ve tüketim süreçlerinin evrensel olarak planlandığı bu döneme de yerli sermaye “Yav İşte Fabrikalaşak” diyerek “Anadolu’da Küresel Fabrikanın” bir parçasını oluşturarak hızlıca uyum sağladı. Ne yazık ki, bir önceki dönemde oluşan sendikal hareket ise kendisini bu döneme uyarlayamadı aslında bu yönde bir niyeti de olmadı. Hatta doksanlarda Lastik İş örneğinde olduğu gibi yozlaşmış pratiklerle solun sendikal hareketteki itibarını mirasyedi bir hayta gibi yedi ve yükselmekte olan İslami hareketin işçiler arasında etkinleşmesine zemin hazırladı.

Açık yozlaşma pratikleri olmadığı durumlarda da sendikalar emeklilik “reformu” ya da özelleştirme pratikleri gibi dönüşümlerde işçi sınıfının genelini değil de kendi üyelerinin çıkarlarını kollayan bir tutum içinde oldular, daha on yıl öncesine kadar yüz hatta yüz elli kişiden az çalışan olan işyerlerine “kurtarmıyor” diye ilgi duymadılar, oysa yeni dönemde üretimin azımsanmayacak bir kısmı bu boyutta işyerlerinde gerçekleşiyordu. Daha da beteri taşeron örgütlemeyerek hatta esas iş yapan taşeronlara karşı muvazaa davaları gibi hukuki yollara dahi başvurmayı çoğunlukla lüzumsuz bularak sermaye sınıfının işçileri bölme pratiğinin bilinçli ya da bilinçsiz ortağı oldular. Bizler ise doksanlardan itibaren gelişen ideolojik yenilgi ortamında bu durumu seyrettik sendikal hareketin bu eğilimlerine karşı eylemli bir itiraz içinde bulunmadık, en iyi ihtimalle işçi hareketiyle ilgimizi, yüzde beşlerin biraz üstünde olan toplu sözleşmeden yararlanan işçileri temsil eden sendikaların yönetimleriyle kurduğumuz ilişkiye sabitledik.

O esnada neoliberal kürselleşme koşullarında AKP’nin o çok övündüğü Türkiye’yi fındık üretmekten otomobil üretmeye geçiren ekonomik hareketliliği, ihracat rekorlarını ve tabi ki inşaatları sömürülen emeğiyle, akıttığı kanla, verdiği canla yaratan emekçiler son yedi sekiz yılın küresel durgunluk ortamında yoksulluklarını giderek daha çok fark ettikleri pratikler yaşamaya başladı bu arada işsizlikle de daha çok karşılaştı. Yanlarında yukarıda ifade ettiğimiz özellikleri içselleştirmiş sendikal yapılar olmadığı gibi bu işçilerin de özellikle sendikaları aradığı söylenemez ama birkaç mücadeleci sendika ve proletarya devrimcisinin dayanışmasıyla isyanını öfkesini fabrikanın dışında düzenlediği protesto ile göstermeye başlayanlar çoban ateşlerini yakmış oldular. Kimi maddi kazanımlar da bu örnekleri çoğalttı. O noktadan sonra bu protestoculuk sayesinde Anadolu’da neredeyse işçi eylemi görmeyen OSB kalmadığı gibi, direniş, sendika eylem gibi kavramlar emekçilerin lügatçesine yeniden ve güncel bir giriş yaptı.

“Protestoculuk” dinamiğini doğru anlamak lazım, işçiler kaybedecek bir şeyleri kalmadığında aslında maddi bir kazanım için değil kendilerine yapılanı kabullenmeyi haysiyetlerine yediremedikleri için “protestoculuğu” seçiyorlar. Çoğu örnekte protestolar, örneğin Uzel’de olduğu gibi sendikanın onları ya satmış olduğu işyerlerinde oluyor ya da Atlasjet’de olduğu gibi, yetkili bir sendika zaten bulunmayan, bulunmamasının yukarıda anlattığımız tarihsellik yüzünden kanıksandığı, işyerlerinde gerçekleşiyor. Her şey tükendiğinde sendikalaşmayı deneyen, gayrı resmi yollarla bundan haberdar olan patron tarafından kapı önüne zaten konan işçilerin direniş örnekleri de tabi ki var. Dolayısıyla neredeyse her durumda işyeri ile bağ çoktan kesildiğinde protesto gündeme geliyor ve aslında içinden geçilen küresel durgunluk ortamının yarattığı iktisadi durgunluğun hissedilir hale getirdiği yoksulluğa, insandan sayılmamaya karşı bir haysiyet tavrını bir öfkeyi ifade ediyor bu protestolar.

Bu sınıf öfkesiyle dayanışmayan bir emek mücadelesi iddiasının günümüz işçi hareketiyle bağ kurması mümkün değil. Kartvizitinizde yazan sosyalizm yaftasının size ayrıcalık sağladığı bir dönemde değil bir ideolojik gerileme dönemindeyiz. Bugün yanınıza gittiğiniz işçi sizi anlattığınız siyasi programla değil bu tür pratiklerle dayanışma iradenizle yargılıyor. Sizin ne kadar mücadeleci olduğunuzu test ediyor. İçeride genel kural olarak zaten yoksunuz, taşeronun yanına son beş yıla kadar gitmemişsiniz, fabrika yüz elliden azsa burun kıvırmışsınız bu koşullarda önce içeride mücadele edelim masalına kimi ikna edebilirsiniz. Dışarıya zaten atılmış işçi içeride örgütlülük için gene de size yardım etmeye çalışır çoğu durumda ama testleri geçmeli kendinizi ispat etmelisiniz. İşçiyi durum bu hale gelene kadar bizi niye çağırmadın diye suçlamanın, bu iş bitmiş gel bizim partiye derneğe üye ol demenin ne karşılığı var? Ortada protestodan o işçiyle birlikte bir direniş pratiği ortaya koymaktan başka seçenek olmuyor, o havzada kök salmak isteyenler için. Tarih soruyu size bugün grev mi yapalım, protesto mu yapalım diye sormuyor. Tartışmayı sanki soru buymuş gibi yapmanın hiçbir anlamı yok.

Bitirirken şunun da altını çizmek isteriz. İşçinin protesto eğilimiyle hiçbir kaynağınızı esirgemeden dayanışmak bugün geçmeniz gereken bir testtir, yarın ne olur bilmeyiz. Testi geçen bugün başarılı oluyor, iki örnek verelim. Tek Gıda’nın Cargill direnişi üstten bir bakışla aslında akıl işi değildir, o mücadelede pişmiş pek çok kadro başka örgütlenme pratiklerinde pekâlâ değerlendirilebilir. Ama Cargill direnişi, kuşkusuz başka şeylerin ve TEKEL direnişinin yanı sıra Tek Gıda’yı eski usul bir KİT sendikasından günümüz koşullarına uyum sağlamış Anadolu’daki küresel fabrikanın gıda işkolundaki irili ufaklı işletmelerini örgütlemeye uygun oralarda istihdam edilen işçinin bildiği bir yapı haline getirmiştir. Bağımsız Maden İş’i madencilik gibi zor bir işkolunda Soma, Kınık, Savaştepe, Kırkağaç havzasında yaşayan bir güç haline getiren ve Ermenek’e kadar taşıyan da bu “protestoculuk”tur. Yarın Anadoludaki Küresel fabrikanın şalterini ancak bu pratikleri sahiplenen sendikalar, hareketler indirecek, buna burun kıvıranların hiçbir şansı olmayacak bu yüzden tartışmayı protesto mu grev mi diye yapmak bizleri yanlış yönlendirir. Kanaatimiz, tespitimiz, deneyimimiz budur, dostlarımız bilsin isteriz.

Son Eklenenler