Cuma, Aralık 3, 2021

Faiz araç, sömürü netice: Sermaye içi savaş değil sınıf savaşı

Mart’ta yapılan Merkez Bankası başkanı değişikliğinden sonra beklenen faiz indirimleri nihayet başladı; ikisi başkan yardımcısı üç üyenin görevden alınmasıyla da hız kazandı. Bunun sonucunda uzun vadeli tahvil faizleri, döviz kurları ve enflasyon beklentileri tırmanışa geçti. Hele ki dünyada merkez bankalarının para politikalarını sıkılaştırmaya başladığı bir dönemde yapılan faiz indirimlerinin döviz kurlarını zıplatacağı zaten malumdu. Bu faiz indirimleri birçok kişi için beklenmedik veya “dehşete düşürücü” görünse de, bir süredir Cumhurbaşkanı ve TCMB Başkanı tarafından sinyalleri veriliyordu.

Öncelikle (günümüzde 2018-2019 krizindekinden bazı farklılıklar olsa da) Türkiye ekonomisinde ve siyasetinde epeydir bir sıkışmışlık var ve bu sıkışmışlık kendisini faiz ve döviz kurları meselesinde yakıcı bir biçimde hissettiriyor. Siyasi iktidarın faizleri düşürmek istediği zamanlarda düşürememesi ya da faizin yüksek tutulması taleplerinin her zaman karşılanamamasının temel sebebi de bu sıkışmışlık. Bu nedenle faiz ve merkez bankası konusunda alınan kararları belli bir mantık silsilesine oturtmaya, her birine rasyonel açıklamalar getirmeye çalışmanın pek manası olmayabiliyor. Bunun yerine, alınan kararların hangi bağlamda alındığını, ortaya çıkan sonuçları, parsayı kimi toplayacağını ve ortaya çıkacak külfetleri kimin yükleneceğini incelemek daha uygun.

Bu açıdan baktığımızda, faiz meselesini de sermaye kesimlerinin “uzlaşmaz” bir iç kavgası olarak değerlendirmek isabetsiz bir yaklaşım olarak karşımızda duruyor. Şüphesiz sermaye fraksiyonları arasında zaman zaman çeşitli çelişkiler meydana gelebilir ve faiz oranları-döviz kurları konusundaki sıkışmışlık belli sermaye grupları ve sektörler için farklı anlamlar ifade edebilir. Örneğin düşük faiz-yüksek kur politikasından inşaat sektörü ve ihracatçılar kısa vadede fayda sağlıyor. Tüketici kredilerinde gerçekleşmesi beklenen artış kredili satışların yaygın olduğu sektörleri destekliyor. Ancak, üretim maliyetleri ithalata bağımlı olduğu müddetçe ihracatçılar ve inşaatçılar bile bir yerden sonra bu durumdan fayda sağlayamıyor veya bu fayda genele yayılamıyor. Bankalar da kredi faizlerini TCMB’nin yaptığı indirim kadar indirmiyorlar. Yani şu son faiz indirimlerinin inşaat sektörünü şaha kaldıracağına dair herhangi bir emare yok ortada, aksine artan maliyetler sektörü baskılamaya devam edebilir. Bir süredir sanayide birtakım yerlileşme çabaları (bilinçli veya bilinçsiz) gözleniyor ve dünya ekonomisindeki kimi gelişmelere bağlı olarak ilerisi açısından tartışmaya değer olabilir ve bir anlam ifade edebilir ama kısa vadede bunun da pek etkisi olmaz. Bu durumda ihracatçılar TL’nin değer yitirmesinden dolayı pek bir kazanç elde edemiyorlar, ancak emek maliyetlerini baskılayarak rekabet güçlerini artırabiliyorlar. Benzer bir kazancı, ücretlerdeki artışı, sattıkları mal veya hizmetlerdeki fiyat artışlarından daha düşük tutabilen şirketler de sağlıyor pekâlâ. En basitinden, şirketler her ay hatta ayda birkaç kez fiyat artışına gidebilirken emekçilerin ücretleri senede bir kez ancak artıyor, o da enflasyonun altında kalmazsa bir işe yarıyor.

Ayrıca Türkiye’de en çok ihracat yapan şirketler, yine “yüksek faiz isteyen” büyük sermaye gruplarına ait. Bu açıdan da faiz konusunda birbiriyle savaş halinde iki sermaye grubundan söz edilemez. Faiz ve döviz kurundaki hareketlere bağlı olarak sermayenin esas geliri elde ediş biçimlerindeki değişikliklerden bahsedebiliriz olsa olsa. Bu süreçte elbette bir yandan yüksek döviz açık pozisyonu diğer yandan yüksek finansman maliyetleri nedeniyle zor duruma düşen hatta iflas eden firmalar oldu ama bu da kapitalizmin işleyişinin bir parçası.

Bu süreçte illa siyasi iktidarın TL’nin değersizleştirilmesiyle ilgili bir strateji izlediğini ileri süreceksek, bunun büyük sermayeyi karşısına alıp küçük ölçekli sermaye gruplarını kollamakla ilgili olmadığı aşikâr. Ne kadar başarılı olunur bilinmez ama bu Türkiye sermayesinin ithalata dayalı yapısını bir nebze olsun dönüştürmekle bağlantılı olabilir. Kabaca 2013’e kadar var olan küresel likidite bolluğu ortamında Türkiye’nin sermaye birikim döngüsü içinde elde edilen ve sürdürülebilir olmayan birtakım kazançlar farklı bir dünya ekonomisi konjonktüründe geri veriliyor diyebiliriz; ama burada asıl mesele bunun külfetini kim yüklenecek?

Kesin olan bir şey varsa bunun külfetini şu an için büyük sermaye yüklenmiyor. Emekçiler örgütlü mücadelelerini yükseltip süreci tersine çevirene kadar da yüklenmeyecek. Herhangi bir faiz savaşında bozguna falan uğramış da değiller. En çok fayda sağlayacak olan kesim de yabancı sermaye olacak. Türkiye’ye bir süredir pek yabancı sermaye girmiyor ama bu krizi fırsata çevirecekleri bir an olacak, işte o zaman da ellerindeki dövizleri çok daha yüksek bir kurdan bozduracaklar (tekstil gibi emek yoğun sektörlerde Türkiye’ye yapılan yabancı yatırımların kıpırdandığını şimdiden gözlemleyebiliyoruz).

Sonuç olarak bu durumdan kârlı çıkacak olan yine büyük sermaye oluyor. TL kazanıp geliri düşen emekçiler kaybediyor. Döviz kazanabilen ve/veya servetini dövizde tutanlar kazanıyor. Zaten bu tür alt-üst oluş dönemlerinde büyük sermayenin kazançlı çıkması da olağandışı değil. Uluslararası finans kapitalle iç içe geçmiş büyük sermaye temel olarak üç açıdan kazançlı çıkıyor bu işten:

-Başta yabancı sermaye olmak üzere, yüksek döviz yükümlüğü veya finansman maliyeti nedeniyle zor duruma düşen veya iflas eden şirketleri satın alacaklar

– Bu firmaların döviz riskinden korunma olanakları daha fazla ve zaten yüksek olan servetlerini de katlayabiliyorlar

– Yabancı sermaye girişi tekrar başladığında yabancı sermayeyle daha çok bu büyük sermaye grupları işbirliği yapacak

Bütün bunları değerlendirdiğimizde, Erdoğan’ın faiz düşüşünden sonra sarf ettiği “Türkiye’nin küresel firmaların üretim üssü olma yolunda ilerlediği; sermayenin milliyetinin, renginin, inancının olmadığı; yatırım yapacak herkese kapılarının sonuna kadar açık olduğu” söylemi ziyadesiyle manidar. Ömer Koç’un ve TÜSİAD’ın eleştirel söylemleri, veryansınları ve reform çağrıları ise Erdoğan sonrası yeni mimaride meşruiyet sağlama çabasının bir parçasıdır ancak.

Son Eklenenler