Çarşamba, Aralık 7, 2022

Örgütlü değilsek güvende de değiliz

İster evde ister işte isterse sokakta can güvenliğimiz üzerine pek çok başlık konuşmak zorunda kaldığımız bir hayatı sürdürüyoruz. Bu hafta yaşanan aşırı hava olayları vesilesiyle bu güvenlik sorunları arasına fırtına yüzünden kopan cephe kaplaması ya da çatı ve hatta bir kafenin uçan kış bahçesini de eklemek gerektiğini öğrenmiş olduk. Sosyal medyada bu videolar paylaşılırken depreme dayanıklı diye yapılan binaların cephelerinin sert rüzgâra dayanamaması hepimizin korkularını arttırdı. Ve tam fırtına gündemi devam ederken İzmir’de bir deprem oldu ve bu iki olayın denk geldiği bir senaryoda ne evde, ne sokakta, ne çalışırken güvende hissettiğimiz bir tablo ile kim bilir kaçıncı defa karşı karşıya kaldık.

Güvencesizlik kavramını iş bağlamından daha geniş alırsak karşımıza çıkacak birden çok sorun var aslında. İş cinayetlerinin zaten sürekli hatırlattığı üzere canımızın değeri olmayan koşullarda yaşıyor, çalıştırılıyoruz. Örneğin fırtına kopacağına dair uyarılar varken işçiler bu duruma köprü halatlarında çalışırken yakalanabiliyor. Karşı karşıya kaldıkları hayati tehlikeyi Tiktok üzerinden video çekip yayınlamaları sayesinde öğreniyoruz. Bütün bu yaşananlardan genelde krizin koptuğu anda, insanların çektiği videolar ve fotoğraflar ile haberdar oluyoruz. Fakat motokuryelerin üzerine uçan sac perdeler, organize sanayi bölgesinde sökülüp etrafa saçılan cepheler, bir binanın mantolamasının kopup düşmesi, bir saat kulesinin kâğıttan kule gibi yerle bir olması ya da daha da acısı bir cami şantiyesinde işçilerin hayatını kaybetmesi münferit bir felaket anından ibaret değil.

Bizler yaşadığımız evlerin içinde de daimi bir deprem korkusuyla günlerimizi geçiriyoruz. İzmir depreminde karşımıza çıkan bir gerçek fırtınada cephesi sökülen bir bina ile kendini yeniden hatırlatıyor: Hayatımızı tehlikeye atan binalar illa eski yapılar da değil. Yeni yapılan, üstelik depreme dayanıklı olmanın yanı sıra yangın yönetmeliği gibi pek çok ileri düzey kıstası sağladığı iddia edilen binalar farklı felaketlerde neresinden tutsak elimizde kalıyor. Üstelik bu durum bu evlerin kiralarının aynı sokakta dahi olsa eskilerinin en az 2-3 katı olmasına da engel olmuyor. Genelde mahalle/muhit ile kendini ortaya çıkaran değişim değeri farkı bu vesileyle artık yan yana iki yapı arasında bile ortaya konabiliyor.

Bu durumlar sadece konutla ya da depremle de sınırlı değil üstelik. Yönetmelikleri incelediğimizde gördüğümüz detaylı düzenlemeler hayatımızda asla karşımıza çıkmıyor. Bunun pek çok sebebi var, tamamı ise rantla ilişkili. Örneğin deprem için öngörülen beton kalitesi hesapları uygulansa hepimiz rahat bir uyku uyuyabiliriz. Ama yeni yapılmış bir binaya belki de sırf can güvenliği için maaşına yakın kira veren bir insan dahi huzur içinde uyuyamıyor. Ya da en güncel yangın yönetmeliğine uygun inşa edilmiş bir binada yangın çıkışlarının doğru olduğundan asla emin olamıyoruz. Gittiğiniz bir konser salonunda bir an durup çevrenize baksanız mekanın tek çıkışının giriş kapısı olduğunu fark ediyorsunuz. Ya da koltuk sayısını, koridor ölçülerini biraz alıcı gözle incelerseniz görüyorsunuz ki bir yangın anında en iyi ihtimalle ezilmeden çıkışa ulaşmaya çabalar ama muhtemelen bunu bile yapamazsınız. Bütün bunlar müteahhitlerin daha çok kâr etmesi, inşaatların daha hızlı tamamlanıp satılması ya da daha çok bilet satılması gibi bizim can güvenliğimiz ve sağlığımızla uzaktan yakından ilgisi olmayan dinamiklere bağlı şekillenen bir çevreye mahkûm kalmış olmamızla ilgili.

İstanbul’da fırtına hayatımızı tehdit ederken Rize’de bir yurtta tadilat esnasında yangın çıkıyor. Yangın çıkacak türden bir tadilat, içerisinde öğrenciler varken yapılıyor. Hiç kimse riskli bir işlemi yaparken geçici bir süre binayı boşaltıp güvenlik önlemi almayı akıl etmiyor. Ya da şöyle diyelim, birileri mutlaka akıl ediyor ama sözü geçmiyor, belki de bunun için çaba gösterdiği için işten atılıyor, sürülüyor, en iyi ihtimalle mobbinge maruz kalıyor, susturuluyor. Çünkü hızla yapılmalı her şey, insanların canını düşünecek zamanı yok sermayenin.

Engellilerin erişimi konusu da benzer sorunlar içeriyor. Birçok izin için gerekli koşul olsa da ne yürüdüğümüz sokaklarda, ne gittiğimiz kamusal mekanlarda ne de konutlarımızda bunun karşılığını bulamıyoruz. Müteahhitler yangın merdiveni çıkışlarını özellikle yatak odasıyla birlikte çizdiriyor. Herkesin bildiği ama bilmezden geldiği bir gerçek bu alanların oturma izni aldıktan sonra ebeveyn banyosuna dönüştürüleceği. Pazarlama projelerinde açıkça bu şekilde gösteriliyor olduğu örnekler dahi var. Bu süreçte yapı denetimlerinin özelleştirilmesine vesile olan 10 Nisan 2020 tarihli 595 sayılı KHK hepimiz tarafından çokça eleştirildi. Ancak bu süreçler ne bu KHK ile başladı ne de iptaliyle sona erecek. Zira sermaye her zaman kendisine bir yasal kılıf bulmaya, bulamazsa yasal olmayan biçimlerden kendisini gerçekleştirmeye alan açabilecek güçte.

Çok detaylı bir analize bile girmeden, sadece bir zemin formasyon haritasına bakarak görebileceğimiz üzere İstanbul’un deprem açısından en ciddi risk teşkil eden alanları alüvyon gibi yapılaşmaya çok da uygun olmayan özellik gösteriyor. Durum böyle değilmiş gibi bu bölgeler en yoğun nüfuslu yerler ve bu da yetmezmiş gibi hızla kentleşmiş alanlar. Bu zeminde olması beklenen, sağlam kaya zemine ulaşan kazık temellerin müteahhit yapımı apartmanların kaçında olduğu sorusunun cevabını tahmin etmek zor değil. Biliyoruz ki canımızı tehlikeye atan şey depremden ziyade bu gerçeğe rağmen yaşamı öncelikli görmeyen sermaye düzeni. 17 Ağustos depreminden 10 gün sonra çıkan 4452 sayılı kanun hükümetlere KHK çıkarma yetkisi veriyor. Bugün denetimi özelleştiren KHK gitse yarın başkası gelebilir. Kaldı ki özel denetim dışında kalan kamu denetimi mekanizmalarının ne kadar güvenilir olduğu hepimiz için su götürür. Bizim her deneyimden öğrendiklerimizi de kattığımız kapsamlı bir programa ihtiyacımız olduğu çok açık.

Yazının başından beri motokuryenin üstüne düşen cephe kaplamasından yangın çıkışı olmayan konser salonuna çeşitli örnekler vermemin sebebi sermaye odaklı kentleşme ile iklim krizini, doğanın talanı ile iş cinayetlerini birbirinden ayrılmaz bağlarla kuşatan sermayeyi konuşmak. Tabiri caizse elimizi attığımız yerden karşımıza çıkıyor hatta üzerimize yıkılıyor diyebiliriz. Kendimizi sokakta can güvenliği olmaksızın çalışan motokuryeler için sosyal medya kampanyası yaparken buluyoruz, aynen orman yangınları sonrasında dayanışma kurduğumuz, İzmir depremi sonrası birbirimizden medet umduğumuz gibi. Burada sermaye ve sermayenin devleti yanımızda değil, hatta yaşadıklarımızın müsebbiplerinden biri. Bu yalnızlıkta aslında dayanabileceğimiz tek şey kendi gücümüz, tek eksiğimiz ise bu gücün örgütlenmesi.

İstanbul’un daha görünür olan gündemi dışında bir yerde, 18 Kasım günü Giresun Şebinkarahisar’da Nesko Maden şirketine ait kurşun-çinko-bakır madeninin atık havuzunun patladığı haberi geçiyor. Bundan bu yazıyı yazmaya başladığımda haberdar oluyorum. Biraz detayına bakınca aynı madende benzer bir çökmenin 2018 senesinde de yaşandığını ve siyanür sızıntısı sebebiyle 8 milyon balığın öldüğünü okuyorum. Aynı firmaya ait başka madenlerin atık havuzlarında da sürekli çökmeler, atık boruları patlamaları ile siyanür sızıntısı olmuş. Yıldızlar Holding’in atık barajının 2011’de yıkılması sonucu pek çok siyanür zehirlenmesi yaşanmış ve hayvanlar ölmüş. Her olay sonrasından faaliyetlerini durdurma kararları varsa da olayların akışından anlaşıldığı üzere kamuoyu tepkisi azaldığında devam ediyor işler. Şebinkarahisar Yedikardeş Köyü Derneği son patlama ile köylülerin bahçelerinin kullanılamaz hale geldiğini söylüyor. Sermaye tarım alanlarını uygun olmayan biçimde yapılaşmaya açıyor, maden ocaklarının atıklarıyla kullanılmaz hale getiriyor ve o esnada bizler bir meyve, bir sebze alamaz hale geliyoruz. Bir yandan madencilik için çevreyi tahrip eden, bir yandan atık havuzlarıyla dereleri, toprağı zehirleyen bu firmalar bir yandan da madencilerin haklarını gasp ediyor, bunların hepsi iç içe ve aynı mekanizmanın farklı görünümleri olarak işliyor. 2020 senesinde, haklarını çalıştıkları madende direnerek talep eden işçileri sendikasızlaştırma niyetlerini “yerin yaklaşık 140 metre altında olan işçilerimiz, gerek iş sağlığı ve güvenlik tedbirlerinin almaması gerekse ilgili denetimlerin yapılamaması nedeniyle tehlikeli bir hal almaya başladı” gibi ifadelerle görünmez kılmaya kalkışacak kadar da yüzsüzler.

Başta bahsettiğim yönetmelikler konusuna dönersem; teknik anlamda uygun yazılmış metinler de bizlere güvenli bir hayat sağlamaya yetmiyor. Sermaye devletinin denetimi de, özel denetim de olsa kendi çıkarları doğrultusunda işleyen mekanizmaların ürettiği mekânlar yaşamı, canlıların haklarını gözetmiyor. Yaşanan türlü olaydan açıkça belli ki bizi gözetecek olan yol, yöntem bizim kendi gücümüzden çıkacak. Maden ocaklarında direnen işçilerin, köylerde derelerini, bahçelerini savunanların, depremden sonra birbirini ayağa kaldırmaya çalışanların derdi ve mücadelesinin ortak olduğu, bütün bu başlıkların bir sermaye sorununda birleştiği her zamankinden daha net görünür oluyor. Kentlerde yaşayanlarımızın sorunları derinleşen iklim krizi ile çok daha büyüyecek. Yaşam alanlarına sahip çıkma geleneği şehirlerde gecekondu mahallelerinden parklara uzanan bir geleneğe sahip zaten ama bundan sonrasında hepimizin çok daha güçlü bir politik hat ve pratiği düşünmesi gerekecek.

Bu bozuk kentleşmenin de, ekolojik krizin de birer sebep değil sistemin ortaya çıkardığı kötü sonuçlar olduğu açık. Tam da bu yüzden, bunların bizim hayatımızda yaratacağı yıkımların önüne geçmenin yöntemi kapitalizmin içinden çıkmayacak. Bu mümkün olsaydı şu anda içinde yaşadığımız gerçeklik bambaşka olurdu çünkü sorunları sistem içerisinden çözme pratiklerinin denenmemiş örneği kalmamıştır muhtemelen. Ömür boyu çalışıp bir ev alabilmiş bir emeklinin evinde ölüm korkusu olmadan yaşayabilmesi için, binasını yenileyebilmek için müteahhitle anlaşıp belki de içine sinmeyen, ev demeye bin şahit ister bir daireye razı olması tam da düzenin dayattığı tek çözümün imar artışı olmasından kaynaklı. Birçok insan sırf güvende olma ümidiyle kat kat pahalı daireler için ailelerinden, çevrelerinden ve üstüne bankalardan borçlar ekleye ekleye ev alıyorken bu binaları özel denetim firmalarının denetliyor olması ve “güvenli yeni bina” vaadinin dahi ilk depremde çatlaması işte tam da bu düzenin sunabileceği çözümlerin çapıyla ilgili. İzmir depreminde acı bir şekilde öğrendiğimiz üzere borçlanarak aldıkları “yeni binada” yaşayan insan dahi güvende olmayabiliyor, kimisi daha ilk taksidi ödenmeden gerçek yüzünü gösteriyor. Çoğunluk için depreme dayanıklı bir eve borçlanarak dahi ulaşmak mümkün değil zaten, hatta ışık alan, havalanan bir evde oturmak bile lüks çoğu insan için.

Sermayenin kârı hep artarken bizim yaşamlarımızı dört bir yandan kuşatan bu güvencesizliğe karşı kendi gücümüzden gelen bir politikaya ihtiyacımız var. Fırtına vakti işçileri sokağa, köprü halatına, minare tepesine çıkaran sermayenin, canımızın değerini işçiler yerin altında eylem yaparken panik içerisinde “hatırlıyor” olmasının bir nedeni var. Onların bu korkusunda bizim korkmadan yaşayabileceğimiz bir geleceğin gerçek işareti var.

Son Eklenenler