Çarşamba, Temmuz 6, 2022

Eğitim hakkı için öncelikli grupta değilsiniz, sınıfınızı biliniz!

Düne kadar aşı randevusu almak için sisteme giren eğitim emekçilerinin yüzde sekseni “Aşı için öncelikli grupta değilsiniz.” uyarısı ile karşılaşırken yapılan son duyuruya göre 40 yaş üstü öğretmenlere aşı için randevu lütfedildi. Aşıda öğretmenler arasında ayrım devam ederken artık önlenebilir bir hastalık olan covid yüzünden en az 157 arkadaşımız hayatını kaybetti. 1 seneyi aşkındır okula gidemeyen ve Milli Eğitim Bakanlığının verilerine göre uzaktan erişime ulaşamayan 3 milyon öğrencinin, Türk Eğitim Derneğinin raporuna göre ise 5 milyondan fazla öğrencinin durumları, ne yaptıkları hakkında elde hiçbir veri yok. Eğitim sisteminin en büyük mağduru her zamanki gibi öğrenciler oldu.

Önümüzdeki senelerde, bugün yaşanılan bu hak kaybının acısını hep birlikte yaşayacağız. Okulu bırakmak zorunda olan, çalıştırılan ve evlendirilen çocukların sayısında büyük bir patlama olacağı kesin. Elimizdeki yetersiz veriler bile bunu net bir şekilde söylüyor.

Milli Eğitim Bakanlığının pandeminin başından beri bir salgın stratejisi oluşturmaktan uzak olduğunu görüyoruz. Ortada bir Bakanlık olduğu da şüpheli. Tüm bakanlıklar gibi Milli Eğitim Bakanlığı da, merkezi Saray olan, Eğitim ve Öğretim Politikaları Kurulu tarafından alınan kararları uygulayan bir yürütücülük görevi üstlenmiş durumda. Dolayısıyla eğitimdeki plansızlığın, programsızlığın hesabını hiçbir işlevi, etkisi olmayan bir bakana sormak yeterli olmayacaktır.

Kademeli normalleşme kapsamında 17 Mayıs’tan itibaren okul öncesi eğitim kurumları, özel gereksinimli öğrencilerin özel eğitim okul ve sınıfları, özel eğitim ve rehabilitasyon merkezleri ile 8 ve 12. sınıfların destekleme ve yetiştirme kursları/takviye kurslarında yüz yüze eğitime geçildi. Diğer kademelerdeki resmi ve özel, örgün ve yaygın eğitim-öğretim kurumlarında 1 Haziran’a kadar uzaktan eğitime devam edileceği kararı alındı. Liselerde, sınavlarda “dilekçe” tercihi ile sorumluluk yine veli ve öğrenciye bırakıldı. Bu kararlar alınırken “tam kapanma” döneminde eğitim emekçilerinin, özel gereksinimli öğrencilerin ve ailelerinin aşılanmadığını, randevu için öncelikli grupta bile olmadıklarını hatırlatalım. Aşı olan ilköğretim öğretmenleri ve bilimsel araştırmaların sonuçlarına göre bulaş riskinin çok düşük olduğu ilköğretim öğrencileri ise evde kalmaya devam edecek. Bir beceriksizliğin sonucu olarak bu akla zarar kararların alındığını söylemek safça bir yaklaşım olacaktır. Esasında bu kararlar bilinçli bir tercihin sonucudur. Çocuğunu bırakacak kimsesi olmayan emekçiler “rahatça” işlerine gidip çarkı döndürmeli. Eğitimin salt sınava indirgenmesinin itirafı olan karar ise 8 ve 12.sınıfların dershane/kurslarda yüz yüze eğitimine izin verilmesi oldu. Ne de olsa eğitimin “asli” bileşeni olan dershane/özel kurs sektörünün ihtiyaçları her seyden önce gelir ve öğrencilere düşen de bu çarkı beslemek. Bu süreçte okulu bırakıp çalışmak zorunda olan, evlenmeye zorlanan; sağlıklı sosyal ilişkiler kurabileceği tek yerin sadece okul olduğu ve evde her türlü şiddet ve istismara maruz kalan öğrenciler ise çarkta öğütülüp dursun.

Bugün, pandemiyle iyice şiddetlenen hak kayıpları tüm emekçi kesimleri vurmakla birlikte en büyük zararı en masumlarımız, çocuklarımız görüyor. Fakat yukarıda da değindiğim gibi eğitimin bu hale getirilmesi bilinçli bir tercihin sonucudur. Bu tercihin kökenini kapitalist ilişkilerdeki değişimden ayrı düşünemeyiz. Neo- liberal eğitim politikalarının 1980’lerden itibaren uygulanmaya başlamasının olumsuz sonuçlarını bugün artık yakıcı biçimde yaşıyoruz. Pandemi, adaletsizliğin ve eğitim hakkının gaspının fütursuzca uygulandığı bir çağın borazanı oldu adeta. Eğitim hakkının olduğunu, çok fazla okul türünün olmasıyla sağlandığını söylüyorlar ciddi ciddi. Bu okulların büyük bölümü ara eleman yetiştirme merkezi olan meslek liseleri ile iktidarın ideolojik hegemonyasının eğitimdeki temsilcisi imam-hatiplerden oluşuyor. Müfredatla tüm okulların fiili bir imam- hatibe dönüştürülmesi, cemaat ve tarikat yurtlarının kapanmalardan hiç etkilenmeyip “yüz yüze eğitime” devam etmesi, Anadolu liselerinde “proje okul” adı altında yapılan kadrolaşma çalışmaları ve açık öğretim lisesi ile yüzbinlerce çocuğun, gencin örgün eğitimin dışına atılması, müfredatın gericileştirilmesi vs. her biri ayrı bir yazı konusu olacak boyutta devasa problemler…  

Neo-liberalizm, en temel insan haklarından olan sağlık ve eğitim alanlarını özellikle son 20 yılda paralı hale getirerek dönüştürmüştür. Paralı eğitim, eğitimi bir meta haline getirdi ve bunu özel okullar, dershaneler aracılığıyla satmaya başladı. Eğitimle “bir yerlere” geleceğine inanan bir nesilden eğitimin “zenginler” için bir ayrıcalık olduğu, 18 yaşında “bir işin” ucundan tutarsa veya “hatırlı tanıdıklar” bulursa toplumda bir yere geleceğine inanan nesle geldik. Meslek lisesinde çalışan bir eğitim emekçisi olarak bugünlerde öğrencilerimden buna benzer düşünceleri çok sık duyuyorum. Ne yazık ki haksız da değiller. Sosyo- ekonomik durumu iyi olan ailelerin çocuklarının uzaktan eğitime rahatça erişmelerinin yanı sıra online özel dersler aldıklarını ve burada da bir piyasanın oluştuğunu görüyoruz. Bir tarafta da evdeki tek cep telefonundan yetersiz internetle derslere girmeye çalışan 3 kardeşin ikisinin “eğitim hakkından feragat” ettiği evler, aile bütçesine katkı sağlamak için çalışanlar… Bu eşitsiz koşullarda yapılacak sınavlara gireceklere ise: “Hayatta eşit olmasanız da sınavda hepiniz eşitsiniz. Aynı sorular çıkacak karşınıza!” demenin aymazlığı. Eğitime kar-zarar penceresinden bakıldığı sürece toplumsal bir gelişme ve ilerleme mümkün değildir.

Bu kaos içinde hem can derdine düşen hem eşit, parasız, demokratik, laik ve ana dilinde eğitim hakkını savunmaya devam eden eğitim emekçileri; kendilerini itibarsızlaştırmaya, yalnızlaştırmaya çalışan saldırılarla da mücadele etmekte. Öğretmenlere itibar suikastinin son tetikçisi Nagehan Alçı oldu bugünlerde. Okulların açılmamasının hesabını öğretmenlere sormayacak da siyasi iktidara mı soracaktı? Evet, sorulması gereken bir hesap var. Evet, tek tek öğretmenlerin sesi cılız çıkıyor. O sesleri tek bir bütün haline getirecek bir örgütlenmeden başka reçete yoktur.       

“Rahat olmanın” yanından bile geçemeyen hayatlarımız olmasına rağmen yorucu ama hayati bir sorumluluğumuz olduğunun bilincindeyiz. Yüz yüze eğitimin başlaması için gerekli şartların sağlanması, bütçenin salgınla mücadele için kullanılması yaş, branş, görev farkı ayırmaksızın tüm eğitim emekçilerinin aşılanması, sınavların ertelenmesi ve eğitim hakkından mahrum bir öğrencinin bile kalmaması için yetkilileri göreve çağırmak ve bu taleplerin takipçisi olmak çok önemli. Diğer yandan eğitimin toplumdan ve kapitalist ilişkilerden bağımsız olmadığını unutmamak da bir o kadar önemli. Neye karşı mücadele ettiğini bilmeden gösterilen çabalar artık günü bile kurtarmıyor. Eğitim hakkı mücadelesini bu fikri temelde yükseltmek, öğrencilerimize ve topluma karşı sorumluluğumuzdur.

Son Eklenenler