Cuma, Aralık 3, 2021

Ankara Kurtuluş Parkı: Kamusal yeşil alanların gaspında son perde

Ankara Kurtuluş Parkı’nın TED Üniversitesi’ne devri konusu geçtiğimiz sene gündem olmuştu. O dönem yerel bir gazetenin durumu haber yapması ile haberdar olduğumuz konuya dair Mimarlar Odası bir açıklama yapmıştı. Sonrasında yerel yönetim idaresi böyle bir şeyin söz konusu olmadığına dair başka bir açıklama yapmıştı. O zaman bu açıklamanın gelen tepkileri soğurmak için yapıldığını, konu gündemden düştüğünde sürecin devam edeceğini tahmin etmiştik. Bu sene sözleşmenin imzalandığı haberi ortaya çıkınca bu tahminlerimizde çok yanılmadığımızı anlamış olduk. Kurtuluş Parkı, Ankara Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun 13.07.1994 tarih ve 3591 sayılı kararı ile “Kesin Korunacak Hassas Alan (1.derece Doğal Sit) olarak tescilli.  29.06.2021 tarihinde TED Üniversitesi ile imzalanan sözleşme ile park alanını yeniden işlevlendirme, 10 yıllığına alandaki planlara yönelik söz hakkı ve kullanım hakkı olması gibi maddelere sahip. Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan’ın açıklamasına göre imzalanan protokole ve detaylarına resmi yazı ile iki kez yazdıktan sonra, nerdeyse üç ayda erişebilmişler ve protokolde gizlilik maddesi bulunuyor[1].

Konu özellikle sosyal medyada çok tartışıldı ve Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin ortaya attığı parkın atıl olması konusunun kamuoyunda rıza üretimi açısından ne kadar işlevsel olduğunu görmüş olduk. Bir parkın atıl olması ne demek diye düşünmek gerekiyor bu durumda. Öncelikle eğer böyle bir sorun varsa dahi bunun yerel yönetim imkanları dâhilinde çözülmesi gerekir. Kamusal alanın özel bir kuruma devredilmesi o alanın atıl olmasına karşı geliştirilebilecek bir çözüm olamaz. Özelleştirilen her kamusal alan bizler için kaybedilmiş demektir. Bu noktada bütçe eksikliği gibi bahaneler öne sürülebilir ki konunun başından beri yerel yönetimin dikkat çekmeye çalıştığı vurgu bu, bakım karşılığında vermek. Bu işe bütçe yaratmak zaten yerel yönetimin işi, bunun da ötesinde projede müze, açık derslikler gibi şeylerden bahsediyor Tezcan Karakuş Candan ve haklı bir soru soruyor: “TED Üniversitesi yayılmak istiyor. Bir özel üniversite bir kamusal alana niçin yayılmak ister?”[2]

Bütçe yetersizliği ve bakım vurgusu işin propaganda kısmı ise şu soruyu sormak lazım: Bir park, doğal sit alanı olarak tescilli bir kamusal yeşil alan nasıl atıl olabilir? Ankara’yı bilen herkes Kurtuluş Parkı’nın son derece merkezi bir konumu olduğunu, pek çok insan tarafından kullanıldığını bilir. Kullanılmasa dahi kent içinde geniş bir yeşil alan asla atıl değildir. Ekolojik öneminin yanı sıra bir afet anında toplanma mekanıdır. Fakat kapitalizmin ve neolibaralleşmenin çalışma koşullarına dayattığı verimlilik söyleminden tanıdık olduğumuz bu “atıllık” vurgusu kent mekanına da nüfuz eder. Her metrekarenin bir işlevi olması gerekir. Bu işlev ise öylece boş durmak olamaz tabi. Boş zamanı şeytanlaştıran bu düzen kentteki bütün boşlukları da aynı şekilde olumsuzlar.

Atıl olmaya ek olarak, özellikle sosyal medyada en çok bahsedilen sorunun güvenlik olduğunu görüyoruz. Bunun sebebi parkın kamuya ait olması değildir. En basitinden yeterli aydınlatma olmaması olabilir ya da yerel yönetimin gerekli güvenliği sağlamaması olabilir. Daha kapsamlı bakıldığında ise örneğin kadına şiddetin cezasızlığı bu parkın güvensiz hissettirmesinin yapısal sebebi olabilir. Kaldı ki karara tepki gösteren bir çok kentli de aksini belirten paylaşımlar yaparak çocuklarını götürmek için ya da başka sebeplerle sıklıkla kullandıklarını da ifade etmişlerdir. Bir yurttaşın “Otobüslerin tasarımı için halkın fikrini alan belediye 60 yıllık parkımızı elimizden alırken sormadı” sitemi de bahsedilen rahatsızlıkların tabandan gelip gelmediğinin şaibeli durumunu ortaya koyuyor aslında.

Ama diyelim ki bir güvenlik sorunu var; nasıl sokaklar güvenli değil dediğimizde sorunu yapısal bir düzlemde arıyorsak ve sokakları özel şirketlere devretmeyi düşünmüyorsak aynı şekilde parkların güvenliği konusunda da geçerli olmalıdır. Güvenlik söylemi kentin özelleştirilmesi için her zaman çok işlevsel olmuştur. 90’larda ayyuka çıkan kapalı sitelerin reklamlarındaki güvenlik vurgusunun temelinde yatan en önemli unsur kente akan emekçi göçü olarak görülüyordu. Düzgün bir göç politikası olmayan devletin, işçi sınıfı için ucuz konut üretmeyen devletin yükü emekçilerin tehlikeli olarak çerçevelenmesi, üst sınıf konut bölgelerinin yüksek duvarlar ve dikenli teller ardına çekilmesi ile sonuçlanıyordu. O döneme dair pek çok araştırma duvarların arasında kalan insansız sokakların asıl güvenlik sorunu olduğunu göstermişti. Bu eğilim zaman içerisinde kent merkezine de ulaştı. Sitelerden apartmanlara doğru güvenlik duvarları, kulübeleri ve dikenli teller sokak dokusunun normali olmaya başladı. Pek tabii bu söylem yapısal bütün sorunların üstünü örterken neoliberal kentleşmenin işini kolaylaştırdı ve sokakları daha tekinsiz hale getirdi. Herkes kendi duvarlarının arkasında güvende iken yoksulların bu duvarları inşa etme gücü de yoktu. Güvenlik kavramı en başından itibaren sınıfsaldı, kenti mutenalaştırmak için kullanıldı. Güncel durumda çoklukla göçmenlerin bu tür özelleştirme süreçlerini hızlandırmak için bahane edilmesine şahit olunabilir.

Benzer bir etkiyi metruk yapılar konusunda görebiliyoruz. Metruk binalara dair çevreden gelen şikâyetler neredeyse tamamen evsizlerin barınması ve çevrede “yaşayanların” güvende hissetmemesi üzerine kurulu olmuştur. Kent içinde dönen bir sınıf savaşının ifadesi oluyor aslında güvenlik söylemi. Katı atık işçilerine yapılan saldırılarda da insanların güvenliği konusu gündeme getirildi. Martin Empson 2005 Katrina Kasırgası sonrasında kaçamayan ve mahsur kalan nüfusun ezici çoğunluğunun siyahlardan oluştuğunu ve günün sonunda bu insanların yapmacılık, şiddet, tecavüz gibi suçlamalara maruz kaldığını söylüyor[3]. Bu duruma dair örnekler çoğaltılabilir, her seferinde göreceğimiz şey güvenlik söyleminin sınıfsallığı olacaktır. Bazı insanlar sermaye ile ortak kendilerine güvenli alanlar yaratırken çok somut bir yaşam mücadelesi verenler kentin tehlikelileri olacak ve özelleştirme denilen şey yine onları mekânsız bırakacak.

Park konusuna dönersek, bir parkın mutenalaştırılması belki de kamusal alanda tek şansı bir bankta oturmak olan, çocuğuna sunabildiği tek eğlence bir salıncak, kaydırak olan insanları etkileyecek en çok. Kamu yararı düşünen bir vakıf olarak da sunuluyor TED Vakfı. Kamuya ait olmayan hiçbir kurumun sunacağı kamu yararına bel bağlayamayız. Bir park özel üniversite kampüsüne bağlandığında o parkın etrafına duvarlar örülmeyeceğinin, giriş kapısı olmayacağının, kullanım hakkının turnikelere bağlanmayacağının garantisini kimse veremez. Hatta yanıltmayan bir tutarlılıkla olacak olan budur. Bu durumda o turnikeye takılıp kalacak kişilerin kimler olacağını tahmin etmek de güç değil. Özellikle de özel üniversite imajı ve profili düşünüldüğünde bu “artık atıl olmayan” sözde parkın imajını bozacak kişilerin bir parkı olmayacak. Güvenlik yine belli bir sınıfın güvenli alanı olacak.

Özellikle iklim krizi ile birlikte kent içi yeşil alanlar epey önem kazanacak idareciler ve sermaye açısından. Parklar ödüllere aday gösterilecek, en ekolojik parklar için sertifikalar verilecek ve Kurtuluş Parkı giderse başkaları da gidecek. Bizim için güvenliğimizi sermayenin sağlaması gibi seçenek söz konusu olamaz çünkü çok iyi biliyoruz ki sermayenin güvenliği tehdit ediyor diye işaret ettiği ekseriyetle işçi sınıfıdır. Dolayısıyla mekana dair politikalarda güvenlik söylemine diğer bütün alanlarda olduğu gibi dikkat etmeliyiz. Çok haklı olarak sokaklardan, parklardan çekiniyoruz kadınlar olarak ama senelerdir haykırdığımız “geceleri de, sokakları da, meydanları da terk etmiyoruz” sloganı ile kastettiğimiz şeyin bizim mücadelemiz olduğunu hep aklımızda tutarak parkları da eklemek ve sermayenin bizim korkumuzu işlevsel bir araç haline getirmesine karşı da mücadele etmek gerekir. Çünkü bizi buradan da yakalamaya çalışacak.

Kamusal alanın AVM’ler, kafeler, barlar gibi pek çok özel işletme tarafından sarıldığı, cebimizden para çıkmadan bir açık hava almanın, iki arkadaşımızla sohbet etmenin neredeyse imkânsız hale geldiği noktada elimizde kalan son parkları bizzat kendi politikaları ile yarattıkları güvensizlik duygusunu istismar ederek elimizden almalarına izin vermemeliyiz. Özelleştirme geri dönüşü çok zor bir süreç. Daha kaybettiklerimizi geri almak gibi bir işimiz var, bunlara yenilerinin eklenmesi karşısında bir mücadele inşa etmek bir başlangıç olabilir. Parklar atıl değildir. Parklar sadece “bomboş” durdukları haliyle bile ekolojik yıkımın eşiğindeki kentlerin en kıymetlileridir, aynı zamanda bir kafeye gidecek parası olmayanlarımızın oturduğu bir banktır, spor salonuna gidecek imkanı olmayanlarımızın bir yürüyüş yapabildiği yerdir, yorgun bir mesai çıkışı içinden geçip bir nebze kendimize geldiğimiz yerlerdir. Sermayeden gelecek güvenlik bizi duvarların ve turnikelerin dışına atar, düşünülen şey bizim güvenliğimiz olmadı hiçbir zaman, olmayacak da. Kurtuluş Parkı ya da ODTÜ Yolu olarak gündem olan proje gibi gündemlerin açıkça gösterdiği üzere mevcut siyasi iktidarın değişmesi bizler açısından bir çözüm olmayacak. Bu siyasi tercihler Millet İttifakı yönetiminde de neoliberal kentleşmenin –diğer alanlarla beraber- eski tas eski hamam devam edeceğini açıkça gösteriyor. Bizim kendi siyasetimiz, mücadelemiz ne olacak sorusunun önemini de tekrar tekrar ortaya koyuyor bütün bunlar. Kent hakkımıza sahip çıkmak üzerine mücadelemiz kapsamlı, zor ve uzun ama mecburi ve hayati. Tam burada Lefebvre’i anarak ve bahsettiği kullanım değerini örgütleme yollarını bulacağımızı umarak bitireyim:

“Sokağın ortadan kalktığı her yerde suç örgütlenir ve suç oranı artar. Sokakta ve bu alan sayesinde, bir grup (şehrin kendisi) ortaya çıkar, kendini gösterir, mekanları sahiplenir, sahiplendiği bir zaman-mekan meydana getirir. Böyle bir sahiplenme, kullanımın ve kullanım değerinin mübadele ve mübadele değeri üzerine hakim olabileceğini gösterir.”[4]


[1] https://www.gazeteduvar.com.tr/kurtulus-parki-ve-cumhuriyetin-ciplak-ayaklilari-haber-1541047

[2] https://haber.sol.org.tr/haber/buyuksehir-protokol-imzaladi-kurtulus-parki-ozel-okulun-kullanimina-verilecek-317241

[3] Empson, Martin. (2020) Sistem Değişikliğine İhtiyacımızın Sebebi. ed. Martin Empson. İklimi Değil Sistemi Değiştir: Çevre Krizine Devrimci Bir Yanıt. Z Yayıncılık: İstanbul

[4] Lefebvre, Henri. (2014) Kentsel Devrim. Sel Yayıncılık: İstanbul

Son Eklenenler