Çarşamba, Nisan 21, 2021

Direnmek kadınları da İstanbul Sözleşmesi’ni de yaşatır

20.03.2021 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan Cumhurbaşkanı kararı ile Türkiye’nin imzacıları arasında olduğu İstanbul Sözleşmesi feshedildi. Söz konusu kararın fesih mi, çekilme mi olduğu, hukuka uygun olup olmadığı, dahası “yok hükmünde’’ bir karar olup olmadığı hukukçularca tartışıladursun, biz bu yazıda daha ziyade İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmenin fiili sonuçlarını tartışmaya açmaya çalışacağız.

İstanbul Sözleşmesi, kadınlar ve erkekler arasındaki, tarihsel anlamıyla olmasa bile, kültürel anlamıyla sınırlı kalarak ezme/ezilme ilişkisinin varlığını kabul etmiştir. Zorla evlendirme, psikolojik şiddet, taciz amaçlı takip, fiziksel şiddet, tecavüz dahil olmak üzere cinsel şiddet eylemleri, kadın sünneti, kürtaja ve kısırlaştırmaya zorlama ve cinsel taciz; cezai yaptırım uygulanması gerektiğinin belirlenmesi ile kadınlara karşı işlenen suçlar olarak kavramsallaştırılmış, taraf devletlerin tüm cezai ve hukuki tedbirleri alacağı belirtilmiş, yukarıda sayılan suçlar için herhangi bir gerekçenin öne sürülmesinin taraf devletlerce önleneceği kararlaştırılmıştır. Sözleşme ayrıca, AKP çevresince bahsedildiği gibi LGBTİ+ hakları temelli olmamakla birlikte, cinsel yönelimden kaynaklanan ayrımcılığı da yasaklamıştır.

Böyle bir sözleşmenin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ne zararı vardı da kaldırıldı diye soracak olursanız, bir zararı yoktu, kaldırılması tamamı ile kadınların yaşamı hilafına siyasal iktidarın hegemonyasını güçlendirilmesi meselesiydi. Cumhur İttifak’ının artan toplumsal rıza arayışı, hatta belki açlığı demeli, AKP’nin sonunda İstanbul Sözleşmesi’ni de yemek zorunda bıraktı. Burjuva hukukunun hep yenilecek bir parçası kalır, bu bütün putlar için geçerli olabilir.[1]

12. Cumhurbaşkanı’nın İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı, hukuken geçerli bir karar mıdır, iptal mi edilir “yokluğu’’ mu tespit edilir, bunu ileriki günlerde yargı kararları ile göreceğiz. Barolarca Danıştay’a başvurular yapıldı. Pek çok hukukçu, Cumhurbaşkanı kararı ile Meclis’in onaylayarak kabul ettiği bir uluslararası antlaşmanın feshedilemeyeceğini, dolayısıyla yasal olarak İstanbul Sözleşmesi’nin yürürlükte olduğunu söylüyor.

Cumhurbaşkanınca İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeye karar verilmesinin hukuka uygun olup olmaması bir yana, Cumhurbaşkanının “tam yetkili yasaları’’ aracılığıyla -ki bunlar gerek KHK, gerekse Cumhurbaşkanı kararlarıyla yasama yetkisini Cumhurbaşkanına devretmiştir- istisnanın kural haline geldiği bir hukuki düzen yaratılmış olduğunu söyleyebiliriz. Dahası egemen, kimsenin gücünü sınamaması gerektiğini Boğaziçi protestoları esnasında da belirtmiştir. Şu ana kadar Cumhurbaşkanınca alınan ve bundan sonra alınacak kararlar, hukuki bir norm yaratmayacak ve dolayısıyla hukuka uygunluğunun denetimi ancak istisna hukuku çerçevesinde yapılabilecek ve Schmitt’in kullandığı anlamda egemenin gücünün sınırlarını gösterecek gerçek anlamda birer karar olacaklar.[2]

Bize ise önümüzdeki günlerde İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararının burjuvazi içinde yaratacağı kısa vadeli çekişmenin bu yeni Anayasal istisna hali hukukuna karşı yargı kararlarını ne ölçüde etkileyeceğini izlemek kalıyor. Yani hukuki olarak.

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı alındıktan sonra 12 saat içinde 6 kadın erkekler tarafından katledildi. Bu yazı yazıldığı esnada bir kadının iki gün boyunca otel odasında eziyete uğradığı, bir erkeğin, eşcinsel olduğunu iddia ettiği bir erkeğe saatlerce eziyet ederek Instagram’da paylaştığı ortaya çıktı. Oysa İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmenin iç hukukumuzda yaratacağı/yarattığı bir değişiklik yok.

Şöyle ki, 6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun, İstanbul Sözleşmesi’nin imzalanması ile, 2012 yılında, 1998 tarihli 4230 Sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun yürürlükten kaldırılarak yürürlüğe girdi. 6284 Sayılı Kanun’un ilk maddesinde, bu Kanunun uygulanmasında ve gereken hizmetlerin sunulmasında Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler, özellikle Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi esas alınır denmekte. Yani yasa hükmüyle de gösterildiği gibi, şu anda pek çok kadının hayatını kurtaran 6284 Sayılı Kanun’un öncülü İstanbul Sözleşmesi. Ama İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesi, Yasa’nın diğer maddelerinde bir değişikliğe sebep olmuyor.

Üstelik, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmenin 6284 Sayılı Kanun ya da TCK hükümlerinde bir değişikliğe sebep olmayacağını hükümetin değişik kademelerindekiler de dile getiriyor. Açıklamalar arasından Soylu’nunki kendini ele verir cinsten ve “ya şu ideolojik kalıplardan ne olursunuz bir kurtulalım” şeklinde. İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılması, tam da Soylu’nun eleştirilere dönük söylediği gibi, hukuki olmaktan çok ideolojik anlama gelen bir saldırı. Sanıyorum ki bu konuda tartışılacak bir hukuki sebep bulunamaz.

Cumhur İttifakı’nın, kadınları, en azından çok büyük bir kısmını gözden çıkararak kendine bir çıkış yolu aradığı açık. Buna karşı biz birbirimizi, çocukları ve LGBTI+’ları korumak, dayanışmayı büyütmek, örgütlülüğümüzü güçlendirmek, ısrarımızla İstanbul Sözleşmesi’ni yeniden kazanmak zorundayız. Kuşkusuz meselenin sözleşmeden ya da hukuki düzenlemelerden ibaret olmadığını, fiili duruma karşı fiili mücadele yürütmek olduğunu biliyoruz. İstanbul Sözleşmesi’nin feshine ve haklarımıza yönelik tüm saldırılara, egemen ideolojinin ve temsil ettiği düzen güçlerinin dayattıklarına karşı örgütlü kadın mücadelesini yükseltmekten başka yol olmadığının farkındayız. Ne zaman ki güçlü bir kadın hareketi inşa eder ve düzen dışı politik bir güç oluruz, işte o zaman bir erkeğin imzasına bağlı geleceğimizi kurtarır, kendimiz onu daha özgürce kurarız. İstanbul Sözleşmesi’nin feshinin iptali ve sözleşmenin fiili olarak uygulanması da ancak mücadeleki kararlılığımız sayesinde mümkün olacaktır.


[1] Haz: Barkın Timtik, Savunmalar: Kendi Adımıza Asaleten Ezilenler Yoksullar Adına Vekaleten, Boran Yayınları (Selçuk Kozağaçlı’nın 2013 yılındaki savunmasından)

[2] “Olağanüstü halin, egemenliğin hukuki tanımı açısından son derece uygun oluşunun sistematik ve hukuk mantığıyla bağdaşan bir temeli vardır; olağanüstü hal hakkında verilen karar, kelimenin tam anlamıyla karardır… Olağanüstü halde hukuk devleti anlayışına uygun bir yetkiye yer yoktur. Anayasa, böyle bir durumda, olsa olsa kimin müdahaleye yetkili olduğunu belirtebilir… O, normal durumda geçerli olan hukuk düzeninin dışında olmakla birlikte yine de bu düzene aittir çünkü anayasanın tümüyle askıya alınmasına karar vermeye yetkilidir.’’ Carl Schmitt, Siyasi İlahiyat Egemenlik Kuramı Üzerine Dört Bölüm.

Son Eklenenler