Çarşamba, Aralık 7, 2022

Emekli amiraller bildirisinin anlamı…

“Yüce Türk milleti” diye seslenildiğinde, deneyimlerimizden biliyoruz ki bu bize değil, muktedirlerin birbirine “kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” misali bir sesleniştir. Nitekim 4 Nisan’ın ilk saatlerinde 103 emekli amiralin imzasıyla yayınlanan açıklama da böyledir. Yalnız bu nedenle değil ama yayınlandığı saat, siyasi konjonktür, dil, içerik bakımından da herhangi bir açıklamadan çok, bir askeri muhtıra benzeridir. Ama şu var ki imzacılar emekli, yani ellerinde bir zamanlar muktedir olmanın hatıra ve alışkanlıklarından başka bir şey yok. Bu da eylemlerinin ideolojik etki yaratma ötesinde bir özelliği olmadığı anlamına gelir. Nitekim yayınlandığı andan itibaren toplumsal üstyapının bütün önemli kurumlarını lehte ya da aleyhte görüş açıklamak zorunda bırakarak, bu etkisini göstermiştir.

Muktedirlerin ideolojik hegemonya kurma girişimleri ancak siyasi ve ekonomik güç alanlarında yayılıp taraftar kazanabilirse sonuç verir. Bunun olmadığı yerde her şey lafta kalır ve belirsiz bir geleceğe havale edilmiş demektir. Elbette açıklamanın söylemden ibaret olması ve arkasında gerçek bir güç bulunmaması, yine de sahiplerini sorumluluktan kurtarmaz. Sonuçta TCK’ya göre bir tehdit oyuncak silahla bile yapılsa, kullanılan nesnenin gerçeğine ne kadar benzediği ve kavgada gösterilip gösterilmediğine bağlı olarak suçtur. İktidar koalisyonu elindeki tüm güçleri kullanarak bir yandan bu suçu saptayıp cezalandırmaya, diğer yandan ideolojik hegemonyasının sarsılmasını önlemeye çalışıyor.  Bu nedenle muhataplarını bir yandan en ağır sözlerle suçlarken, diğer yandan bildiride geçen üç önemli konuda yanıtlar veriyor ve böylece istemese bile ideolojik rekabet sarmalına giriyor: i) Montrö Sözleşmesi korunacak, ii) sarıklı amiral soruşturuluyor ve bu tavır desteklenmiyor, iii) “Mavi Vatan” konusu bizzat Cumhurbaşkanı tarafından yönetiliyor. Kısaca bu üç konu üzerinde duralım:

Montrö

Açıklama Boğazlardan geçişi düzenleyen Montrö’nün korunması gerektiğini söylerken, iktidar sözcüleri zaten sözleşmeyi değiştirmek gibi bir gündem bulunmadığını, bunun kendilerini yıpratmak için uydurulan bir yalan olduğunu belirtiyor. Kısaca hatırlayalım:

1923 Lozan Antlaşması, Türkiye’ye boğazlar üzerinde egemenlik tanımıyordu. Buna göre Türkiye Çanakkale ve İstanbul boğazları ile Marmara adalarında asker bulunduramadığı gibi, boğazlardan geçişin denetimi de uluslar arası bir kurula verilmişti. SSCB kendi güvenliği açısından Türkiye’nin boğazlar üzerindeki egemenlik isteklerini destekliyordu. Birçok kez tekrarlanan uluslar arası görüşmeler sonucu koşullar uygun düştü ve SSCB ile İngiltere’nin imzalanmasında önemli rol oynadığı Montrö sözleşmesi 1936’da yürürlüğe girdi. Buna göre ticari gemilere serbest geçiş hakkı tanınıyor, Karadeniz’e kıyısı olmayan ülkelerin uçak gemileri ve denizaltıları boğazlardan geçemiyor, yine bu ülkelerin diğer savaş gemileri ise 21 gün süreyle ve belli bir büyüklüğün altında olmak kaydıyla geçebiliyordu. II. Emperyalist savaş sonrası SSCB boğazlar üzerinde söz sahibi olmak istediyse de bu gerçekleşmedi ve sözleşme hükümlerinin asıl önem taşıyan savaş gemileriyle ilgili maddelerinin SSCB lehine yorumlanarak uygulanması, bugün de süren bir gelenek halini aldı. Sözleşmenin nasıl yürürlükten kalkacağı 28. Maddesinde düzenlenmiş durumda. Ancak sorun şu ki, halen iyi-kötü bir düzenleme getiren sözleşme yerine yenisi üzerinde anlaşmak yıllar alabilir. O zamana kadar boğazlar üzerindeki tasarruf Türkiye’de olacaktır. Bu da herkesin istediği bir şey değildir. ABD, sözleşmenin feshedilerek kendi lehine yeniden yazılmasından yana. Rusya ise korunmasını istiyor. Peki Türkiye ne düşünüyor?

Montrö’yle ilgili tartışmalar ilk kez, 5 Ocak 2020 akşamı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın televizyon ortak canlı yayınında Kanal İstanbul’un Sözleşmeyi etkileyip etkilemeyeceği sorusuna yanıtının ardından gündeme geldi. Cumhurbaşkanı Erdoğan “bence ona hiç kafayı takmayın. Montrö sadece Boğaz’ı bağlar. Burası Montrö içinde olan bir şey değil. Montrö’nün tamamen dışında olan bir şey” dedi. Bunun üzerine 31 Ocak 2020 günü 126 emekli diplomat, Montrö’nün değiştirilmemesi gerektiğini vurgulayan ortak bir açıklama yaptılar. Dışişleri Bakanlığı bunu eleştirerek “siyasi bir görüş” olduğunu belirtti ve Kanal İstanbul’un Montrö’yü devreden çıkaracağı iddialarını şiddetle reddetti.  Konu uzunca bir süre unutulduktan sonra TBMM Başkanı Mustafa Şentop’un yine bir gazetecinin sorusuna yanıtıyla gündeme geldi ve Şentop ikinci bir açıklamayla yanlış anlaşıldığını ifade etti.

Montrö tartışmalarının bugün iki tane anlamından bahsedilebilir: Biri Kanal İstanbul çevresindeki rant paylaşımıyla ilgilidir. Burada oluşacak rantı engellemek isteyen çevreler “yapılırsa Montrö delinir” tezini ileri sürüyorlar. Bu tez yanlıştır. Dolayısıyla Kanal İstanbul’a ekonomik rekabet gerekçesiyle karşı çıkanları, çevrenin zarar göreceği endişesiyle karşı çıkanlardan ayırmak gerekir. Montrö’nün gündeme getirilmesinin ikinci nedeni ise, uluslararası kamuoyuna mesaj vermektir. Bugün Montrö’nün korunmasını en çok Rusya istiyor. Öyleyse S 400’lere karşı çıkan ve genellikle NATO’dan yana tavır aldığı bilinen bir grup emekli amiralin açıklamasında bu konu neden gündeme getirilir? Bu olsa olsa,  Rusya ile aralarında bir sorun bulunmadığı mesajı vermek içindir.

Cüppeli Amiral

Açıklamada ikinci önemli konu laiklikle ilgilidir. Medyada nasıl yeraldığını bilmediğimiz üniforma üstüne giydiği cüppe ve başında sarıkla namaz kılan birinin fotoğrafına örtülü bir gönderme yapılıyor. Laiklik-dindarlık tartışması bir kısım solun da benimsediği bir konu. Sanki bir tarafta “çağdaş uygarlık yanlıları”, diğer tarafta “ortaçağ karanlığını özleyenler” varmış gibi konuşuluyor. Oysa bu temelinde ekonomik çıkarlar, çatısında ise iktidar mücadelesinin yeraldığı bir tartışmadır. Ülke 1980 sonrası küresel sermayeye sınırsız biçimde açıldığından bu yana ekonomi hızla büyüyor ve devletin tüm kurumları elden geçirilerek buna hizmet edecek hale getiriliyor. Bugün TSK’nın Libya’dan başlayarak Suriye, Irak, Katar, Afganistan, Somali gibi selefilikten ılımlı İslam’a kadar birçok farklı Müslüman inancının yeraldığı bir coğrafyada üsleri var ve oranın halklarına askerî eğitim veriyor. Ekonomik ve siyasi çıkarlar doğrultusundaki bu yayılma, elbette resmî ideolojide de bazı değişikliklere yol açacaktır. Sonuçta en önemli birleştirici öğesinin din olduğu bir coğrafyada Orta Avrupa ülkesindeymiş gibi davranırsanız, Somali’de 1993’te Çevik Bir’in başına gelenlerle karşılaşırsınız. Açıklamadaki laiklik vurgusu, rekabete girilen egemenler düzlemindeki gerçeklerin yeterince tanınmadığını gösteriyor. Buna karşılık iktidarın da o fotoğrafı desteklemediklerini ve gerekli soruşturmaların yapıldığını belirtmesi de, açıklamaya verilen olumlu bir yanıttır. Bizim açımızdan ise bu konu laiklik-dindarlık tartışması içinde ele alınamaz; sonuçta inanç taşıyıcısına aittir ve önemli olan insanların neye inandıkları değil,  ezenden mi yoksa ezilenden mi yana olduklarıdır.

“Mavi Vatan”

Kavram ilk kez 2006’da Deniz Kuvvetleri Komutanlığının düzenlediği bir sempozyumda Tümamiral Cem Gürdeniz tarafından ortaya atılmış ve daha sonra Tümamiral Cihat Yaycı tarafından genişletilerek, 2010’da Deniz Hukuku kitabında kayda geçirilmiş. Gürdeniz bildirinin imzacıları arasında yer alıyor. Kavramın, borç-harç büyüyen ülke kapitalizminin çıkarları doğrultusunda değişen devlet yapısının gereksinimlerini karşılamak için üretildiği açıktır. Amaç, 1990’lardan beri yakındaki derin denizlerde varlığından haberdar olunan enerji kaynaklarına ulaşmaktır. Ancak henüz paylaşımı yapılmayan bu alanlarda keskin bir uluslar arası rekabet yaşanıyor. Devlet, kendini bu rekabete uygun biçimde yeniliyor. Açıklamanın eleştirdiği iktidarla aynı kavramı kullanması, sermaye çevrelerine statükoyu sürdürmekten yana olduğu yönünde verilmiş bir mesajdır.

Sonuç

Açıklama siyasal iktidarın Çin, AB ve ABD ile görüşmeler yaptığı, Rusya’nın Ukrayna sınırına asker yığdığı, yine Çin’in İran’la 400 milyar dolarlık bir ikili anlaşma imzaladığı, TÜSİAD ve MÜSİAD’ın arka arkaya rahatsızlık bildiren mesajlar yayınladığı bir dönemde yapıldı. İktidar partisi bunu “darbe çağrısı” olarak değerlendirirken,  muhalefet “zevzeklik” diyerek ve “herkesin açıklama yapma özgürlüğü” olduğunu hatırlatarak yorganı kafasına çekti. Düzen muhalefeti amirallerin değil, gerçek sorunların konuşulmasını istiyor. Ama iş o noktaya geldiğinde de gerçeklere sırtını dönüyor. Örneğin daha birkaç gün önce “kod 29” yüzünden işten atılan Migros  işçileri seslerini duyurmak için patronları ve TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu Başkanı olan Tuncay Özilhan’ın evinin önünde basın açıklaması yapmaya çalışırken, yerlerde sürüklenerek  gözaltına alındılar. Millet İttifakı’nın bu gerçek sorundan haberi oldu mu? Yoksa o sırada zevzeklik mi yapıyordu? İşte gerçek sorun bu, konuşun…

Son Eklenenler