Çarşamba, Aralık 7, 2022

Biden’ın Soykırım Açıklaması Üzerine

ABD Başkanı Biden’ın “soykırım” sözcüğünü kullanması, malumun ilamıdır. Devlet bunu önlemek için Amerikan lobi şirketlerine yıllardır para yağdırsa da bir gün böyle olacağının pekâlâ farkındaydı. Belki bu nedenle devletin üst katlarından nispeten ılımlı karşı açıklamalar gelirken, egemen medya her zamanki “milli görev” aşkıyla konunun şiddetle üstüne gitti. Sağlı sollu uzmanlar toplayarak olayları tarih, bilim, hukuk çerçevesinde konuşmalarını sağladı ve yüz kızartıcı bir biçimde, ABD’ye ne kadar önemli bir müttefikini kaybetmek üzere olduğunu hatırlatıp durdu.

Biz bu konudaki tüm kararlar gibi Biden’ın açıklamasının da siyasi nitelikte olduğunu ve uluslararası konjonktür çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Açıklama sahipleriyle buna karşı çıkan “yerli ve milli” kamu diplomasisi yürütücülerini birbirinden ayrı ele almıyoruz, gelişmelere ezilen ama boyun eğmeyenler açısından bakmaya çalışıyoruz.

Biden “soykırım” sözcüğünü kullanan ilk ABD başkanı değil, 1981’de Reagan da başka bir bağlamda kullanmıştı, üstelik daha öncesinde Truman döneminde Beyaz Saray’ın Lahey Adalet Divanı ile yazışmalarında da Ermeni Soykırımı ifadesini kullandığı görülüyor. Bu sözcük başından beri ABD-Türkiye arasında hep bir pazarlık konusu oldu. Nihayet 2019’da ABD Temsilciler Meclisi ve Senato’da alınan kararlarla Osmanlı topraklarında Ermenilere 1915-1923 yılları arasında soykırım uygulandığı görüşü resmiyet kazandı. Ardından Trump’ın sözcüğü kullanması engellense de Biden durdurulamadı.

Dünyada 31 devletin yanı sıra Katolik Kilisesi, Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu gibi değişik uluslar arası kuruluşlar da Türkiye’de Ermenilere soykırım uygulandığını kabul ediyor. İran gibi bunu söyleyebileceği halde Türkiye ile iyi ilişkilerinden dolayı yapmayan ülkeler de var. Ermeniler bu toprakların öz halklarından biridir. Osmanlı dönemindeki nüfusları resmi-sivil değişik kayıtlarda ileri sürüldüğü gibi ister 800 bin, ister 1 milyon 800 bin olsun ve yaşadıkları ister soykırım isterse büyük felaket ya da tehcir diye ifade edilsin; içinde olduğumuz gerçek değişmez. Resmî açıklamalara göre bugün Türkiye’de yarısı Ermenistan’dan çalışmak üzere geldiği varsayılan, yaklaşık 90 bin dolayında Ermeni nüfus olduğu belirtiliyor. Ermeni halkının geri kalanı, yüzyıllar boyu yaşamış olduğu yurtlarında değildir. Bu hiçbir araştırma gerektirmeksizin bile yoksulluk, soygun, ölüm, katliam kısaca acı demektir. Savaş sırasında ne olmuş olursa olsun yalnızca iddia edilen olayların sorumluları değil, bütün bir halk cezalandırılmıştır. Bunun sorumlusu zamanın egemen devleti olan Osmanlı’dır.

Yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti bu mirası sessizce devralmış, bunun sonuçlarını inkâr politikalarıyla resmi ideolojinin parçası haline getirmiştir. Soğuk Savaş sırasında müttefiki ABD onun bu inkâr siyasetinin sahte halesini sadece bazı simgesel olaylarla da olsa bozmamaya çalışmıştır. Ama Anadolu’da dedikleri gibi öküz öldüğünde ortaklık biter. Ne de olsa küresel piyasaya açılan her kapitalist devlet ulus, din ve benzeri gerekçelerle salt kendi çıkarlarını düşünmediğini, gücünü sermayenin kesintisiz dolaşımında üstüne düşeni yapmak için kullanacağını sürekli göstermek zorundadır. Yoksa burjuvazinin “senin çıkarın, benim çıkarım” ilkesine dayanan ezilenler üzerindeki ortak egemenliği zarar görebilir. Küresel kapitalizmin jandarması ve en büyük ortağı ABD’nin tavrını bu çerçevede düşünmek gerekir.

Dün yaşananların bilimsel platformlarda tartışılarak doğru bilgilere ulaşılması ve bağımsız mahkemelerin bu yönde hakkaniyetli kararlar alması, ancak eşit, özgür ve adil toplum düzenlerinde mümkündür. Bunun olmadığı koşullarda “arşivleri açtık, haklıyız, savaş koşullarında oldu” demek anlamsızdır. Biz bu ülke egemenlerinin zalimliğini, tüm meşru direniş koşullarını yerine getirdiğimiz halde bize yaşatılan zulümlerden tanıyoruz. Yılmayıp direniyor ve güya yasaya geçmiş birçok hakkımızı bile bin bir güçlükle kullanabiliyoruz. Ülkenin dört bir yanında gayrimüslim mezarlıkları sürekli tahrip edilirken, “Ermeni” sözcüğü bizzat yönetenler tarafından küfür ve muhaliflerini aşağılamak için kullanılırken, Hrant Dink’in katilleri 14 yılın sonunda bile adil biçimde yargılanıp cezalandırılamıyorken, tarihi yardıma çağırmak trajikomiktir.

Belki küresel sermaye ve diğer devletler Türk egemenlerini yalnızlaştırarak karar değiştirmeye zorlarlar ve belki Türk egemenleri de gelişmiş kapitalist ülkelerdekiler gibi bir yandan baskı altındaki halklara acılar çektirirken diğer yandan eskiden yaptıkları için özür dilemeyi öğrenir. Bu bizi ilgilendirmez zira biliriz ki devletin inkâr politikasının ve ideoloji yoluyla emekçileri bu politikanın ortağı yapma çabasının maddi temelleri vardır. Bunlar basitçe liberal değerlerin benimsenmemesi ile ilgili değil Türkiye’nin bugün bölgesinde geliştirdiği yayılmacı pratiğin de temelinde olan yerel sermayenin çıkarlarıyla yakından ilintilidir. Sonuçta sermayenin ulusu, ülkesi olmadığı gibi ahlâkı da yoktur ve her durumda kendi hukukunu oluşturarak, ülkemiz zenginliklerinden payını almayı sürdürecektir. Ezilenler sürekli olarak birbirlerine karşı korku, nefret, kin karışımı duygular öğretilerek düşman edildikleri için, egemenler diledikleri gibi hüküm sürüyor. Kardeşlik lafla değil, ancak bu düzene karşı savaşıldıkça gerçekleşiyor.

Son Eklenenler