Cuma, Aralık 3, 2021

Britanya İşçi Partisinde düzen hâkim

Mayıs ayının başında Birleşik Krallık’ta yerel seçimler düzenlendi, aynı gün bir İşçi Partisi kalesi olan Hartlepool’da da boşalan parlamento koltuğu için ara seçimler yapıldı. İşçi Partisi hem yerel seçimlerde beklendiği gibi ağır bir yenilgi aldı hem de Hartlepool’u kaybetti. Seçim sonuçlarına yakından bakarsak demografik anlamda Brexit referandumunda ortaya çıkan Britanya İşçi Partisinin tabanındaki, küresel kuzeydeki diğer ana akım sol reformist partilere benzer, kültürel yarılmanın aynen durduğunu ve giderek siyasal bölünmenin de daha etkili hale geldiğini görürüz. Bu yazıda kısaca bu yarılmadan bahsedeceğim ve bunun çözümüne dair radikal bir önerinin İngiliz örneğinde bilinçli bir biçimde boşa düşürüldüğünü iddia edeceğim. Sonra da kısaca şu an ABD’de görmekte olduğumuz aynı soruna yönelik ana akım çözüme değinip bitireceğim.

İkinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan otuz yıllık genel refah ve kalkınma döneminin (Keynesçi refah devleti modelinin) krize girmesiyle yetmişlerin ortasından itibaren gündeme gelen kapitalizmin küreselleşme sürecinin (emperyalizmin) neoliberal dönemi özellikle imalat sanayi istihdamının küresel tedarik zincirleri yoluyla güneye taşınmasından dolayı küresel kuzeyde sanayisizleşmeye yol açtı. Bunun sonucunda ABD’de Pas Kuşağı, Fransa’nın ve Galler’in kuzeyi, Belçika’nın ve İskoçya’nın güneyi ve benzeri coğrafyalarda çöküntü bölgeleri oluşurken buralardaki eski sanayi işçisi topluluklar ciddi bir işsizlik, eksik istihdam, yoksullaşma ve yetersiz kamu hizmetleri sorunuyla baş başa kaldılar. Buraların geleneksel olarak sol reformist partilere oy veren seçmenleri imalat sanayi istihdamıyla birlikte sendikalarını da kaybettiler, bu hem partilerine olan bağlılıklarını zayıflattı hem de neoliberal konsensüse ikna olan bu partiler de Thatcher’ın meşhur başka seçenek yok (TINA) şiarını benimseyerek bu seçmenlere anlamlı bir siyasal alternatif önermekten imtina etti. Sonuçta yetmişlerden itibaren seçimlere katılım bu kesimler arasında aşamalı ama istikrarlı olarak düştü. Sol reformist partiler hem kayıp seçmen kitlesini ikame etmek hem de yeni politikalarına daha uyumlu olmak için seksenler boyunca daha çok orta gelir grubu kesimlere hitap etmeye yöneldiler. Ana akım sağ ve sol partilerin siyasal farkı silikleşti. Siyasetin yerini dokunulmaz piyasalar aldı.

Neoliberal küreselleşme bu ülkelerde üniversite mezunu esnek istihdam edilen, güvencesiz çalışan, serbest ve kısa süreli çalışan (meşum gig ekonomisi çalışanları) genç bir beyaz yakalı kitle de ortaya çıkardı. Genelde özgürlükçü değerleri benimseyen bu kesim 2000’lerin başında çok övülür ve “yeni solun” tabanı olarak görülürken, 2008 krizinden sonra ağır bir darbe yediler ve yaratıcıları olan neoliberal küreselleşmenin ekonomik modeline çok büyük şüpheyle bakmaya başlayıp, sıradaki Mark Zuckerberg olma hayallerini bırakıp, siyasal düzenden ekonomi yönetiminde sosyal adaletçi radikal reformlar talep etmeye başladılar. Mali piyasaların kontrolsüz deregülasyonunun sonucu olan 2008 krizi sonrası gerek Occupy Wall Street gibi toplumsal hareketlerde gerekse bunun hemen ertesinde Sandersçilik ya da Corbyncilik gibi sol siyasi hareketlerin yükselişinde bu kesim Polanyi’nin “karşı hareketinin” toplumsal öznesi gibi görünüyordu.

Bu esnada çöküntü bölgelerinin küreselleşmenin kaybedeni sayılan kesimlerinin bir kısmı 2008 finansal krizi sonrası sandığa dönmüş ve sağ popülist hareket ve siyasetlere can vermeye başlamıştı. Böylece geleneksel sol reformist oy depolarının İngiltere’de önce Brexit sonra Boris Johnson’a, ABD’de ise Trump’a destek vermeye başlamasına şahit olduk. Böylece İşçi Partisi Kuzey Galler ve Midlands’de, Demokratlar ise Pas Kuşağı’nda (ve emekçi Hispanikler arasında) alışık olmadıkları bir biçimde seçmenlerini tutmak için mücadele etmeye başladılar. Bu noktada söz konusu seçmen kaybını durdurur gözüken Sanders ve Corbyn öne çıktı. Bu siyasetçilerin avantajı, söylem ve geçmişlerinin hem radikal reform talep eden gençleri hem de çöküntü bölgelerinin kaybedenlerini bir siyasi hareket etrafında buluşturabilmeleriydi. Bu hareketler sonuçta hem bu partilerin otuz yıllık sağa kayışını durdurdu hem de ulusal siyasi gündemin tepesine emekçi mevzularını taşıdı, piyasacı kimi ön kabul ve tabuları sorgulattı hatta berhava etti, bu partilerin yerleşik liderliklerini de tedirgin etti. Wikileaks’in yayınladığı Demokrat Parti yazışmaları sayesinde Sanders 2016 ön seçimini kazanmasın diye merkezci liderliğin elinden geleni ardına koymadığını öğrendik. Liderliği bölünmüş olan ve yeni bir yöntemle liderlik seçimine giden o yüzden daha gevşek davranan Britanya İşçi Partisi örneğinde ise Corbyn etrafında oluşan hareket partiyi 2015 yılında yeni bir ağır seçim yenilgisinin ardından beklenmedik bir biçimde ele geçirmeyi bile başardı.

Corbyn liderliği ana akım medya ve partinin geleneksel liderliği tarafından hiçbir zaman meşru görülmedi bu yüzden her yöntemle itibarsızlaştırılması hiç sorun olmadı. 2016’da partinin başına seçildikten bir yıl sonra liderlik seçimi yenilendi, Corbyn gene farkla kazandı. 8 Haziran 2017 genel seçimini çok parlak biçimde kazandı ve bu sayede 2020’nin başına kadar liderlik koltuğunda kalabildi. Piyasacı siyasette radikal reformlar talep eden kentli beyaz yakalı gençlerle, sanayisizleşmiş eski İşçi Partisi kalelerinin bütçe kaynaklarının kendileri lehine harcanmasını isteyen küreselleşmenin dışarıda bıraktığı çalışan yoksullarının birliği Corbyn koalisyonunu başarılı bir harekete çevirdi ve İşçi Partisinin üye sayısı altı yüz binlere dayandı. Parti uzun yıllar sonra sokakta canlı bir harekete dönüştü. Bu esnada Corbyn’in Soğuk Savaş sırasında Çekoslovakya ajanı olduğuna dair akla zarar haberlerden, seksenlerde IRA’nın siyasal şiddet eylemlerinin destekçisi olduğuna dair çarpıtma dolu başlıklara kadar türlü manşet ana akım basında yer buluyor; ismi verilmeyen generallerin ağzından Corbyn seçim kazanırsa darbe ihtimali olur yollu yorumlar hiç de eleştirel olmayan tonda aktarılıyordu. Corbynciliğe dair itibarsızlaştırma çabasında başarılı olan çamur ise partide yaygın bir antisemitizm olduğu ve yeni liderliğin buna göz yumduğu hatta desteklediği iddiaları oldu. O kadar ki liderliği bıraktıktan sonra bu konudaki bir rapordan dolayı Corbyn partiden ihraç edildi daha sonra partiye geri alınsa da halen partinin meclis grubuna geri kabul edilmiş değil.

Fakat Corbynciliğin sonunu ironik bir biçimde Brexit referandumu getirdi. Brexit kararını uygulamakta ayak direyen yönetici seçkinler 2017 sonrasında bir türlü halkın iradesi doğrultusunda adım atmayınca siyasal süreç Corbyn koalisyonunu mümkün kılan anti neoliberal programı boşa düşürecek biçimde tekrar bir siyasal kimlik sorununa sıkıştı. Neoliberal küreselleşmenin kaybedeni sanayisizleşmiş İngiltere ve Galler, Büyük Londra metropoliten bölgesi ve diğer bazı kentsel merkezlerin küresel dünyayla bütünleşik kozmopolit İngiltere, Galler ve İskoçya’sıyla (İskoç kırsalı AB’nin tarım ve hayvancılık desteğini de seviyordu) karşı karşıya geldi. Corbyn koalisyonunun iki parçası bu bölünmenin iki farklı tarafındaydı ve partinin net bir tutum belirleyememesi liderliğin ne İsa’ya ne Musa’ya yaranamaması anlamına gelecekti. 2019’un aralığındaki seçimlerinde çöküntü bölgelerinin kaybedenleri Corbyn liderliğinin de kendinden öncekiler gibi kendilerini terk ettiğini düşündü ve İşçi Partisine geri dönmekten kısmen vazgeçti. Radikal reformcu kentli gençler ise seçimi kaybettikten sonra ihtiyar Corbyn’dense ana akım medyanın ve elitlerin daha az şimşeğini çekip daha çok sonuç alacak bir liderliği pragmatik gerekçelerle tercih etti. Böylece reformist solu radikal bir programla canlandırma deneyimi de sona erdi.

Yeni gelen liderlik tıpkı Demokrat Partinin merkezci önderliği gibi ikili bir hedefe sahipti: Parti içindeki sol muhalefetin kamuoyunda görünür bir biçimde kafasını kırmak ve iktidara gelmek. En yakın genel seçim beş sene sonra olacağı için önceliğin hangi hedefte olacağı ise açıktı. Partinin fiilen kendini emekliye ayırmış eski liderinin partiye dair antisemitizmle ilgili bir raporda, raporun genelini överken kimi abartılı ifadeler de olduğunu ifade etmesi üzerine partiden atılması aslına bakılırsa Keir Starmer liderliğe seçildikten sonra partinin sol kanadına karşı antisemitizm suçlamasını araçsallaştırma politikasının zirve anıydı. Bu suçlamayla önemli aktivistler fiilen disiplin süreçlerine daha önce maruz bırakılmıştı Corbyn de zaten bu yüzden konuşma ihtiyacı hissetmişti. O ihraç edildikten sonra ihraç kararı üzerine konuşmak yasaklandı ve bu kurala uymayanların da disiplin sürecine sevk edileceği ifade edildi. Doğal olarak parti bu süreçte yüz bin civarı üye ve sonucunda sokaklardaki hareketliliğini kaybetti. Düzen istediğini aldı. Partinin Keir Stramer’la aynı seçimde belirlenen ikinci başkanı sol kanattan Angela Rayner şimdi merkezci liderliğin hedefinde. Keir Starmer kulislerde yerel seçim yenilgisi için onu suçluyor. İşimiz müneccimlik değil ama eski Başsavcı Keir Starmer partinin solunu temizledikten sonra herhalde kullanım ömrünü dolduracaktır ve parti bir sonraki genel seçime başka bir liderlikle girer.

Bu noktada Amerikan Demokrat Partisinin Sandersçiliği daha şık etkisiz hale getirip onun canlılığını kullanabildiği kadar ve siyasette gerçekten etkin olmasının önüne geçerek kullanmak istediğini vurgulayalım. Bu Amerikan usulü “yeni hakiki reformizm” soluna karşı simgesel de olsa kapsayıcı davranıp onun enerjisini olabildiğince sömürme kapasitesine sahip. Buradan kendimize dersler çıkarabiliriz o yüzden buna kısaca değinip bitireceğim. 2020 ön seçimlerinde Sanders bir kez daha partinin adayı olmanın eşiğine gelince bizzat Obama’nın araya girmesiyle bütün merkezci adaylar Texas ön seçimleri öncesinde Biden’ın arkasında birleşip, Elizabeth Warren ise kazanma ümidi kalmamış adaylığını devam ettirince, Sanders’ın ikinci kez yenildiğine bu defa Wikileaks’e ihtiyaç duymadan canlı canlı şahit olduk.

Joe Biden seçimi kazanınca “aşırı merkezci” değil de klasik merkezci bir tutum aldı. Yani neoliberal dönem dogmalarına körü körüne bağlılıktan ziyade partisindeki eğilimlerin düzeni zorlamayacak bir ortalaması doğrultusunda hareket etmeyi tercih etti. Buna rağmen Sanders’ın kendisine biat ettiği kamuya açık zoom görüşmesinde benimsediği tek ilerici talepten yani saati 15 Dolar ulusal asgari ücretten vazgeçtiğini belirtelim. Amerikan solunun en önemli güncel meselesi kamusal sağlık sigortası konusundaki ortalamacı vaadi en yoksullar için kamusal seçenek sözünden de seçildikten sonra hiç bahsetmiyor. Bununla birlikte Beyaz Saray yetkilileri partinin solunu temsil eden kurumların profesyonel yöneticilerini bazen Beyaz Saray’da ağırlıyorlar sosyal medyada ise bunların paylaşımlarını sıkça retweet edip like atıyorlar. Bu solcu bürokratlar hayatlarından çok memnun, AOC (Alexandria Ocasio-Cortez) bile Biden’ın beklentisini aştığını söyleyiverdi. IMF ekonomistlerinin, FED yöneticilerinin ve Hazine teknokratlarının parasalcı iktisat dogmalarını terk ettiği bugünlerde beklenti düzeyi düşük “profesyonel” solcuları klasik orta yolculukla memnun etmek mümkün, halkın fikrini ise seçimlerde göreceğiz. Seçimler demişken İşçi Partisinin yerle bir olduğu yerel seçimlerde Manchester Belediye Başkanlığını başarıyla koruyan Andy Burnham seçim sonrası değerlendirmelerde yeniden yükselen bir yıldız oldu. Burnham 2015’te Corbyn’le yarışıp ikinci olmuştu ve esasında merkezci adayların karşısında sendikal liderliğin desteklediği makul sol adaydı. Sendikal taban ve genç üyeler Corbyn’in onu ezmesini sağlamıştı. Biden türü bir siyasetle partinin başına birkaç senede geçerse şaşırmam.

Aslında bir sonuç yazmalıyım ama sanırım ana akım reformist solun küresel kuzeydeki genel durumuna dair ikinci bir yazı yazacağım sonucu ve kıssadan hisseyi oraya bırakalım.

Son Eklenenler