Perşembe, Eylül 23, 2021

Alain Badiou: Marksist düşüncede yeni bir başlangıç aşamasındayız

Tanınmış filozof Alain Badiou’yla Petrograd, Şangay adlı son kitabı üzerine yapılan bu röportajda, yirminci yüzyılın devrimci mirasıyla Marksist teorinin geleceği tartışılıyor.

Ekim 1917’deki Rus devriminin yüzüncü yılına damga vurmuş birçok yayın, doküman ve tartışma sizi ikna etmemiş gibi görünüyor. Size göre bu da “toplu ve ortak bir unutma” ediminin nesnesi.

AB: Evet çünkü devrimin gerçekliği, etkisi ve günümüze taşıdığı şeylerin içindeki güncel unsurlar hala tartışmaya sokulamamıştır. Medyadaki göndermelerin ezici bir çoğunluğu “totaliterleriğin kökenlerinden” bahsetmekte veya bu devrimi uzak ve farklı bir çağın parçası olarak düşünmektedirler.

Komünizmin Kara Kitabı adlı eserin sahibi tarihçi Stéphane Courtois, bu bağlamda Lenin’e karşı bir makale yayınlayıp onu “totaliteryanizmin mucidi” diye adlandırdı. Bugün bunu Fransız tarih yazımı içinde hala baskın bir akım olarak görüyor musunuz?

AB: Stéphane Courtois’nun karşı-devrimci hissiyatları artık herhangi bir kanıt gerektirmiyor. Bu onun tarzı ve yaşamını da bu şekilde idare ediyor. Devrimcileri “totaliteryanizmin” çöplüğüne atmak ideolojik piyasalarda ve hemen hemen her yerde gezegenin en büyük oligarklarının eline geçmiş medyada bol bol ödüllendirilen bir şeydir. Evet birdenbire Lenin’le ilgili olumsuz bir görüş yaygınlaştı. Fakat her şeye rağmen, gerek entelektüel çevrelerde gerekse uluslararası arenada Lenin’in modern zamanlarda (söz gelimi Saint-Just ve Robespierre’den günümüze dek) ortaya çıkmış en büyük beş-altı büyük düşünürden, devrimci militandan ve komünistten biri olduğunu gösteren bir karşı akım da vardır.

Totaliteryanizm tartışmasında, şu ifadelerle keskin bir tutum aldınız: “1917’deki Rus devrimi totaliter olmaktan alabildiğine uzaktır.” Size göre devrim yanlış bir şekilde, Stalin dönemindeki totaliter parti-devlete dönüşümle eşanlamı hale getirilmiştir.

AB: 1917’deki Lenin’le söz gelimi 1937’deki Stalin’in özdeşleştirilmesi, yirminci yüzyılın başlarında Robespierre ve Napolyon’u aynı çuvala koyan monarşistlerin yaptığından çok daha çarpıcı bir abesliktir. Amalgamların, sahte figürlerin ve kıyamet senaryolarının her zaman karşı-devrimcilerin aracı olarak kullanıldığını aklımızdan çıkarmamalıyız. Rus devrimi, 1917’den en fazla 1929 yılına kadar uzayan tarihsel bir olaylar silsilesinin adıdır.

Tüm bu dönem boyunca “tüm iktidar Sovyetlere” yani halk meclislerine diyen slogan sadece Lenin ve sıkı takipçileriyle özdeşleşmekle kalmamış; aynı Lenin sert iç savaşta Kızıllar galip gelir gelmez Bolşevik partinin el koyduğu devlet aygıtının son derece yozlaşmış olduğunu da teşhis etmiştir. Lenin ve Mao’nun ortak özelliklerinden biri devlet iktidarını bahane ederek devrimci partiyi bürokratikleştiren ve onu atıl hale getiren her şeye karşı şüpheyle yaklaşmalarıdır. Partiyle devletin iç içe geçtiğini göstermek için “totaliteryanizm” sözcüğünde ısrar edenler açısından, Lenin’in de Mao’nun da totaliterliği ciddi şekilde eleştirdiklerini söylemek daha doğru olacaktır.

Daha tartışmalı olanı, eleştirilere rağmen Mao’nun 1966’da başlattığı Kültür Devrimine hayranlığınızı saklamamanız. Fransa’da bu hadiseyi bir esin kaynağı olarak gören nadir aydınlardan birisiniz. Mirası sizce neden bu kadar önemli?

AB: Sebebi oldukça basit. 1950’lerin sonunda aynı Lenin’in ölümüne kısa süre kala yaptığı gibi, Mao da tamamen kemikleşmiş Rusya “modeliyle” iktidarı almış Komünist Parti’nin bürokratikleşmesiyle, parti kadrolarının büyük kısmıyla, devlet ve orduya bağlı çalışanların kaçınılmaz olarak komünizme karşıt bir yöne çekildiklerini fark etmişti. Çünkü Mao açısından iktidarın ele geçirilmesi komünist devrimle toplumun eşitlikçi bir şekilde dönüştürülmesi açısından ufak bir adımdı. Sürekli “komünist hareket olmadan komünizmin olamayacağını” belirtiyordu. Yani kitlesel bir devrimci faaliyet olmadığında, parti iktidarda olsa bile tam anlamıyla yeni bir şey yaratması imkansız olacaktı. 1920’lerin sonundan itibaren “devrimin tamamlandığını” söyleyen, sadece devletle polise güvenen, partideki kaçınılmaz yüzleşmeyi tasfiyeler, sürgünler ve ölüm mangalarıyla çözüme bağlayan Stalin’in tam zıttı bir tutumdur.

Kültür Devrimi partinin iktidarda olduğu dolayısıyla büyük oranda bu iktidara karşıt olduğu koşullarda, komünist politikaları böylesine geniş çapta hayata geçirmeye odaklanmış ilk ve tek girişimdi. Bunu başarmak için Mao önce devasa bir gençlik hareketinden (bu noktada o dönem dünyanın çeşitli yerlerinde bu tür hareketlerin olduğuna dikkat çekmek gerek), daha sonra büyük fabrikalardaki işçi sınıfından yararlanmıştı. Nasıl emperyalist kapitalizme karşı ilk proleter devrim (ve kanlı yenilgi) Paris Komünü ile olmuşsa, sosyalist bir devlet altında, dolayısıyla partiyle devletin eklemlendiği koşullarda hayata geçirilip neticede başarısız olmuş ilk hamle Kültür Devrimi idi. Ancak siyasette yeni yollar açan ve başlangıçlara vesilen olan her şey başarısızlıklarla birlikte gelir. Yine de bu başarısızlık üzerinde durup düşünmek, aynı ideallere sahip kişiler için yalın ve kesin bir zorunluluktur.

“Eskiye karşı yeninin mücadelesini verdikleri” bu dönemde “şok gruplarına ait kontrolsüz eylemlerin çok erken dönemde açığa çıktığını,” birçok Kızıl Muhafızın “kasıtlı bir barbarlığa” kendilerini kaptırdıklarını iddia ediyorsunuz. Bu deneyimi olumlarken nasıl özgürleştirici bir politik hattı destekleyebiliyorsunuz?

AB: Bu soruyu ciddi bir şekilde sorduğunuzu düşünmüyorum. Bu tarz geniş ve uzun süreli bir hareketin Çin’de sosyalist devletin kurulduğu koşullarda kayda değer bir şiddete başvurmadan ortaya çıkabileceğini nasıl tahayyül edebiliyorsunuz? Disiplinsiz bir şekilde düzenle hesaplaşan veya eylemleri küçük önderlerin motivasyonlarıyla belirlenen aşırı sol için de, sahip olduğu iktidara sıkı sıkıya yapışan sağ için de kitle hareketi aynı koşulları yaratır. Kızıl Muhafızların aşırılıkları (hem bu eğilimleri yansıtmış, hem de baştan beri muhafazakar bir sağla aşırılıkçı bir sol arasında ayrılmış) bu diyalektik hareket kanunlarına göre biçimlenmiştir. Eylül katliamları, Terör dönemindeki idamlar ve Vendee’deki savaş nedeniyle Fransız Devrimi’ni bir kenara mı atarsınız? Her tarihsel doğuş sancılıdır. Fakat Mao’dan itibaren harekete önderlik eden Maocu liderler bu kanunun farkındaydılar ve işin başından itibaren bu aşırılıklarla şiddete karşı önlemler almak için çabaladılar. Kitabımda önerdiğim, 1966 yazında çıkmış 16 maddelik genelgeyi okumanızı öneririm: Bu metnin tamamı bahsettiğiniz aşırılıkları öngörüp önlemeye çalışan bir amaçla yazılmıştır. Meselenin aslı, “insan haklarıyla” terörize edilmiş ideoloji, yirminci yüzyılın ikinci yarısında açığa çıkan en büyük, en köktenci ve en yeni hareketleri, bir dizi nahoş anekdotla beklenmedik istatistikler koleksiyonuna indirgemekten hoşlanmaktadır.

Bu arada söz konusu istatistikler çağdaş anti-komünist faaliyetlerin uzmanlık alanına girmektedir. Bir keresinde televizyonda katıldığım bir söyleşide, bana gulaglarda 200 milyon insanın öldüğü söylendi! Öyle olsaydı Rusya’da insan kalmazdı. Bir başka söyleşi de Kültür Devrimi sırasında 45 milyon kişinin öldüğünü iddia ettiler. Bugün muhtemelen 700,000 kişinin öldüğü gayet iyi bilinen bir gerçektir. Kuşkusuz bu rakamlar önemsiz sayılamaz fakat bir milyarın üzerinde insanın yaşadığı bir ülkede on yıllık kargaşadan sonra, söz konusu hadiselerin istisnai boyutlar taşıdığı dikkate alındığında soykırım diye haykırmanın da hiç temeli yoktur.

Dürüst olmak gerekirse bu sadece, hakim grupların takındığı klasik muhafazakar tutumdan ibarettir. On dokuzuncu yüzyılın başından itibaren Fransız Devrimi’nin “anlatısı” benzer bir tarzla birkaç aristokratın korkunç ıstıraplarına indirgenmiştir. Bu durum olan biteni anlamaya engel olmaktadır. Nitekim bugün “totaliterlik” ve “diktatörlük” kelimeleri gerçek bir politik dönüşüm fikrinin, liberal muhafazakarların tuzağında yitip gitmesine vesile olmaktadır. Kaybolan insanlık tarihinde, özel mülkiyet, aile ve devletten oluşan Neolitik üçlemenin ötesinde yeni bir aşamaya geçme fikrinin kendisidir. Bu hepimizi sonsuza dek esaret altında tutmayı mümkün kılacak bir çabadır.

Raymond Aron Fransa’daki Maocu dalgayı, militanları “Mao Zedong düşüncesini” kültleştirdiği için “seküler bir din” olarak betimledi. Bu eleştiriye anlam verebiliyor musunuz?

AB: Felsefi yolculuğumu sona erdiren ve yakın zamanda yayınladığım L’Immanence des verites adlı kitabımda, kendi tabirimle özgürleştirici politikalara “endeks” olan sözcüklerin yahut ne anlama geldiğiyle ilgili popüler yorumların onları adlandırmada kullanılmasının uygun olduğunu gösteriyorum (hatta kanıtladığımı da iddia edebilirim). Bu Spartaküs, Thomas Münzer, Lenin, Mao, Castro ve diğer birkaç kişi için de geçerliydi. Hepimizi etkisine alan bu budalaca laf kavgaları içinde, esas mesele “diktatörlerle” ilgili konuşmaların içinde kaybolup gitmektedir. Ancak bu yaklaşımla Schoenberg’i müziğin diktatörü, Einstein’ı da fiziğin diktatörü diye adlandırmak gerek.

Düşünceyi ve eylemi yeni icatlar yaratacak şekilde işbaşına çağıran bütün alanlarda bir hakikat sürecinin yeniden kurgulanıp başlamasına vesile olmuş sağlam gerekçeler vardır. Ve bu süreç düzgün bir isimle sembolleşir. “Mao” devrimci Marksizm ve komünist politikaların hayata taşındığı, sosyalist devletlerin deneyimleri ve başarısızlıklarına göre değerlendirilen koşulların ismidir. Bize daha ileriye gitmede ilham vermesi gereken teorik, pratik çalışmalardır. Özellikle aşırı solun her zaman abartılarla dolu ve tumturaklı dilinde bunun belli belirsiz dini ve yaltakçı bir ağızla iç içe geçmesi, aynı kendisini yücelten devletlerde olduğu gibi hiç şaşırtıcı gelmemelidir. Fakat bu sadece ikincil bir gerçeklik, bir gölge olaydır.

Kitabınızın başlığı– ‘Les deux révolutions du XXe siècle’ – sadece bu iki devrimin yaşandığını çağrıştırıyor. Örneğin neden 1918 Alman devrimini veya 1936 İspanyol devrimini dahil etmediniz?

AB: Lenin’in söylediği gibi yirminci yüzyıl muzaffer devrimler çağı olacaktı. Bu ifadeden çıkarılması gereken anlam şudur: 1917’den sonra bize bir şeyler öğretebilecek olan “ilginç” devrimler artık başarısız olmuş devrimler olamaz. Buradaki Leninist kriter kesinlikle iktidarın alınıp alınmadığı meselesidir. 1917’den sonra artık, kanlı bir şekilde başarısızlığa uğrasa da belki yirminci yüzyılın esas devrimi olmuş Paris Komünü’nün dersleri üzerine kafa yoran genç Lenin gibi davranamayız. Şimdi üzerinde durmamız gereken şey, iktidarın alınması bakımından komünist düşüncenin geldiği başarılı noktanın kendisidir.

Spartakistlerin 1918’de Almanya’da yaptıklarıyla Katalonyalı anarşistlerin 1930’lı yılların sonunda yürüttüğü mücadele ne kadar etkileyici ve hayranlık uyandırıcı olursa olsun, hızlı ve feci bir şekilde yenilgiye uğradıklarından yirminci yüzyılda on dokuzuncu yüzyılı yankılamış birer imge olarak kalmışlardır. Dolayısıyla yirminci yüzyılda iktidarın alınmasını bir kriter olarak belirlediğimizde, eğitsel bir değere sahip olduğunu düşündüğümüz şeyler başta Çin deneyimi, ardından Kuzey Kore, Küba ve Vietnam deneyimleridir.  Dahası bu örneklerin hiçbirinde, Paris Komünü ve Ekim 1917’de olduğu gibi isyan etmiş kentli işçi sınıfının başat rol oynamaması çarpıcıdır. Daha çok köylülerin verdiği savaşların (“devrimci savaşların”) sonucunda gerçekleşmişlerdir. Dolayısıyla yenilik meseleyi çoktan iktidarı alma noktasına taşımaktadır.

Fakat yirminci yüzyılın sonlarında sosyalist devletlerin dünya genelinde yozlaşmasıyla birlikle, yenilik bir kez daha değişti. Üzerine düşünmemiz gereken şey en başta bu yozlaşmanın sebepleri ve iktidarı almak gibi katı, zorunlu bir meselenin ötesinde komünist hareketin nasıl yeniden canlandırılacağıdır. Soru şuna dönüşmektedir: Komünist hareketin sürmesi ve kanunlarını bu hareketin ana kahramanlarınca kurulacak yeni devlete dayatması için ne yapmak gerek? Ve burada temel referans başarısızlığıyla birlikte Kültür Devrimi’nin kendisidir. Tam da Paris Komünü ve başarısızlığının Lenin için bir referans noktası olduğu gibi. Kültür Devrimi, sosyalist devletlerle yitip gittikleri çağın Paris Komünü’dür.

Dünya genelinde devrimci militanlar Maocu Çin’de olduğu gibi “reel sosyalizm” deneyiminden derin yaralar aldılar. Küresel komünist düşüncenin devamlılığı açısından son deneyimleri iyimser buluyor musunuz?

AB: Komünist siyaset meselesi ne kadar zorunlu olsa da, artık devlet iktidarının devrimci bir yolla alınma meselesine indirgenmediğinden ötürü, Markist düşünce için yeni bir başlangıç noktasındayız. Onun temel noktalarını yeniden vurgulayacağımız bir dönemdeyiz. Özellikle çalışmanın eşitlikçi bir şekilde örgütlenmesi, kırın sanayileşmesi, kafa ve kol ayrımlarını aşan çok biçimli işçilerin öne çıkarılması, gerçek bir enternasyonalizmin inşası, her düzeyde halk meclislerinin kalıcı bir şekilde tesis edilmesi, devlet üzerinde denetim mekanizmalarının kurulması. Marx ve Lenin’in teorik düzeyde kurguladığı ama Mao’nun Çin’de deneyimleyip ve test ettiği bu adımların tümü, küresel komünist akımın yeniden inşasına yön verecek unsurlar olmalıdır. Her zaman ciddi boyutlara varan yeni koşullarda hepsi gerçekleşecektir.

Kültür Devrimi’nin başarısızlığından çıkardığınız derslerden biri şu: “Özgürleştirici politikalar parti modeliyle bağını kesmeli ve sürekli komünist partilerin içi boş eleştirmeni, gölgesi veya taklidi olmaktan öteye geçememiş anarşistlerin çizgisine düşmeden “partisiz” politikalar yürütmelidir.” Doğru dengeyi nerede görüyorsunuz? Aklınızda ne tür örgütlenme biçimleri var?

AB: Bu temel bir sorun fakat gerçek deneyimleri meydana çıkarmak zorunda. Bütün mesele bir yanında parti-devletin diğer yanında halk kitlelerinin olduğu temel karşıtlıktan kurtulmamız gerektiği. Politik diyalektik, Mao’nun 1920’de kaleme aldığı “Kızıl Politik İktidar Çin’de Nasıl Var Olabilir?” adlı metinde gördüğümüz gibi üç unsuru taşımak zorundadır. Kendi meclisleriyle, toplantılarıyla bağımsız kitle hareketlerine her düzlemde ilham kaynağı olacak halk örgütleri olmak zorundadır. Her yerde mevcudiyeti olan, bir tanım veya dogmanın ötesinde uygun sloganlar ve gelecek tahayyülüyle inşa edilmiş bir sistem olarak komünist projenin açık sözcülüğünü yapan politik bir örgüt olmalıdır. Ve en azından uzun bir dönem boyunca devletin var olması gerekmektedir.

En karışık meseleyse şu: Bir yanda halk hareketleri ve meclislerin, diğer yanda politik örgütlenmelerin olduğu diyalektiğin devletle karşılıklı faaliyet içindeyken ona tabi olmadığından, her şeyi komünist bir toplumun inşasına evriltecek şekilde devleti zorladığından nasıl emin olabiliriz? Aynı iktidara gelmiş komünist partilerde olduğu gibi, politik örgütlenme devletle örtüştüğünde bunu yapmak tamamen imkansızdır. Kolektif karar alma sürecinin üç yönlü karakteri nasıl korunacak? Paris Komünü’nden sonra Lenin’in sorunu nasıl sadece iktidarı almakla kalmayıp onu elinde tutabilecek bir komünist örgütlenmenin inşası olmuşsa, Kültür Devrimi sonrasında bizim yüzleşmemiz gereken sorun budur.

İşte bu sebeple bugün bizler, dostum Emmanuel Terray’ın tabiriyle komünizmin “üçüncü günündeyiz.” Marx’la ilk gününü gördük. İşçi isyanlarının sürekli başarısızlığa uğradığı bir bağlamda temel ilkeler ortaya atıldı. Lenin’le ikinci günü, zaferin mümkün olduğunu fakat bu zaferin komünist karakterini korumanın riskli olduğunu gördük. Bugün Mao’dan sonra gözümüzü açtığımız üçüncü gündeyse, hedef sosyalist devletlerin başarısızlığa uğradığı çağda komünist örgütlenmeler icat etmek.

Yakın zamanda neo-Maocu tarihçi Hongshen Jiang’ın Şangay komünü üzerine yazdığı bir kitaba önsöz yazdınız. Çin’deki neo-Maocu akımların varlığını, devletin kendi tarihinin bu dilimine daha fazla hoşgörülü davranmasının etkisi olarak mı görüyorsunuz?

AB: Bu konuda çok şey bilmiyorum. Bildiğim şey tek başına Çin’in gezegende yaşayan gerçek proletaryanın yani fabrika işçilerinin üçte birine ev sahipliği yaptığı. Ve Çin’de sadece geçen yıl işçilerin 7,000 kolektif eylemi oldu. Buna kitleselleşmiş bir şiir akımının, işçi şiirlerinin geldiği muazzam boyutu da eklemek lazım. Çin muhtemelen gelecekte komünist eylemlere merkezlik edecek kaledir. Çinli liderlerin tüm gerçeklere rağmen “Çin sosyalist bir ülkedir” diye açıklama yapmaları, aslında şimdiden savunmacı bir pozisyona girdiklerinin işaretidir.

O halde bugün Çin’i nasıl görüyorsunuz?

AB: Maocu dönemin mirası sayesinde Çin etkili bir eğitim sistemine, öncü bir bilimsel sektöre, iş disiplinine, sağlam bir endüstriyel tabana, sayısal anlamda sınırsız ve köylü kökenli bir iş gücüne, temeli sağlam otoriter ve saygın bir parti-devletine sahip. Bunların tümü Çin’in kapitalist gelişimi büyük bir başarıyla gerçekleştirmesini mümkün kıldı. Deng Şiaoping’in “sosyalizmin ilk aşaması kapitalizmdir” diyen “diyalektik” şiarı aynı gerçek hakikatın kalkınmadan geçtiğini söyleyen slogan gibi, başarılı bir ilk birikim sürecinin seyrini belirlemiştir. Çin milyarderlerin kapitalizmiyle devlet kapitalizmini birleştirip örgütleyen bir ülkeye, aynı Fransızlar, İngilizler ve Amerikalılar gibi Afrika’daki kaynaklar ve piyasalar için mücadele eden çetin bir rekabetçi güce dönüşmüştür. Fakat bunu yeni bir tarzla daha sessiz bir şekilde yapmıştır. Peki bunun geleceği nereye varacak? Muhtemelen 1914’teki gibi bir savaşa. En azından hepsinin kendisini hazırladığı şey bu. Burada Lenin’in şiarına dönmemiz mümkün: “Ya devrim veya benim tabirimle komünist politikalar savaşı önleyecek, ya da savaş devrimi kışkırtacaktır.” Umalım ki ilki olsun ama zaman aleyhimize işlemektedir.

Çağdaş Fransız filozofları arasında eserleri en çok çevrilen kişi sizsiniz. Fikirleriniz en çok hangi ülkelerde yankı uyandırıyor?

AB: Bence bu yazılarımın farklı kayıtlarına bağlı bir şey. Saf felsefe söz konusu olduğunda, Being and Event, Logic of Worlds ve L’Immance des verites üçlemesi Amerika’daki akademik dünyanın dışında en çok Almanya, Slovenya, İtalya, Avustralya, Arjantin ve Birleşik Krallık’ta ilgi görüyor. Fakat politik denemelerim söz konusu olduğunda, İngilizce konuşan dünyanın tamamen ilgi gösterdiğini, hatta Brezilya, İtalya, Almanya, Hindistan, Meksika’nın da dahil olduğunu söyleyebilirim. Son olarak edebiyat ve tiyatro yazılarım İsviçre, Belçika ve yine Almanya’da ön planda. İki ilginç örnek var. Türkiye’de spekülatif üçlemem ve romanlarım dışında nerdeyse yazdığım her şeyi çeviriyorlar. Aynı şey son birkaç yılda Çin için de geçerli.

Kaynak: Versobooks.com

Çeviri: Akın Emre Pilgir

Son Eklenenler