Salı, Eylül 27, 2022

Etnik çatışmaların mikro evreninde Etiyopya

TC Addis Ababa Büyükelçiliği 22 Kasım Pazartesi Günü twitter hesabından yayınladığı bir mesajla Etiyopya’daki vatandaşlara ayrılmalarını tavsiye etti. Büyükelçi bir konuşmasında Etiyopya’da 200 kadar Türk firması olduğunu belirtmişti.[1] Bir yıl önce başlayan Tigraylıların isyanı büyüdüğü ve muhalif güçler Başkent Addis Ababa’ya doğru ilerlediği için, başka ülkeler de benzer çağrılar yaptılar.[2] Etiyopyalılar son aylardaki çekirge istilası, birkaç yıldır süren kuraklık, aşı ve sağlık sisteminin yetersizliğinden dolayı pandemi karşısında düştükleri çaresizlik yetmezmiş gibi, şimdi de savaşın yol açtığı can ve mal kaybı nedeniyle kıtlıkla yüz yüzeler. ABD, AB, G7, BM gibi kapitalizmin büyük başları sanki savaşın başlıca nedeni kendileri değilmişçesine çatışmaların başından beri barış çağrıları yapıyor. Elbette yoksul düşürdükleri kitleler adına değil, değerli bir ekonomik kaynak olarak gördükleri Etiyopya’da istikrarın bozulması ve kârlı yatırımlarının zarar görmesinden endişe ettikleri için. Ve savaşın Afrika Boynuzuna yayılarak yöredeki büyük güçler arası hassas dengeleri sarsmasından korkuyorlar. Demirden korkan trene binmesin; sömürü, savaşların ve savaşlar da devrimlerin anasıdır. Etiyopya ile bu çerçevede ve şu nedenlerden ilgileniyoruz:

Etiyopya ülkemiz egemenlerinin Afrika’ya dönük girişimlerini başlattığı ve önemli yatırımlar yaptığı bir yer. Buradaki gelişmelerin izlenmesi, egemen politikaları anlamaya katkı sağlıyor. İkincisi; Etiyopya Afrika Birliği’ne ev sahipliği yapan tarihsel, coğrafî, toplumsal açılardan kıtanın merkezî önemdeki bir ülkesi ve pandemi öncesi IMF’nin dünyada ekonomisi en hızlı büyüyen (yüzde 10) ülkeler arasında saydığı,[3] küresel sermaye devlerinin yatırım fırsatı kolladığı bir yer. Dolayısıyla buradaki gelişmeler emperyalizmin işleyişini anlamak bakımından da önem taşıyor. Üçüncüsü; Etiyopya siyasetinde 70’li yılların ortalarından bu yana iktidarda ve muhalefette çeşitli sol örgütler yer aldı ve birçok sosyalist ülke bu güçlerle ilişki kurarak toplumsal gelişmeleri olumlu ya da olumsuz etkiledi. Nitekim bugünkü olaylar da o dönemin mirası çerçevesinde -ve elbette günümüz toplumsal çelişkilerinin belirleyiciliği altında- yaşanıyor. Marksistler günahı ve sevabıyla tüm bu pratiklerden sorumludur ve yaşananları görmezden gelmemiz, kendimizle hesaplaşmaktan kaçındığımız anlamı taşır. Elbette böyle bir yazıda konuya ilişkin sorunları saymak bile mümkün değildir, ancak üstümüze düşen sorumluluğu üstlendiğimizi ifade edebiliriz.

İç savaş, nedeni ve özneleri

Etiyopya Federal Demokratik Cumhuriyeti 1995 Anayasasına göre 9 etnik kökene dayalı eyalet ve 2 özel statülü şehir (Addis Ababa ve Dire Dawa) olmak üzere 11 bölgeden oluşuyor. Eyaletlerin özerk yönetimleri ve hukuksuz uygulamalar karşısında federasyondan ayrılma hakları var. Ülke sembolik cumhurbaşkanı, icracı başbakan, parlamenter hükümet ve merkezî güvenlik güçleri ile yönetiliyor. Nüfusu yaklaşık 120 milyon ve 80 dolayında etnik topluluk olduğu tahmin ediliyor. Yüzde 35 oranla ülkenin en büyük etnik topluluğu Oromolar orta ve güney kesimlerde, yüzde 30’la Amharalar kuzey batı ve yaklaşık yüzde 6 dolayındaki Tigraylar kuzeyde Eritre sınırında yaşıyorlar. Kısa İtalyan işgali dışında (1936-41) sömürgeleştirilemediği için, birçok Afrika ülkesinden farklı olarak Etiyopya’da eski bir devlet geleneği var. Tarih boyu Amhara kökenlilerce yönetilmiş ve resmî dili Amharca. Tigraylılar ise 7 milyon nüfusa rağmen örgütlülükleri ve uzun savaş deneyimleri sayesinde son yıllarda etkinlik kazanmışlar. İç savaş,  Tigray eyalet yönetimi ile Federal Hükümet çelişkisi temelinde ve bunun çevresinde yer alan farklı güçler arasında yaşanıyor. Anlaşmazlıkların görünür yüzünde etnik, arkaplanında ise önemli ekonomik ve siyasi çıkar farklılıkları yatıyor.

Çatışma fiilen geçen yıl 3 Kasım gecesi Tigray bölgesel yönetimine bağlı Tigray Savunma Güçlerinin (TSG), Etiyopya Ulusal Savunma Güçlerine (EUSG) ait Tigraydaki Kuzey Komutanlığına saldırısıyla başladı.[4] TSG, başta Etiyopya’nın etkin siyasi gücü Tigray Halk Kurtuluş Cephesi (THKC) olmak üzere Büyük Tigray Ulusal Kongresi, Bağımsız Tigray Partisi, Salsay Weyane Tigray gibi çeşitli siyasi kuruluşlardan ve gençlik örgütlerinden gelenlerin yanı sıra, federal güçlerden kaçan askerlerden oluşuyor.[5] EUSG ise kara ve hava birliklerine sahip ordu, polis, komşu eyaletler olan Afar ve Amhara jandarma birlikleri ve gönüllülerden kurulu. Tigray’ın bir kısmını işgal eden Eritre, asker gönderen Somali[6], başta dronlar olmak üzere silah ve para yardımında bulunan BAE; ticari ve siyasi kaygılarla Cibuti, Addis Ababa’yı destekliyorlar. Saldırı sürpriz gibi görünse de, Abiy Ahmed’in 2018’de başbakan oluşundan bu yana THKC’ye karşı izlediği politikalar nedeniyle beklenmedik bir durum sayılmaz. Ahmed bölgeyi kontrol amacıyla askerî yığınak yaparken, Tigraylılar iyi bildikleri bir iş olan gerilla savaşının ön hazırlığı olarak saldırıp, federal güçlere ait askerleri ve ağır silahları ele geçirdiler. Olayın siyasi gerekçelerini anlamak için biraz geriye gidelim.

Etiyopya’da 1988’de Etiyopya Halkları Devrimci Demokratik Cephesi (EHDDC) çatısı altında toplanan muhalif güçler bugünküne benzer bir isyan hareketi sonucu 1991’de iktidarı almışlardı. Cephe’de THKC, Amhara Demokratik Partisi, Oromo Demokratik Cephesi ve Güney Etiyopya Halkları Demokratik Hareketi yer alıyordu. Siyasi parti gibi hareket eden Cephe her zaman parlamento çoğunluğuna sahipti ve lideri aynı zamanda başbakanlığı da üstleniyordu. Etiyopya 1991-2012 arası THKC ve EHDDC lideri Meles Zenawi tarafından yönetildi. Otoriter politikaları, önemli ekonomik gelişmeler sağladı. Ancak Zanawi’nin ani ölümü Cephe içi güç dengelerini etkiledi ve Tigraylılar uzun süredir iktidarda oldukları için eleştirilmeye başlandı. EHDDC 2015 seçimlerine Tigray dışından olan, Güney Etiyopya Halkları Demokratik Hareketi’nden Hailemariam Desalegn ile girdi. Ama yolsuzluk ve yoksulluk nedeniyle yapılan protestoların önünü alamayan Desaegn, 15 Şubat 2018’de Başbakanlık’tan istifa etti. Kamuoyuna kapalı pazarlıklar sonucu, iyi eğitimli ve genç bir siyasetçi olan Abiy Ahmed Ali önce EHDDC içinde Tigraylılara karşı ittifak yapan Amhara ve Oromo temsilcilerinin oylarıyla yeni lider seçildi ve 2 Nisan 2018’de Başbakanlığı Federal Meclis tarafından onaylandı. Annesi Amharalı olduğu söylenen bir Hıristiyan, babası Oromolu Müslüman ve parlamentoya Oromo milletvekili olarak giren Ahmed; çok kültürlü bir toplumun örnek çocuğu görüntüsüyle bu iş için biçilmiş kaftan izlenimi veriyordu.

Ahmed 1976 doğumlu, orduda yarbay rütbesine kadar yükselmiş, bilgisayar mühendisliği eğitimi almış, bu konuda akademik kariyer yapmış, ülkede internet ağı kurulmasında ve istihbaratta çalışmış biriydi. 2016’da, şu an savaştığı Debretsion Gebremitchael’in Başbakan Yardımcısı olduğu hükümette Bilim ve Teknoloji Bakanı olarak yer aldı. Başbakan olduktan sonra genel af, sınırsız düşünce özgürlüğü, kabinedeki bakanların yarısını kadınlardan oluşturması, liberal anlayış doğrultusunda özelleştirmeden yana oluşu, Eritre ile barış anlaşması imzalaması gibi davranışlarıyla kısa sürede kapitalist çevrelerin ve toplumun sempatisini kazandı. 2019 Nobel Barış Ödülü’nü aldı. Siyasi reformların bir parçası olarak EHDDC’yi feshetti ve bileşeni partilerin yanı sıra muhalifleri de katarak “Refah Partisi” adı altında kendi partisini kurdu. THKC bu oluşuma katılmayarak bağımsızlığını korudu ve tek adamın kararlarıyla gerçekleştiği için bu hızlı değişimi eleştirdi. Bunun üzerine hızını daha da arttıran Ahmed orduyu profesyonelleştirme ve yolsuzlukla mücadele gerekçeleriyle Tigraylıları devlet kademelerinden temizlemeye başladı. Tigraylı olan Genelkurmay Başkanı, Ulusal İstihbarat ve Güvenlik Servisi Başkanı, Addisa Ababa Polis Şefi ve Federal Polis Şefi’ni görevden aldı.[7] Bu hamlelerin daha ileri gideceği düşüncesiyle, THKC kadroları Başkenti terk ederek Tigray’a çekildiler. Ahmed THKC’ye karşı gücünü korumak için geri kalan muhaliflere de baskı yapmaya başladı.  Oromolu ve özgürlük şarkılarıyla tanınan sanatçı Hachalu Hundessa’nın 29 Haziran 2020’de Addis Ababa’da öldürülmesini protesto gösterilerinde federal polisin çok sert davranması[8] ve başka siyasi cinayetler işlenmesi gibi olaylar, Ahmed’e verilen toplumsal desteğin azalmasına yol açtı. Bu arada Ahmed’in bir suikast girişimine maruz kalması ve desteğini aldığı Amhara’da yerel hükümete karşı darbe yapılmak istenmesi, Başbakan olurken vaat ettiği demokrasiyi rafa kaldırmasına yeni gerekçeler sunuyordu. Olağan siyasi takvime göre merkezi ve yerel yönetimleri belirleyecek seçimlerin 29 Ağustos 2020’de yapılması gerekirken, Ahmed pandemi nedeniyle ertelediğini açıkladı. Anayasaya göre başbakanın görev süresi meclis tarafından uzatılabiliyor ama tersi için herhangi bir hüküm bulunmuyordu. Kararı keyfi bulan Federal Meclis Başkanı Keriya İbrahim istifa etti. THKC de kararı kabul etmeyerek, kendi eyaletindeki seçimleri zamanında yaptı ve %98,2 oranında oy alan Debretsion Gebremichael eyalet başkanı seçildi. Federal hükümet bu seçimlere gözlemci göndermeyerek sonuçlarını tanımadı. Merkezden bir hükümet atadıysa da bu kararını uygulayamadı.

Solda Debretsion Gebremichael, sağda Abiy Ahmed, beraber çalıştıkları günlerde

Gebremichael Addis Ababa’da elektrik mühendisliği eğitimi gördüğü 70’li yılların ortalarında okulu bırakarak THKC’ye katılmış, dönemin iktidarına karşı aktif mücadele vermiş, teknik konulara yatkınlığı nedeniyle örgütünün bu alandaki faaliyetlerini yürütmüş, eski kuşak bir militan. 1991’de iktidarın alınışının ardından okula dönüp eğitimini tamamlıyor. İnternet, telekomünikasyon, genel olarak iletişim üstüne yüksek lisans ve doktora yapıyor. Federal hükümette birçok kez yönetici, bakan ve başbakan yardımcısı gibi görevler üstlenerek ülkenin internet altyapısı, telefon ve elektrik şebekesinin kurulup işletilmesi için çalışıyor. İletişim istihbaratla iç içe ve bu alanda da görev alıyor. (Militan mücadele dışındaki özellikleri Abiy Ahmed’le benziyor.) 2017’de THKC lideri seçiliyor. Başlangıçta Ahmed’le aralarındaki önemsiz çelişkiler, Eritre ile barış anlaşması imzalanmasının ardından değişiyor. Çünkü Tigraylıların da hak iddia ettiği topraklar, kendilerine sorulmadan Eritre’ye bırakılıyor.

Kuzey Komutanlığına saldırının ardından Federal Hükümet Gebremichael ve THKC’nin 64 üst yöneticisi hakkında tutuklama kararı çıkarttı ve teslim olmaları için 72 saat süre tanıdı. THKC’nin bunu reddetmesi üzerine, Ahmed 4 Kasım’da yoğun kara ve hava bombardımanı ile “Hukukun Korunması” adı altında bir operasyon başlattı. Uluslararası kuruluşların hükümete yaptığı ateşkes çağrıları ve arabuluculuk teklifleri, Federal Meclisin konuyu bir “iç mesele” olarak tanımladığı kararıyla reddedildi. Eyalete dönük kamu hizmetleri durduruldu ve ekonomik ambargo uygulanmaya başlandı. Bu sırada Eritre askerleri de sınırı geçerek Tigray’a girdiler. TSG kentleri çoktan terk etmiş ve gerilla savaşı için dağlara çekilmişti. Başlangıçta önemli bir direnişle karşılaşmayan EUSG kolay ilerledi. Ahmed 28 Kasım’da yoğun bombardımanın ardından Mekkele’nin ele geçirildiğini, geçici hükümetin göreve başladığını ve savaşın sona erdiğini duyurdu. Ancak çatışmalar sürüyordu ve dünya ile bağlantısı kesildiği için bölgeden haber alınamıyordu. Bu sırada Başkent Addis Ababa başta, ülkenin diğer bölgelerinde Tigraylılara karşı ayrımcılık yapılıyor, işyerleri tahrip ediliyor, çalışanlar işlerinden atılıyor, seyahat etmeleri engelleniyordu. Savaştan kaçabilenlerin bir kısmı Sudan’a sığındı. Ülkede 1983-85 arasında 1 milyondan fazla insanın ölümüne ve yaklaşık 2 milyon kişinin göç etmesine neden olan büyük kıtlığın merkezi Tigray olduğu için BM savaş yüzünden benzer bir olayın tekrarlanmasından korkuyordu.[9] Ancak hükümet böyle bir sorun bulunmadığını ileri sürerek, gerillaların eline geçeceği kaygısıyla bölgeye yiyecek yardımı yapılmasını ve yardım kamyonları için gerekli yakıt gönderilmesini engelledi. İlk BM konvoyu bölgeye ancak 16 Aralıkta ulaşabildi.

Ama savaş uzadıkça işler tersine dönmeye başladı. THKC, Başkent Asmara’ya yaptığı uzun menzilli roket saldırılarıyla Eritre’yi geri çekilmeye zorladı. Afar ve Amhara’ya karadan ve roketle saldırılar yaparak, EUSG’nin buralarda konuşlanmasını önledi. 29 Haziran’da Mekkele geri alındı. Bu sırada Addis Ababa sınırlarının Oromo toprakları aleyhine genişletilmesi ve madencilik faaliyetleri yüzünden tarım arazilerinin zarar görmesi nedeniyle Oromo halkı Federal Hükümete sıcak bakmıyordu. İlk kez Oromolu biri başbakan olduğu için sorunlarının çözüleceği umuduyla Ahmed’e destek vermişlerdi. Ama bekledikleri gibi olmadığını görünce, önceki iktidarlar gibi Ahmed’e karşı da tavır aldılar. Oromo Kurtuluş Cephesi’nden ayrılanlarca kurulan Oromo Kurtuluş Ordusu(OKO) eylemlerde aktif rol oynuyordu. Bu nedenle 6 Mayıs 2021’de ”terörist örgüt” ilan edildi ve hükümetin hedefi haline geldi. Bu durum, THKC ve OKO’nun Ağustos başlarında Ahmed’e karşı ittifak yapmasına yol açtı ve kısa süre içinde diğer eyaletlerdeki muhalif gruplar da buna katıldılar. Farklı kaynaklardan da duyurulan bir haberle, geçtiğimiz Ekim ayı sonunda Mekkele-Addis Ababa otoyolu ve bazı çevre kasabalar isyancıların eline geçti.[10] Bu haber Federal Hükümetin Afar ve Amhara’daki desteklerini yitirdiği ve başkente sıkıştığını gösterdiği için önemliydi.

Savaşan güçler arası dengeyi isyancılar lehine etkileyen bir başka önemli gelişme ise EUSG askerlerinin mevzilerini terk edip savaştan kaçması ya da gerçeğin kendilerine anlatıldığı gibi olmadığını görerek TSG saflarına katılmasıydı. Yoğun dezenformasyonun görüldüğü bir ortamda binlerce esir EUSG askerine ait fotoğraflar, dünya kamuoyunda büyük yankı yarattı. İsyancı güçler Addis Ababa’ya doğru ilerlerken, Nobel Barış Ödülü sahibi Abiy Ahmed çözümü savaşmak için ülkenin kuzeyine gitmekte arıyordu.

Etiyopya sosyalizmi

Etiyopya’da sosyalizm fikri kapitalizmin az geliştiği bütün ülkelerdekine benzer yollardan, 1960’larda ve öğrenciler arasında yayıldı.[11] Aynı yıllarda, ağırlıklı olarak Müslümanlara dayanan Eritre Kurtuluş Cephesi (EKC) kuruldu ve Etiyopya’dan ayrılmak için savaşmaya başladı. Eski bir İtalyan sömürgesi olan Eritre II. Emperyalist Savaşta İtalya’nın yenilmesinin ardından BM himayesine geçmiş ve 1950’de alınan bir BM kararıyla özerk statüde Etiyopya’ya bağlanmıştı. Ama İmparator Haile Selasiye 1962’de bir karar alarak Eritre’nin özerkliğine son verip merkeze bağlamış ve bunun üzerine direniş başlamıştı. Örgüt Mısır ve Suriye tarafından da desteklendiği için savaş Etiyopya’ya oldukça pahalıya mal oluyordu. Yanı sıra, 1973 petrol krizi ve dünya ekonomisinin bunalıma girişi Etiyopya’yı da olumsuz etkiledi. Grevlerin, kitle gösterilerinin arttığı 1974’de İmparator Selasiye askeri darbeyle devrildi. İktidar, Amhara dilinde “komite” anlamına gelen ve askerlerden oluşan Derg’e geçti. Derg, kimlikleri gizli tutulan ve genellikle alt rütbelerden gelen 120 askerden oluşuyordu. Herhangi bir siyasi rakibin olmadığı bir ortamda kansız bir darbe gerçekleştirmişti. Ancak bu uzun sürmedi ve 1975’te kanlı tasfiyelerle yeni bir Derg yönetimi oluşturularak amacın Etiyopya’da sosyalizmi kurmak olduğu açıklandı. Banka, fabrika ve topraklar kamulaştırıldı. İktidarı desteklemeyen kitle örgütleri kapatıldı. Bir demokratik devrim programı ve ulusların kendi kaderini tayin hakkından bahsediliyor ama Eritre’deki ayrılıkçı mücadeleye karşı savaşı şiddetlendirmekten de geri durulmuyordu.

Eritre’de 1971’de EKC’den ayrılarak, Isaias Afewerki önderliğinde, Hıristiyanların desteğini de alan, Çin yanlısı Eritre Halk Kurtuluş Cephesi (EHKC) kurulmuş ve öncekinden daha etkili bir mücadele veriyordu. Buna karşılık Derg de eski iktidarlar gibi davranarak, topluma Amhar kimliğini dayatıyor ve diğer etnik grupları eziyordu. Bu gerçek, (hala bugün de) nüfusun yüzde 80’inin kırlarda yaşadığı bir toplumda etnik temelli örgütlerin kolayca kurulmasının başlıca nedenini oluşturuyordu. Çünkü ezen ulus kimliği temelinde örgütlenmiş merkezî güçler, örgütsüz kır insanlarının geleneksel yaşam alanlarını ellerinden almakta zorlanmıyordu. Bu konuda dünyanın her yerinde “kalkınma, gelişme, uygarlık” gibi gerekçeler öne sürülse de asıl amacın su kaynaklarını, verimli arazileri, maden ve petrol yataklarını ele geçirmek olduğunu orada yaşayan yoksul kitleler somut olarak görüyordu.

1975’te Tigray Halk Kurtuluş Cephesi kuruldu. Bunu Oromo, Afar ve Batı Somali kurtuluş cepheleri izledi.Ülkede iktidardan bağımsız olarak siyasi faaliyet yürüten iki sol örgüt vardı: Etiyopya Halkının Devrimci Partisi (EHDP) ve Tüm Etiyopyalıların Sosyalist Hareketi. Bu partiler Derg yönetimini eleştiriyor ama ikinciler “yapıcı muhalefet” rolü üstleniyordu. Nitekim artan baskılar karşısında birinciler yeraltına çekilirken, ikinciler Derg yönetimine katıldılar. Bu sırada Tigrayda gerilla savaşı veriliyor ve şehirlerde ise EHDP,  “sosyalist hareketçiler” de dahil iktidar yanlılarına karşı suikastlar düzenliyordu. Derg yönetimi devrimin 2. yıldönümü olan 11 Eylül 1976’da bu eylemlere karşı “kızıl terör” kampanyası başlattı ve yaklaşık 2 yılda binlerce kişiyi katlederek muhalif örgütleri etkisiz hale getirdi. Çok geçmeden, “sosyalist hareketçiler” de bu katliamlardan nasibini alarak tasfiye edildiler. Devlet Başkanı Mengistu Haile Mariam iktidarın tek sahibi haline geldi. Muhalefet geri çekilerek, ulusal kurtuluş mücadelelerini güçlendirmeye yöneldi. Kırlarda yaşanan birçok çatışma arasında, Somali sınırındaki Müslüman aşiretlerin oluşturduğu Batı Somali Kurtuluş Cephesi’nin verdiği mücadele özel bir önem kazandı. Buradan kaynaklı nedenlerle Etiyopya ve Somali 1977-78 arasında Ogaden Savaşanı yaşadılar.

Tigray savunma güçleri Etiyopya ordusunu beklemediği bir yenilgiye uğrattı

Toprakları İtalyan ve İngiliz sömürgesi altında olan Somali 1960’da bağımsızlığını kazanmıştı. Doğu Afrika’daki Somalileri toplayarak bir devlet düzeni kurmaya çalışıyordu. 1969’da askeri bir darbeyle Siad Barre iktidarı ele geçirdi ve SSCB ile yakın ilişkiler kurarak, o dönemde sık görülen bir biçimde baskıcı uygulamalarla sosyalizm inşa etmeye girişti. O yıllarda Afganistan, BAAS yönetimindeki Suriye ve birçok Afrika ülkesinde görüldüğü üzere sözü edilen “sosyalizm”, aslında yukarıdan aşağı baskıyla geleneksel toplum yapılarını dağıtmayı ve ekonomide devletçi uygulamalarla kalkınmayı amaçlayan bir yönetim biçimiydi. Yönetenler bu yolla kitle desteğini alamayacaklarını iyi bildiklerinden, düşmanlar yaratarak ve barışçı yollardan çözülebilecek sorunları büyüterek “savaş sosyalizmi” içinde rıza üretmeyi deniyorlardı. Siad Barre de böyle yaptı ve önce Etiyopya’daki ayrılıkçıları gizli yollardan destekledi ve ardından bu ülkeye savaş açtı.

SSCB’nin Barre’yi durdurmaya çalışması ve Castro’nun arabuluculuk teklifi işe yaramadı. Sonunda her iki güç de Etiyopya yanında yer aldılar. Somali’den ayrılan Sovyet askerî danışmanları Etiyopya saflarına geçtiler. Etiyopya’da değişik kaynaklara göre 15-17 bin arası Küba askeri[12], bin 500 Sovyet askerî danışmanı görev yaptı. O yıllarda sol bir iktidarın olduğu Yemen de askerî birlik göndererek Etiyopya’nın yanında yer aldı. SSCB -elbette 1 milyar dolarlık bedeli karşılığı- Etiyopya’ya büyük bir silah sevkiyatı yaptı. Bunun üzerine Barre Sovyetlerle ilişkisini keserek ABD ile bağlantı kurmaya başladı. Savaş Somali’nin yenilerek geri çekilmesiyle sonuçlanırken iki ülkenin tarihi değişti.

Mengistu bu “zaferin” ardından Eritre’ye yöneldi. Eritre’de mücadele eden EHKC Çin tarafından destekleniyordu. SSCB Etiyopya’ya desteğini sürdürürken, Küba bu çatışmalara katılmadı ve askerlerini ülkeden geri çekmeye başladı.(O dönemde “Özgürlük Dünyası” dergisine röportaj veren bir THKC temsilcisi, çekilen Kübalı askerlerin yerine Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti askerlerinin geldiğini ileri sürüyor.)[13] Zor günlerden geçen Mengistu, SSCB desteğine daha çok gereksinim duyuyordu. Sosyalizm yolunda ilerlediğinin kanıtı olarak ve ülke içindeki konumunu güçlendirmek için, Sovyetlerin de önerdiği gibi davrandı ve 1984’te Etiyopya İşçi Partisi’ni kurdu. Bu yıllarda Tigray bölgesini içine alan büyük bir kıtlık yaşandı. Kaynaklar orduya ve silahlanmaya giderken, 1 milyon kişi açlıktan ölmüştü. 1987’de yapılan anayasa değişikliği sonucu parlamenter düzene geçildi ve Mengistu’nun ilk seçilmiş devlet başkanı olmasıyla Derg iktidarı sona erdi. Ama ekonomide üretkenlik sağlanamadığı için Sovyetlere olan borçlar ödenemiyordu. Bu sırada Sovyetlerde Gorbaçov yönetimi altında politika değişikliğine gidiliyor ve karşılıksız yardımlardan vazgeçiliyordu. Böylece Afganistan’da olduğu gibi, Etiyopya yönetimi de sarsılmaya başladı. Sosyalizm fikrini çoktandır bir yana bırakmış olan Mengistu partisinin adını değiştirerek Etiyopya Demokratik Birliği Partisi yaptı. Muhalefet saflarında da paralel değişimler yaşandı.

THKC 1988 Mayısında Eritre’de mücadele veren EHKC ile ittifak kurarak yönetime karşı savaşını şiddetlendirmişti. Bu ittifaka daha sonra ülkedeki diğer örgütler de katılarak, EHDDC’yi oluşturdular. 70’li yıllarda Sovyetlerle işbirliği içinde olan iktidara karşı Çin ve Arnavutluk yanlısı bir çizgiye yönelen THKC, Çin’in Mao’nun ölümü ardından siyaset değiştirmesi ve silahlı mücadelelere yardımı kesmesi üzerine yoluna Arnavutluk çizgisinde devam etti. Kendi halkının tam desteğini alan ve disiplinli bir yapıya sahip olan THKC diğer örgütleri de etkileyerek, ülkedeki siyasi gelişmelerin doğal önderi konumuna geldi. Mengistu iktidarının son zamanlarında THKC ile uzlaşmaya çalıştıysa da başaramadı ve 1991’de devlet başkanlığından istifa ederek Zimbabwe’ye kaçtı. Halen hayatta ve bu ülkede.

Geçici yönetim oluşturan EHDDC düzenin inşası için tüm siyasi çevrelere çağrı yaptı. Ama yıllar boyu süren savaşlar, açlık ve yoksulluk yüzünden, ortada güçlü bir siyasi irade koyabilecek, THKC dışında örgüt kalmamıştı. Geçici devlet başkanlığını THKC lideri Menes Zenawi üstlendi. Ne var ki 1992’de Arnavutluk sosyalizminin de sona ermesiyle, Etiyopya’da sosyalizm hayalleri bitti. 1995’te yeni bir anayasa yapılarak “devrimci demokratik” bir toplum inşa etme yoluna girildi. Geçmişten çıkartılan dersler sonucu, etnik temelli bir federasyon oluşturuldu. Önceki dönemden farklı olarak, topluma dinsel ve kültürel baskı yapılmadı. Böyle bir baskıcı iktidar ortaya çıkması durumunda, eyaletlere ayrılma hakkı tanındı. Ancak Eritre ile önceki dönemden kalma sorunlar çözülemedi. İktidar değişikliği nedeniyle Eritre de kurtulmasına rağmen THKC içindeki bir kesim Eritre’nin ayrılma hakkını tanımak istemiyordu. Bunun nedenleri arasında Eritre nüfusunun yarısına yakının Tigray kökenli olması ve Etiyopya’nın denize bu ülke toprakları üzerinden ulaşabilmesiydi. 1993’te BM gözetiminde yapılan bir referandum sonucu Eritreliler bağımsızlıktan yana oy kullandılar. Ancak örgüt içi baskılara boyun eğen Zenawi 1998’de Eritre’ye savaş açtı. Ama 2 yıl sonra ani bir kararla savaşı sona erdirdi. Cezayir’de bir mutabakat imzalandı ve on binlerce insanın yaşamını yitirdiği bu anlamsız savaş bitti. Böylece Eritre bağımsızlığına kavuştu. Bunun en önemli sonucu, Etiyopya’nın denizle bağlantısı kalmayan bir ülkeye dönüşmesiydi. (Eritre ile resmî barış antlaşması 2018’de Suudi Arabistan aracılığıyla ve bu ülkede imzalandı ve Abiy Ahmed bu nedenle Nobel kazandı.)

90’lı yıllarda dünyada neoliberal rüzgârlar esiyor ve “tarihin sonu geldiği, kapitalizmin kesin zafere ulaştığı” ileri sürülüyordu. Etiyopya da bunlardan etkilendi ama IMF ve Dünya Bankası ile ilişkilerini sınırlı tutarak, önerilen politikaları tümüyle benimsemedi. Birçok özelleştirme yapılırken iletişim, ulaşım, eğitim vb. kamu kurumları korundu. Elden çıkarılanlar da THKC’ye yakın ve güvenilir kişilere satıldı. Dışarıdan sermaye girişine izin verildi ve ilk sırada Çin yer aldı. Ulaşım, iletişim, enerji altyapısına önemli yatırımlar yapıldı. 2011 Arap isyanlarının Mısır’ı etkisizleştirmesinden de yararlanılarak, Etiyopya’nın güneyinden doğan ve Nil’in suyunun yüzde 85’ini sağlayan Mavi Nil üzerinde ünlü Rönesans Barajı’nın inşasına girişildi. Dünya Bankasının finansman sağlaması reddedilerek hükümetin kendi kaynaklarıyla başlattığı bu proje, Çin’in desteğiyle tamamlanmak üzere. Ancak bunun kısa süreli enerji gereksinimini karşılaması dışında, orta vadede Mısır’daki Asuan Barajı örneğinde de görüldüğü üzere doğanın dengesini bozucu olumsuz etkilere yol açması kaçınılmazdır. Bu çerçevede Mısır’la da gerilim yaşanıyor. THKC 2012’de Zenawi’nin ölümünden sonra iktidardaki etkisini kaybetse de devlet içindeki gücünü korudu. Zaten sürmekte olan savaş da böyle olduğunu yeterince ortaya koyuyor.

Bugün çatışan güçler arasında “Marksist” ya da “sosyalist” olarak nitelendirilebilecek herhangi bir özne bulunmuyor. Bir yanda Abiy Ahmed’in ülke ekonomisini tümüyle liberalleştirme amacı, diğer yanda yerel güçlerin kısmen kamu yararı gözetilmesini savunan karma ekonomi talepleri yer alıyor. Liberaller sanki sermayenin biricik amacı kendini yeniden üretebileceği kârlı bir ortam yaratmak değilmiş gibi, devletin ekonomiden çekilmesinin refahı arttıracağını savunuyorlar. Sınırlı özelleştirmelerden bile büyük zarar gören yerli halklar ise, ekonomik savunma savaşı olan kamu yararından yana tutum alıyorlar. Ama bunun silahlı bir savaşa dönüşmesinin yaratacağı yıkımın altından hiçbir devlet kapitalizminin kalkamayacağını pek hesaba katmıyorlar.

Bu çatışmadan liberal kesimin üstün çıkması durumunda yaşanacakları öngörmek zor değildir, ülkenin tüm kaynakları satılarak sermayeye dönüştürülecek ve buna muhalefet edenler ezilecek. Kamu yararından yana olanların yapacakları da bundan farklı olmayacak. Çünkü önceki dönemden kalma borçların ödenmesi, mal ve can kaybının yol açtığı zararın karşılanması için onlar da küresel sermayeye el açmak zorunda kalacak. Nitekim bu yol Derg yönetiminin yıkılmasından sonra denenmiş ve bugünkü sonuca ulaşılmıştır. Dolayısıyla şu anki savaşın en iyi olasılıkla bir önceki döneme dönüş için yapıldığı söylenebilir. Örnek:

Güneyde Omo Vadisinde 2011 yılında Hint Eximbank’ın sağladığı 640 milyon dolar krediyle yapımına başlanan Gibe III hidroelektrik santrali yüzünden, çoğu çiftçi ya da geleneksel kabile yaşamını sürdüren yerli halklardan oluşan yaklaşık 250 bin kişi yerinden ediliyor. Aynı biçimde, “yerli kaynakla yapılıyor” diye övünülen Rönesans Barajı da benzer sonuçlara yol açıyor.[14] Yarın bir “kurtuluş cephesi” kurarak bu halkların federal hükümete karşı savaşmayacağını kim söyleyebilir? Başka bir örnek, Oromo topraklarında yıllarca işletilen ve yerel halka büyük zarar veren siyanürlü altın madenidir. [15] Maden alanı 1997’de özelleştirme programı çerçevesinde 172 milyon dolara Etiyopya doğumlu ama aynı zamanda Suudi yurttaşı Hüseyin el Amudi’ye satılıyor. Yılda 4 ton altın çıkarılarak İsviçre’ye ihraç ediliyor. Yöre halkı yıllar boyu durumu protesto ediyor ama gelip geçen çeşitli hükümetler aldırmıyor. Ne zaman ki Suudi Arabistan’da Prens Salman’ın başlattığı yolsuzluk soruşturmaları sırasında (2018) Amudi’nin kirli işleri ortaya çıkıyor ve servetine el konarak hapse atılıyor, Etiyopyalı yetkililer de madenin kapatılması için karar alıyorlar.

Etiyopya kahvenin ana vatanadır ve kahve üretimi Derg döneminde kamulaştırılmıştır. Ancak özelleştirilen kahve sektörü 2013’ten beri Starbucks, Cooper, Forest, Square One gibi çok uluslu şirketlerin elinde.[16] 1980’de Sovyetlerin bulduğu petrol yatakları aynı yollardan geçerek bugün Malezya kökenli çok uluslu bir şirket olan Petronas tarafından işletiliyor. (Son zamanlarda bu alana bir Çin şirketi olan Poly-GCL de girmiş durumda.) Addis Ababa’ya 130 km uzaklıkta ve Oromo bölgesinde 1930’dan beri şişelenerek satılan maden suyu kaynağı 2008’de özelleştiriliyor. Burayı satın alan şirket aynı zamanda Ethiopia’da kola ve bira dağıtım tekelini de elinde tutuyor. Türkiye’de Özal döneminde 1980-90 aralığında yaşanan özelleştirme sürecinin bir benzeri son 10 yılda Etiyopya’da yaşanıyor ve tütün mamullerinden alkole kadar devlete ait birçok sektör şirketlere satılıyor. Dolayısıyla devletçi ya da liberal, sermayeye dayalı bir düzen sürdürüldükçe toplumun dönüp dolaşıp geleceği yerin bugünkünden farklı olacağı söylenemez.

Türkiye-Etiyopya ilişkileri

Türkiye, Afrika politikasını “Afrika’ya Açılma Eylem Planı” adı altında 1998’de ifade etmesine rağmen uygulamaya geçmesi zaman aldı. Bu yönde ilk adımını “Afrika Yılı” ilan ettiği 2005’te Etiyopya’da attı ve kıtadaki ilk Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı (TİKA) bürosunu Addis Ababa’da açtı. DEİK açıklamasına göre bu ülkedeki yatırımları 3 milyar Doların üstünde[17] ve yıllık ticaret hacmi yaklaşık 650 milyon Dolar. Elbette savaş bunu olumsuz etkiliyor. İktidar yanlısı medyanın öngörüden yoksun yazarları durumun bir an önce eskisine dönmesi ve gelecek kârların devam etmesi arzusuyla “Abiy Ahmed koca bir savaşın ortasında yalnız ama çaresiz değil” misali yorumlar yapıyorlar.[18] Addis Ababa Büyükelçiliği resmî sitesinden yaptığı açıklamayla yalanlasa da[19] Türkiye’nin Etiyopya’ya SİHA sattığına ilişkin dış basında çıkan haberleri doğru kabul ediyorlar.[20]

Her şeyden önce iki ülke karşılıklı çıkar temelinde ilişki kuruyor. Örneğin Etiyopya’nın Mısır’la Rönesans Barajı nedeniyle yaşadığı sorunlarda Müslüman Arap ülkeleri Mısır’ı desteklediği için, Etiyopya Türkiye ile yakınlık kurmaya gereksinim duyuyor. 18 Ağustos 2021 günü Abiy Ahmed’in Ankara’ya kısa ziyaretinde bu konunun da gündeme geldiği ve Türkiye’nin Sudan’la yaşanan sorunlarda arabuluculuk yapması teklif edildiği belirtilmişti.[21] Bu yorumların nedeni, Ahmed’in gelişinin Sudan Devlet Başkanı Abdülfettah el Burhan’ın ziyaretinden hemen sonraya rastlamasıydı. Üzerinde durulmayan başka bir konu ise bu ziyaretin Etiyopya’da Cemaate ait okulların Maarif Vakfı’na devrinden 1 hafta sonra yapılmış olmasıydı. Konuyla ilgili sözleşme 2019’da imzalandığı halde devamı gelmemiş ve 12 Ağustos’ta devir işleminin tamamlanmasının ardından böyle bir ziyaret yapılmıştı. Söz konusu 11 okulda 2 bin dolayında öğrenci eğitim görüyordu. Başbakan Ahmed’in ziyareti sırasında iki ayrı askerî anlaşma imzalandı. Elbette o zaman Ahmed’in isyancılara yenilebileceği akla getirilmemiş olmalıydı. Ama böyle bir durumda yeni oluşacak Etiyopya yönetimine bu anlaşmalarla ilgili mazeret sunmak, herhalde Türkiye’de de yaşanması olası bir iktidar değişikliği sayesinde zor olmayacaktır. Gelenler, suçu gidenlere atacaktır.

Sonuç

Etiyopya’da somut çıkar çatışmaları temelinde siyasi iktidar mücadelesi yaşanıyor. Bunu basmakalıp ifadelerle değil, ancak gerçekleri ortaya koyarak anlayabiliriz. Yaşananları, bir zamanlar Türkiye’de de çalışan Paul Henze gibi CIA ajanlarının söylediğine benzer biçimde (Etiyopya hakkında 90’lı yıllarda yazdığı raporlara internetten ulaşılabiliyor.) Marksizm’in yetersizlikleri ile açıklayamayız. Öte yandan bunun değişik bir biçimi olarak, olayları “Stalinist” politikalar benimseyen “küçük burjuva ve yozlaşmış önderlerin” marifetine de bağlayamayız. Ya da basitçe “emperyalizmin oyunudur” diyemeyiz. Çünkü elimizde hiçbir zaman, somut durumlar karşısında ne yapacağımızı söyleyen reçeteler olmayacak, yapılması gerekeni var olan bilgiler yardımıyla araştırıp bulacağız. Öte yandan hayat bize sorunları çözmek için “doğru” kişiler sunmaz, herkes doğası gereği yapması gerekeni yaparken, kendi çözümlerini karşıtlarıyla mücadele ederek üretir. Bu bir başkasına yanlış görünüyorsa, sözlü eleştirinin bunu düzeltmeye gücü yetmez, gerekli olan eylemdir.

Fidel Castro 1977’de Somali ve Etiyopya arasındaki Ogaden Savaşını önlemek için arabuluculuk yapmaya çalışmış ve sorunların barışçı biçimde çözülmesi için Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti, Cibuti, Etiyopya ve Somali arasında federasyon kurulmasını önermiş. Ancak tarafların buna kulak asmayıp savaşa girmesi, önerinin gerçeklerden kopukluğunu gösterir. Belki Che’nin söylediği gibi, gerçekçi olan imkânsızı istemektir.

Çözüm Lenin’in basitçe ifade ettiği gibi “bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halkların birliğinde” aranmalıdır. Emperyalizm gelişmiş ülkelerin yoksul ülkelere dönük dış politikası değildir, kapitalizmin dünya ekonomisi haline gelmesinin ifadesidir. Sömürgecilere karşı mücadele eden halklar, bunu emperyalizm döneminde de sürdürmüşlerdir. Bir farkla ki, sömürgecilik döneminde ulusların bağımsız ekonomik yapılar kurmaları mümkünken emperyalizm döneminde bu ortadan kalkmıştır. Lenin bu yüzden ulusal kurtuluş mücadelelerinin, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki işçi sınıfı mücadeleleriyle el ele gitmesini önermiştir. Ancak az gelişmiş ülkelerde bu çağrıya uyulsa da birleşik mücadelenin gelişmiş ülkelerdeki bölümü eksik kalmıştır. Afrika’da yaşananlar bunun somut örneğidir. Öyleyse az gelişmiş ülkelerdeki mücadelelerde dile getirilen fikirlerin ne kadar doğru ve önderlerinin ne ölçüde tutarlı olduğunu sorgulamadan önce, bir zamanlar sosyalizme öncülük eden gelişmiş kapitalist ülkelerdeki mücadelelerin nasıl olup da gerilediğini araştırmak gerekir.

II. Emperyalist savaşın ardından bir dizi eski sömürgede bağımsız devletler kuruldu. Bunda biraz da emperyalistlerin bağımlılığı sürdürebilmek için sermaye ihracının yeterli olduğunu görmesinin de payı vardı. Ancak bu gelişmedeki en büyük pay, Afrika halklarının sömürgecilik karşıtı mücadeleleriydi. 1900’de Londra’da toplanan “Pan Afrika Konferansı”, bu mücadelede önemli bir dönüm noktası oluşturdu. Bunun açtığı yolla, Komünist Enternasyonalin 1919’daki ikinci kongresinde sömürgelerdeki kurtuluş hareketlerinin desteklenmesi kararı alındı.[22] Afrika’daki ilk sömürgecilik karşıtı hareketler, ulusal kurtuluşu her zaman sosyalizme giden bir yol olarak kabul ettiler. Bunun öncülüğünü yapanlar tek tek ülkelerde iktidar olmaktan çok, Afrika’nın birliği ve dünyanın bütün ezilenlerinin özgürlüğünü savundular. Nitekim ülkelerinin bağımsızlık kazanması hedefine ulaştıktan sonra da bu amaçlarını sürdürdüler. Peki, bu devrimci düşüncelere ne oldu?

Bu düşüncelerin taşıyıcıları olan Patrice Lumumba-Kongo, Kwame Nkrumah-Gana, Amilcar Cabral- Gine Bissau ve Yeşil Burun Adaları, Felix Roland Moumie- Kamerun, Sylvanus Olympio- Togo, Eduardo Mondlane- Mozambik, Mehdi Ben Barka- Faslı devrimci, Thomas Isidore Noel Sankara- Burkina Faso… gibi önderler ulusal kurtuluşla sosyalizmi, ülkelerinin kurtuluşuyla Afrika’nın kurtuluşunu birbirinden ayırmadıkları için katledildiler.

İlk katledilen 1961’de Lumumba oldu ve sosyalistler o zamandan bu yana benzer cinayetleri kınamakla yetinir hale geldi. SSCB ulusal kurtuluş mücadeleleriyle dayanışmayı, ABD ile rekabetinde stratejik noktalara egemen olmakla karıştırdı. Tıpkı bugün Çin Halk Cumhuriyeti’nin iç işlerine karışmamak kaydıyla bu ülkelerle ekonomik ilişkiler kurması gibi. Nitekim BM Güvenlik Konseyi’nin sürekli üyeleri Rusya ve Çin, ülkenin iç işlerine karışılmaması gerekçesiyle Etiyopya’ya yaptırım kararı alınmasına karşı çıkıyor. Belki bu tavır savaşı körüklememek bakımından geçerli olabilir. Ama gerçek yaşamda tarafsızlık sınırlı ve geçici bir olgudur. ÇHC Etiyopya’yı “Yol ve Kuşak” projesinin Afrika ayağının önemli bir parçası olarak görüyor ve bu çerçevede Cibuti’den Addis Ababa’ya 4.5 milyar Dolar harcayarak demir yolu yapıyor. Ama kendi ürettiği SİHA’lar, BAE’nin Eritre’deki üssünden havalanarak Tigray hedeflerini bombalamakta kullanılıyor.[23] Yani tarafsız kalamıyor. Çünkü bir sermaye yatırımını ABD yaparsa “emperyalist”, Çin yaparsa başka bir şey olmuyor, sonuçta sermayenin yeniden üretim sürecinde yapılan yatırımdan en yüksek kârı elde etme kaygısının toplamı olarak, kapitalizm kendi hükmünü bütün iradelere dayatıyor.

Bu nedenle Castro’nun Ogaden savaşındaki önerisi aslında Afrika’da çoktan kaybedilmiş bir mevzinin küçük çapta geri kazanılması hayali gibidir. Afrika Birliği için yola çıkan devrimciler katledilmiş, ulusal ölçekli mücadelelerin sosyalizmle ilişkisi kopmuş, geriye bölgesel bir federasyon önerisiyle avunmak kalmıştır.

Toplumsal mücadeleler her zaman bir ideoloji temelinde bir araya gelen güçlerce verilir. Dün ulusal kurtuluş hareketlerinin ideolojisi ve aynı zamanda ilham kaynağı Ekim Devrimi idi. Ancak bu düşüncelerin yeniden üretilebileceği toplumsal zemin olan sosyalist yapılar ortadan kalkınca, geriye o kitleleri birleştirebilecek ideolojiler olarak din ve etnisite kalmıştır. Ezen ve ezilenler arası mücadele durmaz, ne gibi bir olanak bulursa oradan devam eder. Ezilenlerin mücadelesi bir takvime bağlı olarak değil, kendi gereksinimleri doğrultusunda ve kimseyi beklemeden verilir. Eğer devrimciler kendi güçlerinin yettiği ortamda üstlerine düşeni yapmıyorsa, ezilerek yaşamaktan fazlasını hak etmiyorlar demektir. Kendi ülkelerinde kazanmaları yetmez, zaferi bölgelerine, kıtalarına, dünyaya yaymak için çalışmak ve düşseler bile tekrar ayağa kalkıp daha çok çalışmak zorundadırlar. Katledilen Oromolu sanatçı Hachalu Hundessa’ya ait şarkının sözleriyle bitirelim:

Dışarıdan yardım beklemeyin, gerçekleşmeyecek bir hayal. Kalk atını hazırla ve savaş, saraya yakın olan sensin”


[1] https://turkiyeetiyopya.com/haberler-buyukelcilik/buyukelci-yaprak-alpden-turk-yatirimcilara-tavsiyeler-1229.html

[2] https://www.garda.com/crisis24/news-alerts/541561/ethiopia-french-embassy-issues-multiple-advisories-nov-2-amid-ongoing-nationwide-state-of-emergency-update-5

[3] IMF’nin Etiyopya’daki gelişmeleri övdüğü birçok rapora şuradan ulaşılabilir: https://www.imf.org/en/Publications/CR/Issues/2018/01/24/The-Federal-Democratic-Republic-of-Ethiopia-2017-Article-IV-Consultation-Press-Release-Staff-45576

[4] https://www.janes.com/defence-news/news-detail/ethiopia-says-northern-command-is-counterattacking-tigray-rebels

[5] https://en.wikipedia.org/wiki/Tigray_Defense_Forces

[6] Eritre’de eğitim gören Somali askerleri, Etiyopyalı askerlerle birlikte Tigraylılara karşı savaşıyor. https://www.theafricareport.com/128011/what-somalia-stands-to-gain-from-ethiopias-ongoing-tigray-war/

[7] https://turkish.aawsat.com/home/article/2626481/etiyopya%E2%80%99n%C4%B1n-tigray-sorunu-b%C3%B6lgesel-%C3%A7at%C4%B1%C5%9Fmaya-d%C3%B6n%C3%BC%C5%9Febilir%C2%A0

[8] https://www.firtinadergi.com/2020/07/devrimci-sanatci-hachalu-hundessanin-oldurulmesinden-sonra-etiyopyada-insanlar-sokaklarda/

[9] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-57670067

[10] https://www.realclearworld.com/articles/2021/11/04/ethiopias_future_is_at_stake_802230.html

[11] Etiyopya sosyalizmi hakkında geniş bilgi edinmek için Hasan Keser’in şu yazısına bakmak yararlı olacaktır: https://kritik.reviews/kitlik-icinde-sosyalizm-etiyopya-solu-unutulmus-bir-devrim-ve-ertesi/

[12] https://www.africanews.com/2016/11/26/ethiopians-celebrate-castro-somalis-fume-at-him-over-1977-ogaden-war/

[13] http://www.ozgurlukdunyasi.org/arsiv/465-sayi-015/2206-afrikada-devrim-isigi-tigre-bagimsizligina-kavustu-simdi-sira-tum-etiyopyada

[14] http://landtimes.landpedia.org/newsdes.php?id=pGhr&catid=ow==

[15] https://ejatlas.org/conflict/midroc-gold-mine-PLC-ethiopia/?translate=en

[16] Özelleştirmelerle ilgili olarak bu ve devamındaki bilgiler için şuraya bakılabilir:https://dctransparency.com/dodgy-business-corruption-slavery-whats-behind-the-martyr-of-the-oromo-people/#_ftn33

[17] https://www.deik.org.tr/basin-aciklamalari-etiyopya-da-turk-yatirimlari-3-milyar-dolara-yaklasti

[18] https://www.aa.com.tr/tr/analiz/abiy-ahmed-koca-bir-savasin-ortasinda-yalniz-ama-caresiz-degil/2340019

[19] https://t24.com.tr/haber/turkiye-nin-etiyopya-ya-insansiz-hava-araci-yolladigi-iddialari-yalanlandi,966338

[20] https://www.amerikaninsesi.com/a/reuters-turkiye-etiyopya-fas-siha-ihrac-bayraktar-savunma/6270502.html

[21] https://www.aa.com.tr/tr/gundem/cumhurbaskani-erdogan-etiyopya-basbakani-ahmedi-resmi-torenle-karsiladi/2339156

[22] Marxism, Pan-Africanism and the International African Service Bureau

[23] https://en.wikipedia.org/wiki/Tigray_War

Son Eklenenler