Çarşamba, Aralık 7, 2022

M.Görkem Doğan ile “Neoliberalizm, İşçiler ve Direniş” üzerine söyleşi

2021 Ocak ayında basılan Neoliberalizm, İşçiler ve Direniş – Özal’a Karşı Geleneksel Sendikacılığın Mücadelesi (1986 – 1991) kitabının yazarı M. Görkem Doğan ile kitap üzerine söyleşi yaptık.

Doktora tezinizi bu konuda yazmaya nasıl karar verdiniz? Biraz tezin ortaya çıkış sürecinden bahseder misiniz?

Benim gerek yüksek lisans tezimde gerekse de doktora tezimdeki esas ilgilendiğim konu işçi hareketi siyaset ilişkisidir. Yüksek lisans tezimde, bugün hala varlığını sürdüren sendikal kurumların oluşumundaki tek parti etkisinin genelde tek parti dönemine atfedilen korporatist bir çerçevede anlaşılıp anlaşılamayacağına bakmak istemiştim. İkinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye’sinin hem iç hem de dış dinamiklerin etkisiyle “açılan” Türkiye’si bu bakımdan tezin başındaki varsayımlarımı çürüten bir tablo sunmuştu bana. Aşağıdan çıkan dinamikle hükümet otoritesinin “vesayeti” arasındaki dinamik ilişkide oluşan sendikal kurumlar o dönemde, Aziz Çelik’in meşhur “Vesayetten Siyasete” formülasyonunun memleket işçi hareketinin bu gelgitli tutumunun bir nevi nüvesini oluşturuyordu. En azından ben öyle analiz ettim. İlişkisel değerlendirmelerin yapısal çözümlemelere hiç değilse sınıf siyasetinin anlaşılması bakımından daha açıklayıcı olduğuna da o dönemde iman ettim. Siyasal süreçlerin çatışmacı dinamiğinin (de her zaman kanlı bıçaklı oldukları anlamına gelmez) işleyiş mekaniğini, özellikle tarihsel süreç içinde anlamlandırmaya çalışmak diye karikatürleştirebileceğim bir yöntemi oradan doktora tezime de taşıdım.

Doktora tezimde benim yaşımda olan ve siyasetle ilgili birinin çok açık bir gerçek olarak algılayabileceği, belki bugünden bakılınca çok alakasız görünen bir ilişkiye, 12 Eylül sonrası Türkiye’nin kurucu siyasal aktörü Özal hükümetlerinin devrilmesinde sendikal hareketin rolüne gene aynı çerçevede yani işçi hareketi siyaset ilişkisi çerçevesinde bakmak istedim. 12 Eylül’den sonra işçi hareketinin bittiği yaygın bir “bilgelik”ti ama yetmişlerin işçi hareketini biyolojik nedenlerle hatırlayamayacak olan benim kuşağım, seksenlerin ikinci yarısında doksanların başına da sirayet eden çok canlı bir işçi hareketine tanık olmuştu. Bu canlılık doksanlarda özellikle kamu emekçileri arasında sürmüş, kurumsal düzeyde Emek Platformu da giderek buharlaşan bir etkinliğe sahip olmuştu. Kuşkusuz bunu bile sönük bırakan altmışlar ve yetmişleri merak ediyorduk ama ben kendi şahit olduğum hareketliliğe toplumsal hareketler yazınının siyasal süreçler yaklaşımıyla bakmayı anlamlı buldum. Seksenlerin ikinci yarısının siyasal yasakların kalkma evresi ile (kırkların ikinci yarısına benzer bir biçimde) paralel gelişen işçi seferberliğinin araştırma ilgim için mümbit olacağını düşündüm ve bu kez yüksek lisans tezimin tersine varsayımlarımın çok da yanlış olmadığını gördüm.

86-91 arasındaki işçi sınıfı eylemliliklerinin sonuçları ve yarınına bıraktıkları ülke siyasetinde, sendikal örgütlenmede ve sınıf mücadelesinde ne gibi sonuçlar yarattı?

Bu soruya yanıt vermek için öncelikle seksenleri ve seksenlerin işçi hareketini anlamak gerekiyor. Türkiye siyasal tarihi dönemlendirmelerini askeri darbeler üzerinden yapmak yaygın bir tutum ve kuşkusuz bunun bir açıklayıcılığı da var. Bununla birlikte askeri darbeler ve diğer politik gelişmeler bazı başka dönüşümlerin sonucu olabileceği gibi, bu politik gelişmeler diğer toplumsal alanlarda ideolojik kimi dönüşümleri tetiklese de hemen sonuç üretmeyebilir. Bu bağlamda, özellikle sermaye birikim rejimi açısından İkinci Dünya Savaşı sonrası kapitalizme eklemlenme biçimi olarak ithal ikameciliğin benimsenmesini kolaylaştıran yasal kurumsal çerçeve 27 Mayıs Anayasası’yla oluşsa da İstanbul merkezli ticaret sermayesi küresel eğilimlere de uygun olarak daha ellilerin ikinci yarısından itibaren bu yola zaten girmişti. Koç Demirdöküm’ü de daha sonra efsane Kavel Direnişi’ne sahne olacak İstinye havzasındaki ilk fabrikası Türkay Kibrit’i de 1954’te kurmuştur, devamında da devletin kurumsal mimarisinin bu biçimde oluşmasını talep etmeye başlamıştır. Hürriyet Partisi’nin DP’den kopuşu ardından CHP’ye katılması bu bağlamda değerlendirilebilir. Yani altmışlar 1960’dan önce başlar.

Bitişi ise 24 Ocak ve 12 Eylül değildir. Bu tarihler yolun sonunun göründüğünü ilan etse de seksenler Türkiye’si ellilerin ortasından itibaren başlayan sürecin son demlerine tekabül eder. İşçi hareketi açısından da durum budur. Tezimde anlattığım kitle seferberliğinin aktörleri seksenlerin deneyimine ayağını basan o tedristen geçmiş kimselerdir. Biraz sembolik bir örnek verecek olursak Münir Özkul’la özdeşleşen Yaşar Usta karakteri seksenlerde emekli olsa da onun yanında yetişen işçiler hala fabrikalarda çalışmaktadır. Daha somut örnek isteyenler Kamil Kartal, Aynur Karaaslan ya da Memet Kılınçaslan gibi işçi önderlerinin hayat hikâyelerine bakabilir. Bu dönem doksanların başında bitecektir. Son tarihi en geç 1995’in nihayetinde yürürlüğe giren gümrük birliğine verebilirsiniz. O andan itibaren halen içinde olduğumuz neoliberal küreselleşme eğilimlerine bütünüyle uyumlu Anadolu’da Küresel Fabrika’nın inşası sürecinin içindeyiz. Kuşkusuz artık o süreçte epey ilerledik ve geçmiş dönemin tersine bu döneme uygun mücadeleci bir sendikal hareketin siyasal aklı olabilecek bir örgütlenmeyi hala beceremedik.

Bunun bir nedeni de tezimde iddia ettiğim biçimiyle seksenlerin sonunun kitlesel işçi seferberliğinin büyük oranda Özal hükümetinin kamu işçisinin ahlak ekonomisine saldırısına bir tepki olarak ortaya çıkması ve kısmi bir maddi kazanım elde etmesine rağmen ideolojik mücadeleyi kaybetmiş olmasıdır. Kuşkusuz tam bir kazanım Türkiye ekonomisinin küresel kapitalizme eklemlenme biçimlerinde önemli bir kopuş gerektirirdi. Altmışlarda da böyle bir kopuş yoktur o yüzden ayağı o döneme basan bir hareketin böyle bir talebi olması da beklenemez. Bununla birlikte, en solu dâhil, doksanların sendikal örgütlendiği neoliberalizmle temasın gerçekleştiği doksanların çürümesinden kendini koruyamamıştır. Aynı tespit işçi hareketinin siyasal kurumları yani sosyalist örgütlenmeler için de yapılabilir.


Söz konusu yıllar arasında gerçekleşen eylemlerin Özal iktidarının ahlak ekonomisine ihlaline bir tepki içerdiğini söylüyorsunuz. Bugüne baktığımızda sizce bu deneyim bize ne anlatıyor?

Toplumsal hareketler yazınında bildiğimiz bir durum bu. İnsanları direnmeye itiraz etmeye motive eden kültürel kodlarının derinine işlenmiş bir adaletsizlik duygusudur. Neyin adil olduğuna dair toplumlarda yerleşik bir algı vardır. Otoriteler bunu ihlal ettiğinde kitle seferberliğini örgütlemeye uygun bir ortam olur. Adaletsizliğin muhatabı toplum kesiminin örgütlenme deneyimi ve kapasitesi varsa bir kitle itirazının ortaya çıkacağına bahse girebilirsiniz. İnsanların gözden kaçırdığı bir şey var, Özal özelleştirmeden çok bahsetti ama hiç yapamadı. Çünkü anayasa mahkemesi engel oldu. Bu sendikal önderliğe kötü bir fikir vardı. Doksanların neoliberal küreselleşme dönemi gelince bütün sözde reformlara karşı sokakta baskı oluşturup esas savunmayı Anayasa Mahkemesi’nin yapacağına güvenerek muhalefet yaptılar. Ya da daha doğru bir deyimle muhalefetçilik oynadılar.

Sonuç ortadadır her emeklilikte yaşa takılanlar eyleminde bu sonucu görebilirsiniz. Çünkü Türk İş’in başını çektiği muhalefet kıdemli üyelerini kurtarırken emek pazarına yeni girenleri ve gelecek kuşakları otobüsün altına attı. Aynı şey özelleştirmeler için de geçerlidir. Sonuç kendi üyelerini kollayan ama sınıfın geneline konuşma meşruiyetini kaybeden bir sendikal önderliktir. Yeniden açılan DİSK’in öyküsü daha hazindir. Lastik İş gibi sendikalar Japon Sendikacılık Modeli gibi isimlerle kalite çemberlerini savunurken doksanlarda buralarda sendikal liderlik çürümüş sol kadrolardan sağa geçmiştir. Farkınızı, mücadelecilikten gelen itibarınızı kaybettiğinizde geriye hiçbir şeyiniz kalmaz. Tezde değil ama gene Tarih Vakfı’ndan çıkan Tanzimat’tan Günümüze Türkiye İşçi Sınıfı Tarihi Yeni Yaklaşımlar Yeni Alanlar Yeni Sorunlar derleme kitabındaki “Sendikacılığın Kuğu Şarkısı” yazımda bundan bahsediyorum. İlgilenen bakabilir.

Sizce 80’lerdeki işçi sınıfı eylemlilikleri neden emek tarihi anlatımında yeterli “kıymeti” görmüyor?

Söyleşinin okunması açısından söylemek istediğimin ucunu sivrilteyim: 12 Eylül, aydınları ve solu ezdi, onlar da tüm toplumu yenik saydılar. İnsan acısını karşılaştırmak doğru değil ama aynı dönemde Şili ve Arjantin’de gerçekleştirilen darbelerin işçi hareketinin sıradan üyelerini hedef tahtasına oturtmak noktasında daha kötücül olduğunu görebiliriz. İşçi hareketi askeri rejimin sivilleşmesi ve sandık siyasetinin geri gelmesini kendi lehine kullanmayı bilmiştir. Sosyalist liderliğin kimi kesimleri ise, gene sivri bir ifade kullanayım, kendi durumuna ağlamaktan bu gelişmelere yeterince ilgili olamamış, kendine geldiğinde ise önceliği örgütsel mekanizmalara yeniden hâkim olmayı öncelikli hedef olarak görmüştür. O yüzden doksanlar gelip sosyalistler açısından durum kısmen istikrar kazandığında seksenlerin sonunun hatırası konu dışı, yersiz ve alakasız olmuştur.

Yönetimine gelinen küçük Türk İş sendikalarındaki ve yeniden açılan DİSK’teki pozisyon ve mevkileri tutmak ya da buralardaki sol eğilimli kimselerle iyi geçinmek amaç olunca bir tür konformizmin gelişmesi de kaçınılmaz oluyor. O zaman da seksenlerin sonuna dair anıları anlatmak yeni Bahar Eylemleri için risk almaktan daha çekici olur. Aslına bakılırsa doksanların hikâyesi benim tezimden daha ilginç. Türkiye’de hem genel olarak ama özellikle işçi hareketinin sendikal ve siyasal kurumlarında karakter aşınmasının tarihi doksanlardır. Seksenleri yok sayıp her şey 12 Eylül’de bitti demek bu aşınan karakterlerin kendi kahramanlık anlatılarıyla ve geliştirdikleri türbedarlık pratikleriyle uyumlu. Kısacası kendisi ortada olmayan sol seksenlerde işçi hareketi de ortada yokmuş gibi davranmayı seviyor.

Son Eklenenler