Çarşamba, Aralık 7, 2022

İmparatorlukların mezarlığında yeni çukurlar kazılacak

İmparatorlukların Mezarlığı yani Afganistan’dan bahsedeceğiz ama tarihsel imparatorluklardan değil de günümüz imparatorluğundan bahsedileceği için önce kısa bir giriş yapalım. Küreselleşme sürecinin neoliberal aşaması her ne kadar kamu ve maliye politikaları alanında seksenli yıllarda başlasa da, Birinci Körfez Savaşı, Yugoslavya’nın dağıtılması ve Kosova müdahalesi gibi hamleler devlet sisteminin de bu yolla dönüştürülmesinin en parlak zafer anlarının kapısını doksanlarda açıyordu. Neoconlarla liberal insani müdahalecilerin ayrı ideolojik başlangıç önermelerinden hareket edip, farklı akıl yürütmelerle ilerleseler de vardıkları birebir aynı siyaset önerileri “tarihin sonu” iddiasını pekiştirecek şekilde emperyalist baskı altındaki ülkelerin sadece kamu ve maliye politikalarını değil rejimlerini de biçimlendirme cüretini gündeme getirdi küresel kuzeyde.

Bu politikalara karşı isyan doksanların sonunda ve özellikle yeni binyılla ortaya çıktı. Buradaki en dramatik tarihsel an kuşkusuz 11 Eylül’dür. Fakat emperyalist merkez geçen on yılda semirttiği şuursuz cüretiyle bunu da fırsata çevirmeye kalktı ve Afganistan ve Irak’a rejim değişikliği amacıyla müdahale etti. Bu müdahaleler 2008 finansal krizi kapıyı çaldığında çoktan çıkmaza girmişti. Dolayısıyla neoliberal küreselleşme ve onun etrafında pompalanan iyimserliğin sonunun Amerikan kamuoyuna mal olan bir görüntüsü Lehman Biraderlerin batışıysa bir diğeri de Irak ve Afganistan savaşı etrafında oluşan insani yıkımın (tabii ki Amerikan askerleriyle ilgili olan, küresel kuzeyin kurumsal ırkçılığı başka türlüsünü pek mümkün kılmıyor) görüntüleriydi. Obama bu bağlamda kısmen savaş karşıtı bir kampanyayla seçildi. Daha kesin konuşmak gerekirse “iyi” ve “kötü” müdahalecilik arasında bir ayrım yaptı, Afganistan birincisine, Irak ikincisine örnekti.

Irak savaşının böyle anılmasında en büyük neden kuşkusuz o tarihte iyice itibar kaybeden Irak’ta kitle imha silahlarının varlığına dair hükümet yetkilileri ve büyük şirketlerin kontrolündeki ana akım medyanın kurguladığı “büyük yalan”ın siyasi toksikliğiydi. Amerikan halkı bu kurumların kendisini maniple ederek başlattığı rejim değişikliği savaşını ve bu müdahalelerin bir bataklığa dönüşmesini affetmiyordu. Afganistan ise “büyük şeytan” Bin Ladin’in sığınağı olarak görüldüğü için lüzumlu bir askeri operasyon olarak görülüyor ve oradan dönemeyen askerler ve dönen askerlerin görünür ve görünmez yaraları hâlâ bir tür vatanseverlik çerçevesinde meşrulaştırılabiliyordu. Bununla birlikte Bin Ladin hiç de şaşırtıcı olmayan bir biçimde Afganistan’da değil Pakistan’da saklanıyordu ve orada infaz edildi. Bu noktadan itibaren Afganistan savaşının da ipliği pazara çıktı. Afganistan müdahalesinde kundakta olan çocukların bugün orada görev yapması iyice göze batmaya başladı ve Trump da seçmen isteği doğrultusunda ülkeden çekilmek istedi ama Washington DC elitini ve esas olarak askeri sınaî kompleksi aşamadı.

Açık olan şudur; Amerikan egemen sınıfı Neoconlarla, liberal insani müdahalecilerin (ilerici neoliberaller de diyebilirsiniz) doksanlarda kurduğu ideolojik hegemonya dağılmamış gibi yapıp, bunun dışına çıkanları halk katmanları arasında artık itibarı olmayan ideolojik aygıtları aracılığıyla büyük oranda da Rus öcüsünü kullanıp hizaya çekmeye çalışıyor. Böylece kamu bütçesinden yurttaşa yönelik her sosyal koruma harcaması kesilirken, en zenginlerin vergileri sürekli düşürülürken, genelde bu müdahaleler yoluyla yurt dışında harcanan Pentagon bütçesi (ve tabii ki diğer güvenlik ve istihbarat kurumlarınınki) 11 Eylül sonrasının en ateşli günlerini bile katbekat aşıyor. Amerikan demokratik idealinin temel olan küçük mülk sahipliği tekeller lehine gerilirken buna karşı seçmenler de ana akım siyaset dışı seçenekler arıyorlar. İşte bu arayışlar ve bu arayışların temel vesaiti olan sosyal medya mecraları ana akım tarafından şeytanlaştırılmaya çalışılıyor, Rusya öcüsü en çok bu noktada kullanılmaktadır. Bundan sonuç alınmasının imkânı yoktur. Küreselleşme sonucu sanayisizleşen çöküntü bölgelerinde en basit altyapı yatırımı yokken müdahale edilen ülkelerde yapılan askeri yatırımları ve diğer harcamaları; geleceksizlikten, işsizlikten yüksek öğrenim parasını karşılamak amacıyla askerliğe mecbur kalan genç insanları ve bunların çatışma bölgelerinden dönüşlerindeki durumlarını algıyı kontrol ederek saklamak mümkün değil. Halk bu durumun farkındadır, tepkisi Qanon komplosu örneğinde olduğu gibi irrasyonel olabilir ama ezilenlerin kriz anlarında mehdiciliğe sarılması tarihte örneği olan bir olgudur.

Bugün, Amerikan imparatorluğu ifadesi ana akım dışı hem sol hem sağda eleştirel bir biçimde dile getiriliyor ABD’de, bu imparatorluğun bedelini sıradan Amerikalılar öderken kaymağını Amerikan merkezli çok uluslu şirketler tarafından yendiğinin altı çiziliyor. Tıpkı Afganistan savaşına para harcanırken kendisi düzgün çamaşır makinesi bulmayan Sovyet vatandaşı gibi, sıradan Amerikalı da Flint Michigan’da zehirli olmayan içme suyu sağlayacak yeni altyapı yapacak para yokken Afganistan operasyonu için Blackwater’a (yeni adı her neyse) milyon dolarların akıtıldığını izliyor. Bu ve benzeri Pentagon ve CIA taşeronları büyük savunma ve istihbarat bütçesinden semiriyor, yoksa o paranın yüksek asker maaşları ve benzeri harcamalara gitmediği ortadadır.

Hiçbir şey bilmiyorsa sıradan Amerikalının nabzını tutmayı yarı ölü haliyle bile bilen Joe Biden bu rejim değişikliği savaşlarını Obama döneminde olduğu gibi halka kısmen bile satmanın mümkün olmadığının pekâlâ farkında olduğu için çeşitli adımlar atıyor. Özellikle gelecek yıl iki pas kuşağı eyaletinde, Ohio ve Pennsylvania’da, kazanılabilecek Senato seçimleri varken buralardaki seçmenin bu savaşların bitmesine dönük isteğine uygun adımlar atıyor. Fakat Amerikan egemen sınıfları savaş istiyor. Öyle ki ana akım medyanın merkezci ve sol kanadında normalde yerin dibine sokulan Trump’ın bile yaptığının övüldüğü tek an Duma kimyasal silah saldırısı iddiasından sonra Suriye’yi seyir füzeleriyle vurduğu geceydi. Yeterince överlerse palyaçoyu Şam’ı devirmek için yeni bir rejim değişikliği savaşına ikna edebileceklerini sandılar. O zaman kof bir vatanseverlik şişirilmeye çalışılmıştı, şimdi de Biden başkanken sol kamuoyuna dönük bir yandan Afgan kadınının sorunlarına vurgu yapan öte yandan mülteci sorununa dikkat çeken yayınlar görüyoruz. Tıpkı Obama döneminde Irak’ta olduğu gibi ABD’nin bir iki yıl içinde Afganistan’a geri dönüşünün (ne kadar çekilecek o da ayrı konu) altlığı yapılıyor.

Türkiye bu bağlamda bu olası geri dönüşe kadar, kuşkusuz en önemlisi havaalanı olan, bazı köprübaşlarını tutmak için göreve çağrılıyor. Uluslararası ajansların mülteci sorunu görme isteğiyle uyumlu olarak bazı görüntüler de izliyoruz sosyal medyada ve televizyonlarda. Gündem anlamsız bir biçimde bunlar üzerinden tartışılıyor. Türkiye’de özellikle İstanbul’da uzun süredir önemli sayıda düzensiz göçmen bir Afgan işgücü olduğunun farkında olmayan hangi fildişi kulede yaşıyordur bilmiyorum. En vasıfsız sayılan ve maliyeti ne kadar düşük olursa o kadar kârlı olacak bütün işleri Afganlar yapıyor neredeyse. Öyle ki Türkmen ve Özbek kökenli Afganlar mahallenizdeki tesisat ustasının yanında çalışmıyorsa şaşırırım. Türkiye AB’ye blöf için sınırları açtığında Meriç kenarındaki en kalabalık topluluk Afganlardı. Şu an gelenlerin sayısı belki biraz artmış olabilir, hiç değişmediyse de şaşırmam.

Daha 11 Eylül’den hemen sonra Michael Mann batının orta doğudaki iç savaşlarda taraf olmasının çok kötü politik sonuçlar doğurduğunun altını çizmişti. Oysa 2001’in 7 Ekiminde ABD Kuzey İttifakı diye bilinen Afganistan Birleşik İslami Kurtuluş Cephesi tarafında tüm ağırlığıyla Taliban’a karşı savaşa girdi ve ağırlıklı olarak Tacik, Hazara, Özbek ve Türkmen savaşçılardan oluşan İttifakın Paştun ağırlıklı Taliban karşısında zafer kazanmasını sağladı. Aradan geçen yirmi yılda devasa Pentagon bütçesinden kendine düşen kırıntılarla semiren işbirlikçi taraf daha da yozlaştı ve Afgan halkı içindeki desteğini önemli ölçüde kaybetti. Öyle ki bugün Tacikistan sınırında bile Taliban hâkim, Hazaralar mezhep bağları yüzünden zaten İran’a bakıyor. Kabil hükümetinin esas dostu uluslararası toplum denen STK dünyası ile kendinden sonraki on ülkenin toplamından daha fazla parayı Pentagon’a harcayan Amerikan vergi verenlerinin kanını emen askeri sınaî kompleksin kötü şöhretli firmalarıdır. Bu destek öyle müstehcendir ki çocuk seks köleleri olan bu savaş ağalarını semirten rejim inşası faaliyetinin sürmesi için batının itibarlı yayın organlarında Taliban altında Afgan kadın haklarının ne hale geleceği tartışılıyor. Tabii, bu konuyu işlemek tam da Biden çekiliyorum dedikten sonra geliyor bu kuruluşların aklına, bu çocuk seks kölelerini ifşa eden Amerikan askerleri Pentagon tarafından disiplin soruşturmasına maruz kaldıklarında değil.

Egemenlerin eninde sonunda istediğini elde edeceğini düşünmek hayalcilik olmayacağına göre Afganistan’a emperyalist müdahale o ya da bu biçimde devam edecek. Türkiye’ye bu bağlamda sefer görev emri çıkmıştır. Batak iktidar bu celbe bir kurtuluş ipiymiş gibi sarılıyor. Ohio ve Pennsylvania’lı çocuklar savaştan travma sonrası stres bozukluğu sendromuyla (PTSD) döndü. Zafere bu kadar yakın Taliban’ın Afganistan’da, Suriye’nin Rusya’nın telkin ve tehdidiyle İdlib’de yaptığı gibi, Kabil havaalanını şimdilik unutacağını düşünmek için neden yok. Pakistan istihbaratının bu noktada Rusya’nın rolünü üstlenip üstlenmeyeceğine dair yurttaşlarımızın hayatı üzerine kumar oynatmayalım (Cumhur İttifakı iktidarının müdahil olduğu bölgesel savaşlarda ön safa Suriyeli paramiliterleri sürme huyunun daha kabul edilebilir olduğu anlamı bu cümleden aman çıkartılmasın). Kumarda kaybedersek sonuç PTSD değil Kabil’de bayrağa sarılı tabutlar, İstanbul sokaklarında göçmen karşıtı ırkçı pogromlar olur. İmparatorlukların mezarlığında yeni çukurlar kazılacak ülkeyi bunlara atmak isteyenlerin değirmenine su taşımamalıyız.

Son Eklenenler